Tutukluluğun 100. gününde Sezin Uçar: Kadınlar Ülkesi’ni kurduk, hukuksuzluğu kanıksamayın
*Avukat Sezin Uçar, tutukluluğunun 100'üncü gününde Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevi'nden konuştu. Avrupa'da Tehlikedeki Avukatlar Günü etkinliklerine katıldıktan sonra tutuklanma riski olduğunu bile bile 13 Nisan'da Türkiye'ye dönen Uçar, havalimanında gözaltına alınıp tutuklandı.
*2017-2018'de de tutuklanan Uçar, ESP soruşturması kapsamında itirafçı ifadeleri ve siyasi faaliyetlerinin suç sayılmasıyla karşı karşıya.
*Cezaevinde 53 kişiye kadar çıkan kalabalık koğuşta, kadınların ilk yardım dersleri, pilates ve müzik gibi kolektif etkinliklerle dayanışma kurduğunu belirten Uçar, kelepçeli muayene, kameralı tedavi ve temel ihtiyaç ürünlerine erişim engeli gibi ciddi hak ihlallerinin yaşandığını aktarıyor. 24 Eylül'deki ilk duruşması öncesinde, avukatlara yönelik tutuklamaların savunma hakkına yapılan geniş çaplı bir saldırı olduğunu vurguluyor.
Tutukluluğunun 100’üncü gününde Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevi'nden bianet'e konuşan avukat ve ESP Genel Başkan Yardımcısı Sezin Uçar, gözaltı sürecinin hemen öncesinde Avrupa’da katıldığı bir etkinlikte yaşanan çarpıcı bir anıyla söze başlıyor.
Fransa'daki toplantıda Türkiye'ye döndüğü an gözaltına alınacağını söylediğinde Avrupalı bir meslektaşının refleks olarak "Ama bu çılgınlık!" tepkisini verdiğini aktaran Uçar, bu hayret nidasına rağmen bir an bile tereddüt etmeden ülkesine döndüğünü ve 13 Nisan’da havalimanında gözaltına alınarak tutuklandığını ifade ediyor.
Ancak Sezin Uçar’un cezaevinden yükselttiği ses, yalnızca uğradığı bu hukuksuzluğu ve yargı kıskacını aktarmakla kalmıyor; B-6 koğuşundaki kadınların ördüğü ortak yaşamı ve maruz kaldıkları derin hak ihlallerini odağa alıyor.
Uçar, tutuklu kadınların koğuş sınırlarını aşan kolektif yaşamını Charlotte Perkins Gilman'ın ünlü feminist ütopyası Kadınlar Ülkesi’ne benzetiyor, “Aramızdaki sağlıkçı arkadaşlardan ilk yardım dersleri aldık, Heimlich manevrasını öğrendik; her gün pilates eğitmenimizle spor yapıyor, bağlama çalıp türküler söylüyoruz” diyor.
Dirençli bu koğuş tablosunun hemen ardında ise cezaevi idaresinin zorlaştırıcı politikaları ve sağlık hakkına yönelik ciddi ihlalleri şöyle sıralıyor.
“ Kelepçeli ve yaka kamerası eşliğinde muayene dayatmasına karşı çıkan hastalar, "tedaviyi reddetti" sayılarak disiplin soruşturmalarıyla yüz yüze kalıyor. Jinekoloji polikliniğinde askerin ve kameranın odadan çıkarılması talebine bir hekimin verdği "Ohooo hanımefendi, protokollere takılacak olursak burada iş yapamayız" yanıtı verdi. Kantinde kurşun kalem satılıp kalemtıraşın, uçlu kalem satılıp ucunun engellenmesi ya da kadınların tampon veya regl kaplarına erişiminin engellenip yalnızca pede mahkûm edilmesi gibi absürt kısıtlamalar, yaşamı zorlaştıran rutin önlemler olarak öne çıkıyor.”
Sezin Uçar, 24 Eylül'de İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülecek ilk duruşması öncesinde, hapishanelerdeki bu tablonun ve hak ihlallerinin sıradanlaştırılmaması, kanıksanmaması gerektiğinin altını çiziyor.
Avrupa’dan geldiniz ve tutuklandınız. Bize o süreci anlatır mısınız?
24 Ocak Tehlikedeki Avukatlar Günü kapsamında uluslararası hukuk kurumları tarafından organize edilen etkinliklere katılmak için Avrupa'daydım.
Geçtiğimiz yıllarda üst üste Türkiye'deki avukatlara ithaf edildi Tehlikedeki Avukatlar Günü. Ben de daha önce tutuklanmış bir avukat olduğum için bir dizi etkinliğin davetlisiydim. Avrupa'da olduğum sırada Türkiye'de ESP ve çeşitli demokratik kitle örgütlerine bir gözaltı saldırısı oldu ve pek çok sosyalist hakkında tutuklama kararı verildi.
Ben de önce hakkımdaki gözaltı kararını ve ardından çıkarılan yakalama kararını öğrenmiş oldum. Davet edildiğim etkinliklerin tamamlanmasının ardından tutuklanma ihtimalimin oldukça yüksek olduğunu bilerek, herhangi bir tereddüt yaşamadan Türkiye'ye döndüm.
Tabi ailem, meslektaşlarım, arkadaşlarım, benim için endişelenip sevdiklerim yaşayabileceğim zorluklar konusunda kimi uyarılarda bulunup; Avrupa'da da kalabileceğem yönlü tavsiyelerde bulundular. Özellikle de Avrupalı hukukçu meslektaşlar. Hatta Fransa'da katıldığım bir etkinlikte; kendimle ilgili soruşturmadan ve uçaktan indiğimde gözaltına alınacağımdan bahsedince katılımcılardan biri "Ama bu çılgınlık" diyerek duygusunu paylaştı.
Tabi işin şakası bir yana kaygılarını paylaşan herkes, hem kararıma büyük bir saygı duydu hem de beni güçlendiren ve cesaretlendiren bir konumlanış içinde oldu. Sonrası biliniyor zaten.
13 Nisan tarihinde Fransa'dan Türkiye'ye dönüşte havalimanında gözaltına alındım. İki günlük gözaltı süresinin sonunda soruşturma savcısının yüzünü görmeden kararını baştan vermiş bir Sulh Ceza Hakimi'nin kararıyla tutuklandım ve Bakırköy Kadın Kapalı Hapishanesine getirildim.
Bir avukat olarak daha önce de tutukluluk deneyimin oldu. Bugünkü süreç ile önceki deneyimin arasında hukuki, siyasi ve insani açıdan nasıl bir fark görüyorsun?
Daha önce biliyorsunuz 2017 - 2018 tarihleri arasında bir yıl süreyle aynı büroda birlikte çalıştığım Av. Özlem Gümüştaş'la birlikte yine Bakırköy Hapishanesinde tutuklu kalmıştım. O yıllar 15 Temmuz darbe girişimi sonrası; OHAL KHK'ları ile ülkenin yönetildiği, yargının bu yönetim gücünün kullanımında rolünün belirginleştiği yıllardı. 2014 yılında MGK'da Çöktürme Planı'nın karar altına alındığı; ardından Amed, Sur, Cizre, Ankara'da gerçekleştirilen katliamlarla kitlesel kıyımlara girişildiği ve 2017 yılında başkanlık rejiminin resmi olarak da yürürlüğe girdiği bir siyasal süreçti.
Geride kalan süreçte rejim, politik İslamcı, faşist restorasyonunu gerçekleştirirken, devrimci demokratik kurumlar nezdinde toplumun ilerici dinamik taşıyan tüm kesimlerine dönük tasfiyeci saldırısını derinleştirdi.
Başta yargı olmak üzere toplumsal yaşamın tüm devlet kurumlarında varlıklarını yıkıcı bir şekilde gösterdi.
Aynı zamanda hem benim de içinde yer aldığım tutuklama saldırısı; rejimin Kürt ulusal demokratik hareketi ile uzlaşı arayışı içinde olduğu, tasfiyeci saldırının CHP'ye doğru genişlediği ve tüm bunların ABD'den dinen daha farklı nitelikte bir onay içerisinde gerçekleştiği de göz ardı etmemeliyiz.
Sonuç olarak o yıllarda "Cemaatle mücadele" gerekçesiyle geçici ve fiili olan pek çok uygulama bugün kalıcı hale geldi.
Rejimin "Terörsüz Türkiye" konseptiyle gözaltı ve tutuklama saldırıları; gazeteciler, sendikacılar, avukatlar, anti-emperyalist mücadele yürüten kuvvetler, ekoloji örgütlerine ve sanatçılara doğru genişledi.
Fakat işçiler, emekçiler, kadınlar tüm bu zorbalık karşısında mücadele etme azmini kaybetmedi. Kitlelerde biriken öfke ve mayalanan özgürlük isteği her fırsatta kendini gösterdi. Kürtlerin belediyelerine kayyum atanmaları da, belediye başkanlarının tutuklanması da, basın üzerindeki sansür politikası da gayri-meşruluğunu bir an olsun yitirmedi.
Geride kalan 9-10 yıl içinde evlerimizin sabaha karşı özel hareket polisleri tarafından basılmasına, gözaltına alınıp tutuklanmamıza oldukça alıştık bu bir gerçek. Ama mücadele etme ısrarından vazgeçmedik. Bu da en az diğeri kadar gerçek.
“Düşman ceza hukukun örneği”
Hakkınızdaki soruşturma ve tutuklanma sürecinde ortaya konulan iddiaları nasıl değerlendiriyorsunuz? Dosyada yer alan suçlamalarla ilgili kamuoyunun bilmediğini düşündüğünüz ya da özellikle dikkat çekmek istediğiniz noktalar var mı?
Hakkımdaki tutuklama kararına gerekçe yapılan olguları, Türkiye'de bir hukuk varmış ve buna aykırı hareket ediliyormuş gibi bir değerlendirmeye tabi tutmakta zorlandığımı söylemeliyim.
İnanın bu dönemin bırakalım daha geniş anlamda değerlendirilebilecek hukuki kriterlere uyup uymamayı, formel bir yasa maddesine dahi uygun hareket edilmiyor mahkemeler tarafından. Söz konusu olan Sulh Ceza Hakimlikleri olduğunda siyasal iktidarla eşgüdümlü hareket etme konusunda kusursuz bir uyumdan bahsedebiliriz. Soruşturma konusu yapılan temel argüman, son yıllarda siyasi yargılamaların odağında duran itirafçı ifadeleri. İtirafçılık olgusu bugün tıpkı işkence gibi, yargısız infaz gibi, tecrit-işkence örneklerinde gördüğümüz gibi bir devlet politikasıdır.
ESP dosyaları dışında ise dosyalarda, Ankara'da gerçekleşen Nodo toplantısı öncesi gerçekleştirilen tutuklama saldırılarında da sıkça örneğini görüyoruz. Hem bu tutuklama gerekçesi olarak hem de politik ceza yargılamalarının ana ekseni olarak karşılıyoruz. Gözaltı süreçleri, tutuklama sonrası hapishane süreçleri kişileri itirafçılaştırmak üzerine kurgulanıyor. Bu konuya özellikle dikkat çekmek isterim. Çünkü itirafçılık saldırısı sadece hukuki sınırlar içerisinde "delil değeri" bakımından yapacağımız bir tartışmayla değil; bunu da içerecek ancak toplumsal çürümenin geldiği boyutu göstermesi bakımından politik olarak sürekli bir teşhir çalışmasına tabi tutarak mücadele etmemiz gereken bir olgu.
Örnek vermek gerekirse etkin pişmanlık kapsamında suçtan kurtulmak için beyanda bulunan pek çok itirafçının maddi olarak söylediği şeyler pekala SEGBİS kayıtlarından, Yargıtay sitesinden ya da basit bir Google taramasından bulunacak bilgiler.
Benim tutuklanmama gerekçe yapılan itirafçı beyanlarının ortaklaştığı maddi bilgi ezilenlerin hukuk bürosunda avukatlık yapmam. Ben zaten ezilenlerin hukuk bürosu adına defalarca kez açıklama yapmışım, davasını takip ettiğim kişilerle ilgili röportajlar vermişim, çeşitli eylem ve etkinliklere katılmışım. İtirafçı düşkünlere bu beyanlar söyletilip, tutuklama gerekçesi yapılıyor.
Hem yapısal anlamda sonuç almak hem de insanlar arasında güvensizlik yaratıp mücadele şevkini kırmaya çalışıyorlar. İnsanların birbirine güven duymadığı, haksızlık karşısında ses çıkaramadığı, kendi çıkarları uğruna başkalarının yaşamlarının hiçe sayıldığı bir toplum yaratmak istiyorlar.
“Delilleri gururla savunuyoruz”
ESP dosyasında yer alan iddialar ve deliller üzerinden çeşitli tartışmalar yürütüldü. Bir avukat olarak dosyanın hukuki niteliğini, delillerin değerlendirilme biçimini ve dayanaklarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Dosyada yer alan iddialar bizim hukukçular olarak sıklıkla kullandığımız "Düşman ceza hukuku"nun bir örneği. Toplumsal mücadelenin konusu olan her politik aktivite, ezilenlerin, sömürülenlerin özgürlükleri adına yapılan her siyasal eylem soruşturma konusu.
Kuyu tipi hapishanelerin kapatılması için kurulan inisiyatifin eylemlerinden, şüpheli kadın ölümlerinin aydınlatılması için yürütülen çalışmalara, Kürt ulusunun demokratik hakları için yapılan halklar buluşmasında, Suruç katliamının protestosuna, herhangi bir toplumsal konudaki on-line etkinlikten, tutuklama saldırılarının değerlendirildiği televizyon programlarına katılıma kadar oldukça geniş bir yelpazedeki etkinlikler toplamı delilleri oluşturuyor.
Tamamı kamuoyuna dönük, bizatihi kamuoyu yaratmak, kamuoyunda tartışmak ve kitleleri örgütlemek üzerine kurulu bu etkinliklerin tamamı yasa-dışı eylem muamelesine tabi tutuluyor ve tutuklama gerekçesi yapılıyor.
Tabi ki politik özgürlük mücadelemizin özünü oluşturan aynı zamanda ESP'nin siyasal faaliyet raporu olarak da okunabilecek tüm bu "deliller" gururla savunuyoruz.
“Barolar saldırı altında"
Bir avukat ve hak savunucusu olarak, siyasi faaliyetlerin, mesleki çalışmaların ya da avukatlık pratiğinin suçlama konusu yapılması hakkında ne düşünüyorsun? Bu durumun hukuk pratiği açısından anlamı ne?
Avukatlara dönük yargılamalar, gözaltı ve tutuklama saldırıları esas olarak avukatlar dolayımı ile ezilen halklar, işçiler, kadınlar üzerindeki baskının özel bir biçimidir.
Bir kamu hizmeti olarak avukatlık faaliyeti, örgütleyici savunmanlık pratiği faşist tüm rejimlerin saldırı odağıdır. Elbette avukatların kurumsal temsiliyetini sağladığı barolar da bu saldırı politikasının hedefi içindeler.
İstanbul Barosu hakkında açılan davayı, ÖHD üyesi meslektaşlar hakkında verilen yüksek hapis cezalarını da bu anlamda sayabiliriz. Daha geniş açıdan bakacak olursak avukatlık mesleğinin; hak ve özgürlük mücadelesinin sahibi olmaktan çıkarılıp, gelir getiren ticari bir iş sahasına, meslektaşlar arasında emek sömürüsünün basat olduğu bir mesleğe dönüştürülmeye çalışılması de aynı stratejinin bir başka politikası.
Tüm bunlar elbette üzerinde daha çok konuştuğumuz, karşı politikalar üretebildiğimiz başlıklar olarak önümüzde duruyor. Rejim, savunma makamıyla böyle bir ilişki kurup, mesleki faaliyetlerimizi, siyasal düşünce ve eylemlerimizi "suç" kategorisinde ele alıyorsa, daha çok kişi tarafından daha büyük "suç"lar işlenmesine de kaçınılmaz oluyor.
Cezaevinde günlerin nasıl geçiyor? Günlük yaşamını nasıl düzenliyorsun? Okumaların, çalışmaların veya seni ayakta tutan şeyler neler?
Oldukça kalabalık bir koğuşta, fiziksel koşulların zor olduğu bir kapalı B-6. Koğuş önce 12 kişinin kalabileceği bir şekilde planlanmış, daha sonra ranza ve ek yataklarla önce 24'e sonra 36 kapasiteye çıkarılmış.
Geçen aylarda sayımız 53'e kadar çıktı. Sayımız çok olunca; spor ve temizliğin ne zaman yapılacağı, yemeğin ne zaman yenileceği, çamaşırın ne zaman yıkanıp kurutulacağı gibi yaşamın basit detaylarını dahi planlamanız gerekiyor. Tüm bu zorluklara rağmen bireysel ve kollektif çalışmaların da yapıldığı bir ortam.
En çok da dışarıdaki toplumsal ve siyasal gelişmeleri takip etmeye çalışıyoruz. Ben faşizm ve anti-faşist mücadele deneyimleri üzerine okuyorum bir yandan da. Sonuçta tutsak olunca toplumsal mücadelenin geliştirilmesine dair sorumluluğumuz ortadan kalkmıyor. O nedenle nasıl yapmalı?
Burada üzerine daha çok okuduğumuz, düşündüğümüz ve tartıştığımız bir konu. Kendi eylemi üzerine de düşünmeli insan değil mi? Sonuçta dışarıda onca koşturmacanın içinde düşünmeye çok zaman kalamayabiliyor değil mi?
Burada toplumun farklı kesimlerinden kadınlar olarak bir aradayız. Bunu bir avantaja dönüştürmeye çalışıyoruz.
Mesela aramızda sağlıkçı arkadaşlar var. Geçen gün hem kadın sağlığıyla ilgili temel konularda bir anlatım yaptılar hem de ilk yardım dersi verdiler bize. Dışarıda bir türlü bu dersi almaya fırsat olmamıştı. (Hepimiz meşhur hayat kurtaran Heimlich hareketini öğrendik mesela) Her gün pilates öğretmenimiz bize pilates çalıştırıyor.
Lise yıllarında çalmaya başladığım, tutuklandıkça elime aldığım bağlamayı geliştirmeye çalışıyorum. Hazır koğuşta müzisyen arkadaşlar da olunca fırsatı kaçırmayayım dedim. Kadınlar Ülkesi diye bir kitap var. Bir-kaç yıl önce okumuştum. Bir ütopya anlatısı.
Burayı biraz da bu kitaptaki kadınların yarattığı o muazzam düşünce ve yaşayış biçiminin yaratıldığı ülkeye benzetiyorum. Tabi hapishane bu saydığım yanlarının dışında bir eğlence üretim merkezi olduğunu da unutmamak lazım.
İlk defa tutuklananlara yapılan şakalarımız meşhur. Gelen yiyecekleri adil bölüştürmeye çalışırken yaşanan komiklikler, ortak alanda (kapasite üstü sayıda tutsak olduğu için ortak olarak tariflenen koğuşun üst asma katı) hangi yatağı birbirine hangi açıyla dikersek fizik biliminden daha rahat uyku için faydalanmaya çalışırız gibi hesapları yaparken filan bayağı eğleniyoruz.
Özetle; okuyan, düşünen, tartışan, birbirimizden öğrenen, eğlenen yani kadınlar olarak birbirimizle kurduğumuz ilişkiyi derinleştiren, kurduğumuz bağları güçlendiriyoruz.
“Makbul tutsak yaratmak istiyorlar"
Cezaevinde bulunan diğer mahpuslara dair gözlemlerin neler? Özellikle hasta mahpusların yaşadığı sorunlar ve cezaevi koşulları hakkında neler söylemek istersin?
Hapishanelerde yaşanan sorunlara dair çokça şey yazılıyor, raporlanıyor. Özellikle İdari Gözlem Kurulları oluşturulduktan sonra sıklığı artan disiplin soruşturmaları, tutsakların hakkettiği tahliye tarihlerinin ertelenmesi (tutsak literatüründe infaz yakma olarak tanımlanan) temel bir problem.
Siyasal iktidar kendisine nasıl ki makbul kadın, makbul muhalefet yaratmak istiyorsa aynı şekilde makbul tutsak da yaratmak istiyor. İtiraz etmeyen, hakkını aramayan, idarenin çizdiği sınırlarda mektuplaşan, idarenin istediği kitapları okuyan, bu sınırlara uygun kişileri arkadaş görüşçüsü olarak seçen kişiler yaratmak isteniliyor.
Tutsaklar üzerindeki infaz yakmanın nasıl bir baskıya dönüştüğünü burada daha iyi gözlemlemiş oldum. Sadece tahliye olacağı tarihteki bir belirsizlik değil, tutsakların tüm yaşamı bu ihtimal hesaba katılarak dizayn edilsin isteniyor.
Örneğin geçen gün yaşanılan bir olayı aktarayım. Kelepçeli muayene dayatması ve askerin muayene odasından çıkmaması (Artık yakalama bir de kameraya sabitlemişler. Muayeneye eşlik etmenin yanında bir de kayıt altına almak istiyorlar) tutsakların tedaviye erişimleri bakımından oldukça sınırlayıcı bir uygulama.
Şimdi bir de buna tedaviyi kabul etmeme gerekçesiyle tutsaklara açılan ayrıca soruşturmalar eklenmiş durumda.
Özellikle hükümlü tutsaklar için şöyle bir çelişki ortaya çıkıyor: Ya hastaneye gidip tedavi olmayı deneyecekler – ki bahsettiğim koşullar nedeniyle tedavi olamayıp tedaviyi reddettiği için infazının yanmasıyla sonuçlanabilecek disiplin cezasıyla karşılaşma ihtimali çok yüksek – ya da sırf infazları yanmasın diye çok önemli hastalıklarına rağmen hastaneye gitmeyecekler.
Yeri gelmişken sağlıkçılardaki mahpusların tedavileriyle ilgili etik ilkeler konusundaki nitelik düşüklüğüne de değinmek isterim.
Geçen ay jinekoloji polikliniğinde kelepçenin çıkarılması ve yaka kamerası bulunan komutanın muayene odasından çıkarılması için hekimle tartışırken, mahpusların tedavisiyle ilgili protokollerden bahsettim.
Hekim bana dönerek "Ohooo hanımefendi protokollere takılacak olursak burada iş yapamayız" şeklinde söyledi.
Muayeneyi perdenin arkasına geçip kıyafetleri çıkarmakla başlayan bir süreç olarak görmeleri, hasta doktor mahremiyetini hiçe sayan koşullardan rahatsızlık duymamaları, asker odadan çıkmadan sorduğu sorulara yanıt vermememi yadırgayan tutumları vb. bu nitelik düşüklüğünün bir göstergesi.
Tabi genelleme yapmak doğru değil. Mesleğini tüm zorluklara rağmen etik ilkelere bağlı olarak sürdüren hekimlere haksızlık etmek istemem.
Geride kalan döneme göre sağlıkta da nitelik düşüklüğünün, devletin dizayn etmeye çalıştığı tüm alanlardaki gibi liyakatsizliğin tutsaklara yansıması bakımından örnek vermek istedim. Bu temel sorunun dışında hapishane idaresi tüm politikasını tutsakların yaşamlarını zorlaştırmak üzerine kuruyor. Kantinde kurşun kalem satılıyor, kalemtıraş satılmıyor.
Uçlu kalem satılıyor ama ucu satılmıyor. Regl ürünü olarak sadece ped satılıyor. Tampon ya da regl kaplarına erişim mümkün değil. Bunlar gibi günlük yaşamın oldukça basit ihtiyaçları için uzun uğraşlar vermeniz gerekebiliyor.
Tutuklanmana yönelik kamuoyundan, meslektaşlarından ve hukuk çevrelerinden gelen tepkileri nasıl değerlendiriyorsun? Bu dayanışmanın senin için anlamı nedir?
Hukukçular, daha doğru bir ifadeyle avukatlar, özellikle tutuklama saldırısı gibi ağır saldırı koşullarında mesleki dayanışmayı güçlü örgütleyen meslek kollarıdırlar.
Dayanışma söz konusu olduğunda; kuruluşundan beri çalıştığım ve mensubu olmaktan her kıvanç duyduğum Özgürlük için Hukukçular Derneği'nin varlığını özel olarak vurgulamalıyım. Hem özgürlüğüm için yürütülen çalışmalar hem de politik-hukuki reflekslerinin güçlü olması hem de tutuklu bir avukat olarak ihtiyaç duyduğum her konuda yanı başımda hissettiğim bir güç olduğunu söylemeliyim ÖHD'nin.
Yine mücadeleci hukuk kurumları ve İstanbul Barosu da benzer bir dayanışma içinde oldular. TBB başkanı ve yönetim kurulunu ise tutuklu avukat olarak benimle kurduğu ilişkiyi de oldukça zayıf buluyorum. Tabi konu sadece ben değil.
Genel olarak savunmanın, yargının içinde bulunduğu duruma dair eleştirel ve mücadeleci bir pratiğin zayıflığıyla ilgili bir durum esas olarak.
Gösterilen dayanışmanın kişisel olarak kendimi güçlü hissetmemin yanı sıra avukatlara dönük tutuklama saldırısının, benim şahsımda esas olarak savunmaya dönük kapsamlı bir tehdit, savunma aracılığıyla da emekçilere-ezilenlere dönük siyasi baskının doğru kavrandığı ve güçlü bir yanıt vermek isteğinin de bir göstergesi aynı zamanda.
O nedenle gösterilen dayanışmada, iktidarın yönetmek istediği sessizliğe ve geri çekilmeyi başaramayacağını gördüğüm için de mutlu oluyorum.
Bu sürecin yalnızca senin şahsınla ilgili olmadığını, avukatlar ve hak savunucuları açısından daha geniş bir tartışmaya işaret ettiğini düşünüyor musun?
Evet, elbette. Rejim, tüm demokratik kurumları kendi iktidarına karşı gelişen her siyasal ve toplumsal kuvveti, eleştirel zeminde duran her kitle örgütünü ya da meslek odasını ya içini boşaltıp işlevsizleştirerek ya da baskı uygulayarak tasfiye etmeye çalışıyor. B
enim tutuklanmam ya da benden sonra NATO toplantısı öncesi meslektaşların tutuklanması da bu amaçla girişilen bir saldırı.
İşkenceyi önlemek ya da açığa çıkarmak, itirafçılaştırma saldırısını engellemek ve teşhir etmek, hapishanelerdeki hak ihlallerini gündeme getirmek gibi sayısız kamusal faaliyeti iktidarın odağında sonucunda.
İstanbul Barosu hakkında açılan dava, ÇHD'li ve ÖHD'li meslektaşlarımız hakkında verilen cezalar, E. İmamoğlu'nun avukatı Mehmet Pehlivan'ın tutuklanması bu kapsamda sayacağımız birbirinden farklılıkları yanları olmakla birlikte tasfiyeci saldırının, hak ve özgürlük mücadelesi yürüten kişi ve kurumlara da sirayetinin birer örneği.
Duruşma sürecine ve bundan sonraki hukuki sürece dair beklentilerin neler?
Hakkımdaki iddianame kabul edildi ve 24 Eylül tarihinde İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi'nde ilk duruşmam görülecek. Mahkeme tarihi belli olsa da hukuki süreç, siyasal gelişmelere bağlı olarak büyük bir belirsizlik taşıyor.
Zaten belirsizlik pek çok anlamda ideolojik bir fenomoloji halini almış durumda. Bu belirsizliği ortadan kaldıracak şey de politik özgürlük mücadelesinin yükseltilmesinden başka bir şey değil.
Son olarak, dışarıdaki insanlara, meslektaşlarına ve kamuoyuna vermek istediğin mesaj nedir?
AKP-MHP rejiminin gerek siyasal varoluşu gerekse de yakın dönem politikası, demokrasiden ziyade ezilenlere karşı daha büyük bir savaş hazırlığı içerisinde olduğunu gösteriyor. Karşımızda seçim yenilgisi alarak iktidarını terk etmeyeceğini defalarca ilan etmiş, hukuksuzlukta sınır tanımayan bir siyasal iktidar var.
Bunu karamsar karamsar olan bir noktadan söylemiyorum. Karşı karşıya olduğumuz toplumun, devlet iktidarının yapısını doğru analiz etmek ve sorumluluğumuzu, faaliyetimizin yönü ve karakteri üzerine gerçekçi sonuçlar çıkarabilmek için söylüyorum. Hem benim, hem de bu dönemde tutsak edilen pek çok kişinin özgürlüğü için yürütülecek çalışmaları, önümüzdeki dönemin politik çalışmalarıyla birlikte ele almak önemli olacaktır. Bu nedenle hak ve özgürlük mücadelesini hukukun sınırlarını da aşacak bir şekilde yürütmemiz gerekiyor.
Bugün saray rejimi; siyasetçilerden, gazetecilerden, stand-up'çılardan, hukukçulardan, akademisyenlerden geniş bir tutsak profili oluşturdu. Alışkın olduğumuz bu durumu sıradanlaştırmamanın da önemli olduğunu düşünüyorum.
Tutsaklığa hazır olmak, bunu göze almak gerekiyor elbette ama tutsaklığı sıradanlaştırmamak, kanıksamamak; hapishanelerde ödenen bedele yabancılaşmamak bakımından da önemli olacaktır.
ESP Eş Genel Başkan Yardımcısı Sezin Uçar, tutuklandı
KADINLARIN GÜNDEMİ / EVRİM KEPENEK
Sezin Uçar'ın avukatlık hakkı
(EMK)
"Kürtçe neden hâlâ 'X dili'?": Bu soruya Meclis'ten iade
Gençlik örgütü üyesi gözaltını anlattı: Kuyu tipi cezaevindeki arkadaşımız için endişeliyiz
AVUKAT EMEL ATAKTÜRK SEVİMLİ YANITLADI
İspanya’nın "Unutma Paktı" Türkiye’ye ders olur mu?
Kadıköy'de Suruç anması: Karanlıkta bırakılmak istenmesine karşı adalet mücadelesini büyüteceğiz
AVUKAT SÖNMEZ: YASAL YOLLARA BAŞVURACAĞIZ
Çiğdem Mater ve Mine Özerden'in İzmir Şakran Cezaevi’ne girişleri yapıldı