Türkiye’de sivil toplum örgütlerinin finansal sürdürülebilirliğini mevzuat, insan kaynağı, yardım toplama süreçleri ve fonlara erişimde yaşanan sorunlar doğrudan etkiliyor. Sivil Toplum Geliştirme Merkezi’nin (STGM) Finansal Güçlenme Programı kapsamında hazırlanan “Finansal Güçlenme Programından Öğrendiklerimiz: Yapısal Zorluklar ve Çıkış Arayışları” raporu, örgütlerin bu alandaki deneyimlerini ve karşılaştıkları yapısal sorunları ortaya koyuyor.
Raporda incelenen 109 örgütün 90’ının yazılı bir kaynak geliştirme stratejisi bulunmuyor. Son üç yılda yardım toplama iznine başvuran 18 örgütün 12’si ise ret, yanıtsız bırakılma ya da sürecin askıya alınması gibi sorunlarla karşılaştı.
Programı Betül Selcen Özer ile birlikte yürüten ve raporun hazırlanmasına katkı sunan Selin Berghan, “Ailem Güvende” operasyonları kapsamında tutuklu bulunduğu için söyleşiye katılamadı. Berghan’ın programın tasarımından örgütlerle yürütülen çalışmalara ve raporun ortaya çıkışına kadar sürece önemli katkı sunduğunu belirten STGM, emeğinin çalışmanın önemli bir parçası olduğunu vurguladı.
bianet’in raporun bulgularına ilişkin sorularını STGM’den Murat Özçelebi ve Betül Selcen Özer yanıtladı.

Selin Berghan: Çocuk haklarını en iyi bilenlerden biri LGBTİ+ hareketidir

Tutuklanan Selin Berghan’dan mesaj: Onur nişanesi olarak taşıyorum
"Örgütler krizlere karşı kendi içinde tampon mekanizmaları yaratmış durumda"
Raporda sivil toplum örgütlerinin ayakta kalma biçimini “sessiz dayanıklılık” olarak tanımlıyorsunuz. Gönüllü emek ve kişisel kaynaklara dayanan bu model sürdürülebilir mi?
Şimdi sorunuzun yanıtı için öncelikle söylememiz gereken şey, Türkiye’de sivil toplum örgütlerinin gerçekten çok güçlü bir ayakta kalma becerisinin olduğu. Örgütler, sınırlı kaynaklarla, zor koşullarda ve uzun süre faaliyetlerini sürdürebiliyorlar. Raporda bunu çok net gördük. Ama bu sürekliliğin nasıl sağlandığına yakından baktığımızda tablo biraz değişiyor.
Sessiz dayanıklılık derken, örgütlerin sahip oldukları sınırlı kaynakları insanların emeği, zamanı ve kimi zaman kişisel kaynaklarıyla tamamlayarak ayakta kalmasını tarif ediyoruz. “Sessiz” diyoruz çünkü örgütün devamlılığını sağlayan bu emeğin gerçek karşılığı çoğu zaman bütçede görünmüyor, faaliyet raporuna girmiyor, dışarıdan bakıldığında da fark edilmiyor. Bir çalışanın aylarca daha düşük ücretle devam etmesi, yöneticinin kendi cebinden bir gideri karşılaması, gönüllünün profesyonel emek gerektiren bir işi üstlenmesi ya da bir proje bittiğinde ekibin yeni bir kaynak bulunana kadar kurumu taşımaya devam etmesi gibi. Bütün bunlar örgütün yoluna devam etmesini sağlıyor ama bu sürekliliğin aslında ne kadar büyük bir emeğe dayandığını da görünmez kılıyor.
Raporu yazarken gördüğümüz şey tam olarak bu aslında. Pek çok örgüt krizlere karşı kendi içinde birtakım tampon mekanizmaları yaratmış durumda. Ama bunlar her zaman nakit rezervi, gelir çeşitliliği, güçlü insan kaynağı ya da kurumsal sistemler şeklinde değil. Çoğunlukla insanların özverisi, kişisel ilişkiler ve geçici çözümler üzerinden oluşuyor.
Bizim için asıl mesele, örgütlerin bu sessiz dayanıklılığını dönüştürebilmek. Yani insanların sürekli daha fazla yük üstlenmesiyle ayakta kalan yapılardan, gelirini çeşitlendirebilen, bilgisini kurumda tutabilen, güçlü karar alma mekanizmaları olan, ilişkilerini yönetebilen ve değişen koşullara uyum sağlayabilen yapılara geçebilmek.

Kaynak geliştirmede deneyim paylaşımı: Örgütler ne denedi, ne öğrendi?
"Türkiye'de bir örgüt kurmak ve bunu ayakta tutmak çok zor"
Rapor, örgütlerin kendi topluluklarından kaynak yaratmakta zorlandığını gösteriyor. Bu durumda fon bağımlılığını ne ölçüde örgütlerin tercihi olarak değerlendirebiliriz?
En sonda söyleyeceğimizi en başta söyleyecek olursak, Türkiye’de bir örgüt kurmak ve bu örgütü ayakta tutmak çok zor. Finansal kaynaklara erişim ülkemizde STÖ’lerin kurumsal sürdürülebilirliğini etkileyen en temel faktörlerden biri. Ancak kaynak kısıtlılığı STÖ’lerin kapasitelerini ve faaliyetlerini olumsuz etkiliyor.
Türkiye’de ortalama bir sivil toplum örgütünün kaynak yaratmak için kullanabileceği araçlara baktığımızda seçeneklerin aslında çok geniş olmadığını görüyoruz: üyelik aidatları, bağışlar, yardım toplama, iktisadi işletme gelirleri, kamu destekleri ve hibe programları. Ancak bunların her birinin kendi sınırları var. Aidatlar birçok örgüt için oldukça sınırlı bir gelir kaynağı. Bağış ve yardım toplama konusunda mevzuat başlı başına bir engel, İktisadi işletme kurmak farklı bir kapasite ve yaklaşım gerektiriyor. Kamu kaynaklarına erişim hem sınırlı hem de her örgüt açısından aynı ölçüde mümkün değil.
Hibe programları, özellikle de uluslararası fonlar, böyle bir ortamda belirli bir dönem sivil toplum için önemli bir çıkış alanı yarattı. AB sürecinin de etkisiyle, özellikle hak temelli ve kaynak yaratması daha zor alanlarda çalışan örgütler açısından erişilebilir bir finansman imkanı sundu. Çünkü tabiri caizse zor konularda çalışan hak temelli örgütler faydalanabiliyor, seçim ve uygulama süreçleri de nispeten objektif.
Dolayısıyla fon bağımlılığını yalnızca örgütlerin yaptığı bir tercih olarak değerlendirmek bence doğru değil. Ama bir de örgütlerin kaynak geliştirmeye nasıl yaklaştığına bakmamız gerekiyor.
Raporda ve program boyunca gördüğümüz en önemli konulardan biri şu oldu. Kaynak geliştirme birçok örgütte henüz sürekli ve stratejik bir çalışma alanı olarak görülmüyor. Daha çok kaynak azaldığında ya da bir proje sona erdiğinde gündeme gelen, yapılması gereken ama çoğu zaman zorunlu bir iş gibi ele alınıyor. Bu durum örgütleri doğal olarak hibeye daha bağımlı hale getiriyor. Çünkü hibe başvurusu sivil toplumun bildiği, deneyimlediği ve daha aşina olduğu bir yöntem.
"Bağımlılık sistem tarafından yeniden üretiliyor"
109 örgütten yalnızca 18’i yardım toplama iznine başvurmuş, başvuranların 12’si ret, yanıtsız bırakılma ya da sürecin askıya alınması gibi sorunlar yaşamış. Örgütlerin büyük bölümünün başvurmaması ve başvuranların yaşadığı sorunlar, sistemin işleyişi hakkında ne söylüyor?
Sizin de tespit ettiğiniz gibi burada en çarpıcı veri sadece başvuranların yaşadığı sorunlar değil, örgütlerin büyük bölümünün hiç başvurmamış olması. Çünkü örgütlerin daha en baştan sürece dahil olmamayı tercih etmesi, bazen başvuruların sonucundan daha fazla şey söylüyor.
Görüşmelerde bu konuda örgütlerden duyduğumuz şey çok netti. Süreç zor ve uzun, sonuç belirsiz ve birçok örgüt daha baştan olumlu sonuç alamayacağını düşünüyor. Özellikle küçük ve gönüllülük temelli örgütlerde "Bu kadar emek vereceğiz ama sonunda izin çıkmayacak" düşüncesi başvuru motivasyonunu ciddi biçimde azaltıyor. Dolayısıyla mesele bir noktadan sonra yalnızca bürokratik sürecin zorluğu olmaktan çıkıyor. Sisteme ilişkin deneyimler ve algı, örgütleri daha baştan başvurmaktan vazgeçirecek kadar caydırıcı hale geliyor.
Bunun finansal sürdürülebilirlik açısından da önemli bir sonucu var. Bir taraftan örgütlere "gelirinizi çeşitlendirin, bireysel bağışçı bulun, kampanyalar yaratın" diyoruz, diğer taraftan bunu yapabilecekleri en temel mekanizmalardan birine erişimleri oldukça zor. Bu da aslında bir önceki soruda konuştuğumuz hibe bağımlılığıyla doğrudan bağlantılı. Alternatif kaynak yaratma yolları daraldıkça örgütler yeniden bildikleri ve erişebildikleri hibe kaynaklarına yöneliyor. Böylece kırmaya çalıştığımız bağımlılık bir anlamda sistem tarafından yeniden üretiliyor.
Dolayısıyla yardım toplama meselesini yalnızca teknik bir mevzuat konusu olarak değil, sivil toplumun kaynaklara erişimi, gelir çeşitliliği, bağımsızlığı ve sürdürülebilirliği açısından ele almamız gerektiğini düşünüyoruz.

"Kaynak geliştirme kişilere bağlı olmaktan çıkıp kurumsal sürece dönüşmeli"
Rapora göre, 109 örgütün 90’ının yazılı bir kaynak geliştirme stratejisi bulunmuyor. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?
Kaynak geliştirme faaliyeti, bir sivil toplum örgütünün yaptığı "esas iş"ten ayrı bir konu değil. Ama sahada kaynak geliştirme hala biraz zorunlu, hatta zaman zaman “"stenmeyen" bir iş gibi görülüyor. Sanki asıl faaliyetlerimizi yapıyoruz, para bittiğinde de mecburen dönüp kaynak arıyoruz. Oysa böyle baktığımızda kaynak geliştirme stratejik bir çalışma olmaktan çıkıp, ihtiyaç olduğunda yapılan dönemsel bir işe dönüşüyor.
109 örgütün 90’ında yazılı bir kaynak geliştirme stratejisinin olmamasını biraz da bu açıdan okumak gerekiyor. Bunu sadece "örgütler yeterince bilmiyor" diye açıklamak doğru olmaz. Elbette bilgi ve uzmanlık ihtiyacı var ama bunun yanında ciddi bir zaman ve insan kaynağı sorunu da var.
Kaynak geliştirme çoğu zaman bir kişinin asli sorumluluğu değil, mevcut işlerinin üzerine eklenen bir görev haline geliyor. Kaynak geliştirme bir kişinin işi değil ve sahipsiz de bırakılamaz. Yönetim kurulundan profesyonel ekibe kadar farklı aktörlerin rolleri olabilir. Önemli olan bu rollerin tanımlanması ve kaynak geliştirmenin kişilere bağlı bir iş olmaktan çıkıp kurumsal bir sürece dönüşmesi.
Kaynak geliştirmeyi "faaliyetlerimizi yapabilmek için mecburen para bulmak" olarak değil misyonumuzu nasıl sürdürülebilir kılacağız, kimlerle ilişki kuracağız, hangi kaynaklarla bağımsızlığımızı koruyacağız sorularının bütünü olarak görmemiz gerekiyor.
Bizim Finansal Güçlenme Programı’nda yaratmaya çalıştığımız dönüşüm de tam olarak bu "Para bitti, şimdi ne yapacağız?" noktasından, "Misyonumuzu uzun vadede nasıl sürdürülebilir kılacağız?" noktasına geçmek.
"İdeolojik ve siyasal tercihler alanın şekillenmesinde belirleyici olabiliyor"
Rapor, örgütlere gelirlerini çeşitlendirmelerini ve kaynak geliştirme kapasitesi oluşturmalarını öneriyor. Ancak küçük örgütlerin bunu yapacak kaynağı yoksa, bu durum bir çıkmaz yaratmıyor mu?
Ülkemizde STÖ’lerin kapasitesi kompleks bir sorun alanı olarak önümüzde duruyor. Bu noktada belki de en zor sorulardan biri "hangi sivil toplum?" sorusu. Bu noktada yerel örgütlenmeler, hemşeri dernekleri, cami yaptırma dernekleri, gençlik yapılanmalarından iş dünyası ile organik bağı olan örgütlenme yapılarına, dini nitelik taşıyan yapılanmalardan, kimi zaman bir holding gibi tanımlanabilecek büyük oluşumlara kadar çok farklı ve çeşitli bir alanı anlamaya çalışıyoruz. İdeolojik veya siyasi tercihler de bu alanın şekillenmesinde belirleyici olabiliyor.
Burada, hangi sivil toplum sorusunun cevabını vermek biraz zor. Ancak hak temelli çalışmalar yürüten küçük ölçekli örgütler açısından üyelerin aidatlarıyla ayakta kalmaya çalışan, mevzuattan kaynaklı sorunların da etkisiyle yardım ve bağış toplamakta zorlanan, iktisadi faaliyet yürütürken güçlüklerle karşılaşan, kamu fonlarından çok sınırlı ölçüde faydalanılabilen, uluslararası kaynaklara erişebilen örgüt sayısının az olduğu, ulaşabilenlerin ise hedef gösterildiği bir finansal ortam olduğunu görüyoruz.
Bu durum zaten sivil toplumun önündeki en temel engel haline geldi. STGM’nin izleme raporlarında da vurguladığı gibi, içerisinden çıkmanın zor olduğu bir kısır döngü yaratıyor. Biraz ironik bir şekilde söylersek: kaynak yaratmak için çalışacak bir personeli istihdam edebilsek, kaynak yaratabileceğiz, ama kaynak yaratamadığımız için kimseyi işe alamıyoruz.
Finansal dayanıklılık sadece STÖ’lerin çözmesi gereken bir mesele değil. Fon sağlayıcıların da burada önemli bir sorumluluğu var. Yalnızca proje faaliyetlerini değil örgütün insan kaynağını, sistemlerini, kaynak geliştirme kapasitesini ve temel operasyonel giderlerini destekleyen daha esnek ve uzun vadeli finansman modellerine ihtiyacımız var.
"Ülkemizde sivil toplum için elverişli bir ortam yok"
Türkiye’de sivil toplumun finansal kırılganlığının başlıca nedenleri neler? Finansal sürdürülebilirlik için hangi alanlarda öncelikli değişikliklere ihtiyaç var?
Öncelikle bu finansal kırıganlığından başlıca nedeni ülkemizde sivil toplum için elverişli bir ortam olmaması. Türkiye’de örgütlenme özgürlüğü alanının, mevzuattan kaynaklı olarak yaşanan sorunlar, siyasilerin ve idarenin tutumu ve hangi sivil toplum sorusuna seçmeci bir yaklaşımla cevap verilmesi, katılım süreçlerinin yapılandırılmaması, STÖ’lerin kaynak yaratma ve kapasite konusunda yaşadıkları sorunların beslediği bir yapısal sorunlar yumağı haline geldiği söylenebilir. Dolayısıyla finansal kırılganlığın nedenlerini yalnızca örgütlerin kendi kapasitelerinde aramak doğru olmaz.
Raporda gördüğümüz şey, sorunların birbirini beslediği. Bir tarafta son dönemde çok konuştuğumuz güven meselesi var. Sivil toplumun toplumla, bireysel bağışçılarla ve farklı destekçi gruplarıyla güvene dayalı, uzun vadeli ilişkiler kurabilmesi hala önemli bir ihtiyaç. Çünkü kaynak geliştirmenin temelinde de aslında güven ve ilişki var.
Bunun yanında ekonomik belirsizlikler ve artan maliyetler örgütlerin hareket alanını daraltıyor. Fon kaynaklarının sınırlı ve çoğunlukla kısa vadeli, proje bazlı olması sürekliliği zorlaştırıyor. Yardım toplama mevzuatı ve doğrudan kaynak yaratmanın önündeki engeller de örgütlerin farklı kaynaklara yönelmesini güçleştiriyor. Bütün bunlara kaynak geliştirmenin henüz yeterince kurumsallaşmamış olmasını ve kurum içinde kimin hangi sorumluluğu üstleneceğinin çoğu zaman net olmamasını eklediğimizde, aslında tek tek sorunlardan değil, birbirini besleyen bir kırılganlık döngüsünden söz ediyoruz.
Biz yine de rapordan karamsar bir sonuç çıkarmıyoruz. Tam tersine, başvurularda ve görüşmelerde çok güçlü bir değişim arayışı gördük. Örgütler artık yalnızca “Hangi hibeye başvurabiliriz?” diye sormuyor. “Kendi topluluğumuzla nasıl ilişki kurabiliriz, başka hangi kaynaklarımız var, mevcut ilişkilerimizi nasıl güçlendirebiliriz, nasıl daha bağımsız ve dayanıklı olabiliriz?” diye de soruyorlar.
Bizce bundan sonrası için değişimin üç bacağı var: örgütler, fon sağlayıcılar ve kamu. Örgütlerin kaynak geliştirmeyi dönemsel bir para bulma işi olmaktan çıkarıp kurumsal stratejilerinin bir parçası haline getirmeleri, gelirlerini çeşitlendirirken destekçileriyle uzun vadeli ilişkiler kurmaları ve bu alanı kurum içinde sahiplenmeleri gerekiyor. Fon sağlayıcıların ise yalnızca projeleri değil, örgütlerin kendisini de destekleyen, daha esnek ve uzun vadeli finansman modellerine yönelmesi önemli. Kamunun da özellikle yardım toplama süreçlerinde daha açık, öngörülebilir ve kolaylaştırıcı bir ortam yaratması gerekiyor. Çünkü örgütlerden hibeye bağımlılıklarını azaltmalarını bekliyorsak, alternatif kaynaklara ulaşabilecekleri alanı da hep birlikte açmamız gerekiyor.
Bizim için asıl mesele, örgütlerin sadece bugünü finanse edebilmesi değil yarın da kendi misyonları doğrultusunda, bağımsızlıklarını koruyarak yollarına devam edebilmeleri. Belki de bu yüzden finansal dayanıklılığı, misyonun en güçlü sigortası olarak görüyoruz.
(EG)







