Türkiye'de 89 üniversiteden bin 128 akademisyen ve araştırmacının imzaladığı "Bu Suça Ortak Olmayacağız" başlıklı bildirinin üzerinden 10 yıl geçti. Bu süreçte ihraç, yargılama ve işsizlikle cezalandırılarak akademiden tasfiye edilen imzacılar, "Barış Akademisyenleri" olarak tanındı.
Bildiriye imza atan ve Mersin Üniversitesi'nden ihraç edildikten 6 yıl sonra görevine geri dönebilen Doç. Dr. Ulaş Bayraktar, bu sürede barış talebinden geri adım atmayan akademisyenler arasında.
Bayraktar'ın barış mücadelesi, babası yüzbaşı Beşir Bayraktar'ı 1980'de PKK'yle çıkan ilk çatışmalarda kaybetmesi nedeniyle de Kürt sorunun çözümü noktasında önemli bir yerde duruyor. Bayraktar, 10 yılın ardından bugünün 'çözüm' tartışmaları kapsamında barışa dair şunları söylüyor: "Barış ancak bir heykel gibi ortaya çıkabilir gibi geliyor bana. Yani eteğimizdeki taşları dökerek değil de, eteklerimizdeki kayaların fazlalıklarını yontarak, onlardan kurtularak barışı inşa edebiliriz diye düşünüyorum."
"Her şeye rağmen pişman değilim"
Akademiye yönelik tüm kuşatmaya, bizzat yaşadığı hukuksuzluklara rağmen bugün olsa yine aynı metne imza atar mıydınız?
"Aynı derede iki kez yıkanılmaz biliyorsunuz. Ben değiştim, şartlar değişti, haliyle bildirinin de değişmiş olması gerekir herhalde imza atabilmem için. Ama eğer soruyu ‘pişman mısınız?’ anlamında soruyorsanız; bizim itiraz ettiğimiz hukuksuzluğa hiçbir katkısı olmadığı gibi imza attığımız için bizi olmadık suçlarla iltisaklı kıldıkları halde pişman değilim. Hiçbir sonuç getirmemiş olsa bile bizim ahlaki, vicdani ve entelektüel sorumluluğumuza dair bir tescil belgesi olarak hala kıymetli buluyorum."
"Umut vaat değil, mesuliyet"
O günlerde savaşa karşı barışı savunduğunuz için hedef alındınız. Bugün yeni süreçle birlikte ‘çözüm’ ve ‘barış’ yeniden gündemde. Siz bugünkü süreci nasıl değerlendiriyorsunuz, umut vadediyor mu?
Hayır, çünkü umut bizim için bir vaat konusu değil, mesuliyet. Sevgili Bülent Şık’ın hep dediği gibi ‘bir şeyler yapmak için umutlu olmaya değil, umut için eylemeye ihtiyacımız var bizim’. O yüzden barış için, demokrasi için, adalet için uğraşırken umut inşa etmeye çalışıyoruz. Bu sürecin neyi çözebileceğime dair tereddütlerimi saklı tutarak ve bir umut devşirmeden atılan adımlara destek olmaya kendi adıma çalışıyorum.
Kürt sorununun çözümü konusunda özelikle sizin hikâyeniz özel bir yerde duruyor. Babanızı bu çatışmalarda kaybettiniz. Ancak çözüm süreçlerinin içinde ya da dışında barışı savunmaktan geri durmadınız. Bugün yapılan en zor tartışmalardan biri de tüm kayıplara rağmen tarafların birbiriyle barışabilmesi. Bu mümkün mü?
"Nefretimi kazanamayacaksınız"
Geçen yaz İHD’nin Diyarbakır’da gerçekleştirdiği "Barışa Giden Yol: Hafıza ve Adalet" buluşmasında şiddetin iki tarafının bir araya geldiği bir anda da söylemiştim: Barış ancak bir heykel gibi ortaya çıkabilir gibi geliyor bana. Yani eteğimizdeki taşları dökerek değil de, eteklerimizdeki kayaların fazlalıklarını yontarak, onlardan kurtularak barışı inşa edebiliriz diye düşünüyorum. O yüzden ilk günden beri nefretimi kazanamayacaksınız diyorum hatırlarsanız.
"Yola çıkalım, barışa varırız"
Nefret etmekle affetmek arasında bir yerlerden başlamak lazım gibi geliyor bana. Affetmiş olmanın sonucu olarak değil de, barışa duyulan mesuliyet duygusu ile hareket etmek gerekiyor. Hani Fransızların “noblesse oblige” diye bir deyişi vardır: Asalet mecbur kılar. Barış istemenin asaletiyle davranmak zorundayız biz de.
Bunun ne anlama gelebileceği de barış kelimesinin kökeninde saklı. Nişanyan kelimenin gitmek fiilinden türediğini söylüyor. Bu kökenden "karşılıklı ve beraber gitmek, yardımlaşmak, uzlaşmak" anlamına gelmiş. Yani barış yoldaşlık demek diye yorumluyorum ben. O zaman ‘o bunu affetsin, şu düzenlemesi yapılsın, o çıksın, bu gelsin’den öte birlikte yürüyeceğimiz bir yol bulalım, yola çıkalım, barışa varırız elbet...
Barışın taraftarı akademisyenler görevinden ihraç edildi, üniversitelerin niteliğini de etkileyecek boyutta tasfiyeler yaşandı. İşsiz kalan akademisyenlerin bir kısmı yurt dışında yaşamak zorunda kaldı. Bu 10 yıl akademiden ne götürdü.
Ben üniversitenin, akademinin tüm dünyadaki ontolojik yok oluşunun Türkiye’de ihraçlarla biraz daha hızlı yaşandığını düşünüyorum. Yıllar önce Fransa’da bize iyi bakın biz sizin yaşayacaklarınızın habercisiyiz demiştim. Hadi şimdi Fransa’da, Almanya’da, ABD’de, Hollanda’da İsrail’in suçuna ortak olmadığını ilan etsin bakalım akademisyenler. Akıbetleri bizden farklı olmuyor ya da olmayacak.
Zaten ilk demecim şu olmuştu atıldıktan sonra: “Bizden zaten kurtulma hayali kuruyorlardı. Biz de bunun vesilesini ve listesini verdik" demiştim. Üniversiteyi sadece bir ekmek kapısı olarak görmeyip, bunun içinde akademik, entelektüel sorumluluğu hissedenlerin atılması ile tasfiye süreci çok daha kolaylaştı elbette.
Boğaziçi’nin onurlu direnişini düşünün, imzacılar oradan da atılmış olsaydı bu direniş ortaya bile çıkamazdı belki. Buna rağmen Boğaziçi’den ne kaldıysa bizler atılmasaydık da o bile kalmazdı Türkiye’de akademi namına.
Bu 10 yıl sizin için nasıl geçti?
6 Şubattan sonra özellikle Hatay’a çok gittik. Orada üç farklı bina vardı. Çok sayıda yerle yeksan olup, moloz yığınına dönen binaların yanında hiçbir şey olmamış gibi ayakta kalmış olanlar. Düşünsenize Kurtuluş Caddesi yerle bir olmuş, yanı başında Müze Otel’de cam kırılmamış. Biraz utanç içinde gibi gelirdi bana o binalar. Onca acı, yıkım varken onlar aynen devam… Bir de yan yatmış, bir kısmı çökmüş binalar vardı. Kendime en yakın onları görürüm. Hasarlı ama ayakta… Yani bu on yıl yıkılmamaya çalışarak, hasar tespiti ve onarımı ile yeniden inşa ve dönüşüm meşgaleleri ile geçti sanırım.
(AB)







