Birleşik Krallık'ta yayımlanan The Guardian gazetesinin ABD'li köşe yazarı, İnsan Hakları Gözlem kuruluşunun (HRW) eski Genel Direktörü Kenneth Roth, Trump ve Netanyahu'nun başlattıkları İran'a yönelik saldırılarının hiçbir mücbir sebebe dayanmadığını ve suç oluşturduğunu değerlendirdi. Roth "Acımasız İslam Cumhuriyeti'nin sonunu görmek isterdim, ancak kaderimizin en büyük silahlara sahip adamlarca dikte edildiği bir dünya
pahasına değil." diye yazdı. Aktarıyoruz.
ABD'de Princeton Kamu ve Uluslararası İlişkiler Okulu'nda misafir öğretim üyesi olan Kenneth Roth, “Haksızlıkları Düzeltmek: İhlalci Hükümetlerle Mücadelede Ön Safta Otuz Yıl” başlıklı, insan hakları savunuculuğu deneyimlerini değerlendirdiği kitabın da yazarı.
Lafı uzatmayalım: Donald Trump ve Binyamin Netanyahu'nun İran'a askeri saldırısı yasadışı bir saldırganlık eylemi. Bunun için yasal bir gerekçe yok. Bunun Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Ukrayna'yı veya Ruanda Devlet Başkanı Paul Kagame'nin Demokratik Kongo Cumhuriyeti'ni işgalinden bir farkı bulunmuyor.
Birleşmiş Milletler Şartı, yalnızca iki durumda askeri güç kullanımına izin verir: BM Güvenlik Konseyinin izniyle veya fiili ya da yakın bir silahlı saldırı karşısında meşru müdafaa olarak. Bunların hiçbiri söz konusu değil.
Trump'ın "gerekçeleri"
Trump, savaşı gerekçelendirdiği videoda "İran'ın yakın tehdidi"nden söz etti. Ancak bunu destekleyecek hiçbir kanıt yok. Trump, İran'a atfettiği geçmişteki birçok saldırıyı sıraladı, ancak bunların hiçbiri süre giden veya kısa sürede gerçekleşmesi söz konusu olan saldırılar değildi. Trump en iyi varsayımla gelecekteki zararları önlemeyi amaçlamış olsun – Netanyahu "önleyici" terimini kullandı – ancak önleme, savaşın gerekçesi olamaz çünkü bu, sayısız silahlı çatışmaya neden olacak şekilde Pandora'nın kutusunu açar.
Hükümetlerin gelecekteki tehditleri önlemek için diplomasiyi askeri olmayan baskı biçimleriyle birleştirmeleri gerekir. İran zaten kapsamlı yaptırımlara tabiydi, ancak Trump ve Netanyahu, gelebilecek bir "evet" yanıtını kabul etmek istemedikleri için diplomasiyi kısa kestiler. Kendi ülkelerinde siyasi zorluklarla karşı karşıya kalmış olan her iki lider de seçimler yaklaşırken, İran'ı bombalamaya fazlasıyla istekli görünüyorlar!
Şu anda askıya alınmış olan müzakereler sırasında odak noktasının ne olduğunun bile net olmaması dikkat çekici. Kesinliğe asla önem vermeyen Trump, İran'ın asla nükleer silaha sahip olmayacağını kabul etmesinin şart olduğunu söyledi ve İran bunu defalarca tekrarladı. Bir noktayı vurgulamak gerekirse, İran'ın nükleer tesislerinin denetlenmesine izin vermeye ve (Haziran 2025'teki ABD bombardımanının ardından) kalan yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyumunu seyreltmeye açık olduğu görülüyordu.
Ancak asıl sorun, İran'ın uranyum zenginleştirme yapıp yapamayacağıydı. ABD hükümeti çeşitli aşamalarda İran'dan her türlü zenginleştirmeden vazgeçmesini talep etmişti. İranlı müzakereciler, buna Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması uyarınca her hükümetin zenginleştirme hakkına sahip olduğunu belirterek karşı çıktılar. Trump bunu cuma günü tekrarlamış olsa da, Washington'un bu talebi mutlaklaştırmaktan geri adım attığına dair bazı işaretler vardı ve Tahran zenginleştirmeyi, tıbbi veya bilimsel izotoplar için gerekli olan mütevazı seviyelerde tutarken silahlar için gerekenden çok daha düşük seviyelere çekmek gibi, itibarını korumaya yönelik tavizler sunuyordu.
ABD hükümeti ayrıca İran'ın balistik füzelerine ve Hizbullah, Hamas ve Husiler gibi bölgesel silahlı gruplara verdiği desteğe de sınırlamalar getirilmesini de bazı durumlarda, istemişti. Ancak müzakerelere ilişkin son açıklamalar, bu taleplerin artık görüşmelerin merkezinde olmayabileceğini gösteriyordu.
Bu müzakerelerin nasıl sonuçlanmış olabileceğini asla bilemeyeceğiz. Trump, İran'ın bir anlaşmaya varmak konusunda ciddi olmadığına karar vermiş ve saldırıyı bu yüzden başlatmış gibi görünüyor. Netanyahu ise hiçbir zaman bir anlaşma istemedi; her zaman olduğu gibi askeri çözümü tercih etti. Böylece, uluslararası hukukun açık ihlali sonucunda kaçınılabilir -bir zorunluluk gereği olmayan bir seçime bağlı- bir savaş başlatıldı.
Trump'ın ayaklanma çağrısı
Bombardımanın İran'ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney'i öldürmesinin ardından Trump, İran halkını ayaklanmaya ve kendilerini uzun yıllardır baskı altında tutan hükümeti devirmeye çağırdı. "Özgürlük saati"nin yakın olduğunu ilan etti.
İran hükümetinin iğrençliğine şüphe yok: Ocaktaki protestoları protestocuları katlederek karşıladı - en az 7 bin belki daha da çok insan öldü. Ne var ki, rejim değişikliği hedefi, saldırganlık suçunu mazur gösteremez.
İnsani müdahale adına da bir gerekçe yok. Savaşın doğasında öldürmenin olduğu göz önünde tutulduğunda, bombalamanın ilk gününde vurulan ve çoğunluğu çocuk onlarca insanın ölümüne yol açan okullara saldırı gibi, sivillere yönelik riskten söz etmiyorum bile; insani müdahale ancak süren veya yakın zamanda gerçekleşecek bir kitlesel katliamı durdurmak için haklı gösterilebilir. Burada böyle bir şey söz konusu değildi. İnsani müdahale, geçmişteki baskılara misilleme için kullanılamaz; Trump-Netanyahu saldırısı için söylenebilecek daha başka bir şey yok.
Uluslararası tepkiler
Bu nedenlerle, ABD-İsrail saldırısına uluslararası tepki en hafif deyişle soğuk kaldı. İngiltere, ABD bombardıman uçaklarının Diego Garcia'daki askeri üssünden İran'a saldırmasına izin vermeyi reddetti. İngiltere, Fransa ve Almanya İran'ı eleştiren ancak işgali onaylamayan bir ortak bildiri yayınladı.
Onların huzursuzluğunu anlamak mümkün: Bugün Avrupa'ya yönelik en büyük tehdit Rusya'dan geliyor, ancak İran'a saldırı Putin'in Ukrayna işgaline yönelik Avrupa eleştirilerinin ikiyüzlülükle suçlanmasına da fırsat veriyor. Dünyanın en güçlü hükümeti uluslararası hukuku açıkça hiçe saydığında, uluslararası hukuku savunmak daha da zor.
Sonuçlar ve olasılıklar
Her askeri saldırıda olduğu gibi, sonuçları tahmin etmek zor olabilir. İran lideri 86 yaşındaydı; bu nedenle, rejimin hazırlıklı olduğundan şüphe yok.
Her hâlükârda bir halef atamaları gerekiyor. Ve Trump'ın Venezuela'da Nicolás Maduro'yu sahneden uzaklaştırırken Maduro rejimini büyük ölçüde ayakta tutarken keşfetmiş olduğu gibi rejim değişikliği havadan başarılması zor bir iş.
Hamaney, muhalefete tahammülü olmayan ve İran halkına uygulanan yaptırımların yol açtığı büyük sıkıntılara karşın İran'ın uranyum zenginleştirme hakkına sıkı sıkıya asılan sert bir liderdi. İslam Cumhuriyeti devrilmese bile, yerine geçecek halefinin daha uzlaşmacı, Maduro'suz Venezuela rejimi gibi özgürlüğe biraz daha fazla izin vermeye istekli olması mümkün. Ancak Venezuela demokrasiden çok uzak ve değişikliğe uğratılmış bir İran rejiminin çok daha iyi olacağına inanmak için çok az neden var.
İran halkı, bu anı, uzun zamandır süren haklara saygılı bir yönetim arayışları kapsamında bir kez daha ayaklanma fırsatı olarak görecek mi? Rejim buna, alışılan ve giderek daha ölümcülleşen vahşetiyle mi karşılık verecek? Öyle olursa, sonuç geçmişteki hayal kırıklıklarından farklı olur mu? Tahminlerde bulunmak için henüz çok erken.
İran halkının demokrasiyi tatması, İranlı kadınların 2022'deki "Kadın, Yaşam, Özgürlük" protestolarının ruhunu baskıcı, kadın düşmanı ahlak polisinin yokluğunda yaşayabilmesi harika olurdu. Ancak Irak ve Libya halklarının aldığı ibretlik bir ders de var: Bu ülkelerde Batı'nın askerî müdahalesi, diktatörlük yönetiminden muhtemelen daha ölümcül bir kaos yarattı.
Küresel sonuçlar da kaygı uyandırıcı. Trump'ın "güçlünün haklı olduğu" yolundaki dünya görüşünün bu sonuncu örneği, pekala Çin'in Tayvan'a el koyması, Etiyopya ve Eritre'nin Tigre'ye yönelik tehditleri veya Pakistan ve Afganistan arasındaki son çatışmalar türünden başka saldırganlık eylemlerini teşvik edebilir. Trump, 60'ı aşkın nükleer savaş başlığına sahip Kuzey Kore'yi esirgerken nükleer silahı olmayan İran'a saldırdığında diğer hükümetlerin Beyaz Saray'daki zorbadan kendilerini korumak için neye ihtiyaçları olduğunu anlamaları hiç de zor değil.
Kadim bir askeri ilke var: Düşmanla ilk temastan sonra geçerliliğini yitirmeyen hiçbir savaş planı yoktur. Ancak bu ilke, savaş alanı dışında da geçerli. Diplomasi dünyası sinir bozacak kadar yavaş ve yetersiz olabilir. Gene de egemenliğe saygı göstermek ve anlaşmazlıklara barışçıl yollarla çözüm aramak için geçerli nedenler vardır. Ölüm-kalım meselelerinin – tüm ülkelerin kaderinin – Trump ve Netanyahu gibi kişilerin bencil kaprislerine bağlı olduğu bir dünya tehlikelerle doludur. Acımasız İslam Cumhuriyeti'nin sonunu görmek isterdim, ancak kaderimizin en büyük silahlara sahip adamlarca dikte edildiği bir dünya pahasına değil.
(AEK)

