BİANET'TEN YENİ RAPOR
Televizyonlarda Hak Odaklı Barış Haberciliği Peşinde: ‘Suriye’ Gündemi
- Prof. Dr. Nazan Haydari'nin hazırladığı araştırma, Türkiye'deki altı televizyon kanalının 6 Ocak-6 Şubat 2026 tarihleri arasında Suriye gündemini nasıl çerçevelediğini inceledi.
- Civil Rights Defenders destekli ve IPS İletişim Vakfı/bianet tarafından yayımlanan 112 sayfalık rapor, 225 bin 460 cümlelik veri setini büyük dil modeli ve nitel söylem analiziyle değerlendirdi. Araştırma, Kuzey ve Doğu Suriye (Rojava) haberlerinin ağırlıklı olarak güvenlik ve savaş diliyle aktarıldığını, ateşkes dönemlerinde yumuşayan söylemin kalıcı olmadığını ortaya koydu.
- Kürt meselesiyle bağlantılı haberlerde kutuplaştırıcı ve ötekileştirici dilin belirgin şekilde arttığı, kadın protestolarının ve sivil toplumun görünmez kaldığı saptandı. Rapor, barış gazeteciliğinin bireysel duyarlılığın ötesinde kurumsal yapılar ve editoryal bağımsızlıkla mümkün olabileceğini vurguluyor. Gazetecilerle yapılan görüşmeler, iş güvencesizliği ve editoryal müdahalelerin hak odaklı haberciliği engellediğini gösterdi.
Türkiye televizyonlarında Kuzey ve Doğu Suriye’deki (Rojava) askeri ve siyasi gelişmeler ağırlıklı olarak güvenlik ve savaş dili üzerinden çerçeveleniyor. Ateşkes ve anlaşma dönemlerinde müzakere ve siyasal çözüm dili görünür hale gelse de bu değişim çoğu kanalda kalıcı bir editoryal çizgiye dönüşmüyor.
Prof. Dr. Nazan Haydari’nin hazırladığı “Televizyonlarda Hak Odaklı Barış Haberciliği Peşinde: ‘Suriye’ Gündemi 6 Ocak-6 Şubat 2026” başlıklı araştırmanın temel sonuçlarından biri bu.
Civil Rights Defenders’ın (CRD) desteğiyle, IPS İletişim Vakfı/bianet tarafından yayımlanan 112 sayfalık çalışma, CNN Türk, atv, İlke TV, Sözcü TV, Halk TV ve NOW TV’nin ana haber bültenleriyle siyasi tartışma programlarını hak odaklı barış gazeteciliği perspektifinden inceliyor.
225 bin 460 cümlelik bir veri seti
Araştırmanın nicel bölümünde, Türkçe doğal dil işleme konusunda uzmanlaşmış, Tübitak BİGG desteğiyle kurulan Summarify ekibinden Uzay Çetin ve Yunus Emre Gündoğmuş, altı kanalın resmî YouTube hesaplarından derlenen 303 yayını otomatik altyazılar aracılığıyla metne dönüştürdü. Böylece 225 bin 460 cümlelik bir veri seti oluşturuldu. Kanallar bu veri setinde eşit büyüklükte temsil edilmiyor, bu nedenle rapor, nicel oranların yayın hacmi, program formatı ve nitel söylem çözümlemesiyle birlikte okunması gerektiğini özellikle vurguluyor.
Veri setindeki cümleler büyük dil modeli kullanılarak farklı söylem eksenlerinde etiketlendi. Ancak araştırma bu otomatik etiketleri kendi başına bir sonuç veya kanal sıralaması olarak kullanmıyor, ifadeyi kimin söylediğini, kanalın o ifadeyle arasına mesafe koyup koymadığını, kullanılan kaynakları, görüntüleri ve yayın bağlamını nitel analizle ayrıca değerlendiriyor.
Araştırma yalnızca büyük veri analizinden de oluşmuyor. Farklı televizyon kanallarında çalışan muhabir ve haber müdürleriyle yapılan anonim yarı yapılandırılmış görüşmeler, haber üretim süreçlerini, editoryal tercihleri, çalışma koşullarını ve denetim mekanizmalarını anlamak amacıyla çalışmaya dahil edildi.
Rapor ayrıca televizyon söylemini yalnızca kullanılan sözcükler üzerinden okumuyor. Ekran yazıları, görüntü seçimi ve tekrarı, dış sesin tonu, haritalar, kurgu ve program formatı da haberin anlamını kuran editoryal tercihler olarak değerlendiriliyor.

Çatışmadan ateşkese, ateşkesten yeniden krize
Araştırmanın tarih aralığı, farklı haber dönemlerini aynı anda karşılaştırmaya olanak tanıyan bir dizi kırılma noktasını kapsıyor.
6 Ocak’ta Halep’te başlayan saldırıları 18 Ocak’taki ateşkes ve entegrasyon anlaşması, 20 Ocak’ta medyaya “bayrak indirme” olarak yansıyan olay, 21 Ocak’taki “saç örme” (kezî) protestoları, 24 Ocak’ta İstanbul’da Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik saldırılara karşı düzenlenen protesto, 26 Ocak’taki Kobanî ve Haseke kırsalı çatışmaları ve 30 Ocak’ta Şam yönetimi ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında varılan mutabakat izledi.
Aynı dönem, Türkiye’de Kürt meselesinin çözümüne yönelik başlayan barış sürecin devam ettiği bir zaman aralığına denk geliyor. Rapor bu nedenle inceleme dönemini yalnızca Suriye haberlerini karşılaştırmak açısından değil, Türkiye medyasının Kürt meselesine hangi kavramlarla yaklaştığını ve kriz anlarında editoryal tercihlerin nasıl değiştiğini görmek açısından da kaynak bir çalışma.
Rapor bunu hak odaklı barış gazeteciliği açısından temel bir sorun olarak tanımlıyor: Barış dili birçok yayında sürekli bir editoryal ilke olmaktan çok diplomatik gelişmelerin geçici olarak açtığı bir söylem alanı halinde kalıyor.

Kürt meselesinde söylem sertleşiyor
Araştırmanın dikkat çektiği alanlardan biri de Kürt meselesiyle bağlantılı haberlerdeki değişim.
Örneğin atv’de bütün veri setinde yüzde 8,6 olan kutuplaştırıcı dil oranı, Kürt meselesine ilişkin cümlelerde yüzde 57,3’e yükseliyor. Ötekileştirme oranı ise yüzde 3,5’ten yüzde 50,3’e çıkıyor. CNN Türk’te kutuplaştırıcı dil yüzde 11,6’dan yüzde 37,7’ye, ötekileştirme yüzde 4,5’ten yüzde 27,2’ye yükseliyor.
CNN Türk, NOW TV ve Halk TV’de de Kürt meselesine ilişkin cümlelerde nefret söylemi olarak etiketlenen ifadelerin genel kanal ortalamalarının belirgin biçimde üzerine çıktığı görülüyor.
Ancak rapor bu rakamların doğrudan bir “etik ihlal sıralaması” gibi okunmaması gerektiği konusunda özellikle uyarıyor.
Nicel etiketleme büyük dil modeliyle cümle düzeyinde yapıldı. Bu nedenle örneğin şiddeti eleştiren bir cümle de “olumsuz duygu” etiketi alabiliyor. Sözcüğün kim tarafından söylendiği, kanalın aktarılan ifadeyle arasına mesafe koyup koymadığı ve sözün hangi bağlamda kullanıldığı nitel söylem analizinde ayrıca değerlendiriliyor.

Aynı olay, farklı editoryal çerçeveler
Kanallar arasındaki ayrım da yalnızca Suriye gündemine ne kadar yer verdikleri üzerinden ortaya çıkmıyor. Asıl fark, gelişmeleri hangi aktörlerin bilgisiyle ve hangi çözüm anlayışı içinde çerçevelediklerinde belirginleşiyor.
Rapor, CNN Türk’ün anlatısının ağırlıklı olarak güvenlik, merkezi devlet otoritesi ve Türkiye’nin sınır güvenliği etrafında kurulduğunu, atv’nin ise askeri müdahaleyi “zorunluluk” ve “kaçınılmazlık” çerçevesi içinde ele aldığını belirtiyor.
NOW TV Suriye gündemine daha sınırlı yer verirken resmi kaynaklara ve güvenlik eksenli anlatıya ağırlık veriyor. Sözcü TV’de askeri gelişmeler, diplomatik temaslar ve teknik saha bilgileri ön plana çıksa da merkezi devlet otoritesi ve Türkiye’nin güvenlik kaygıları temel çerçeveyi oluşturmaya devam ediyor.
Halk TV ise raporda en belirgin editoryal tutarsızlığı gösteren kanal olarak değerlendiriliyor. Kanal bir yandan müzakere süreçlerine, siyasal çözüm ihtimallerine, protestolara ve sivil eylemlere alan açarken diğer yandan metinsel anlatı ile görsel-işitsel dramatizasyon arasındaki gerilim nedeniyle sorunlu söylemler de üretebiliyor.
İlke TV haberlerinde Kürt kimliği doğrudan görünür olurken, ateşkes ve mutabakatlar yalnızca askeri gelişmeler üzerinden değil, dilsel ve kültürel haklar, vatandaşlık, siyasi temsil, yerel güvenlik ve anayasal güvenceler üzerinden de tartışılıyor.
Raporun kanallar arasında saptadığı ortaklıklardan biri ise güvenlik söyleminin yalnızca iktidara yakın yayınlarla sınırlı kalmaması. Muhalif olarak tanımlanan kanallar hükümet politikalarını eleştirip resmî açıklamalara daha fazla mesafe koyabilse de Kürt meselesi ve “Suriye” gündeminde devlet merkezli kavramların, güvenlik uzmanlığının ve “meşru aktör” ayrımlarının bu yayınlarda da sürdüğü belirtiliyor.
Bazı yayınlarda barış, merkezî devlet otoritesinin yeniden kurulması ve silahlı bir yapının tasfiyesiyle sınırlanırken daha hak odaklı yayınlarda müzakere, siyasal temsil, eşit yurttaşlık, yerel yönetim ve sivil yaşamın yeniden kurulması da çözümün parçaları olarak ele alınıyor.

Görünmeyen protestolar, duyulmayan özneler
Çalışma, medyanın neyi haber yaptığı kadar neyi haber değeri dışında bıraktığına da dikkat çekiyor.
21 Ocak’ta başlayan saç örme protestoları ile 24 Ocak’ta İstanbul’da Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik saldırılara karşı düzenlenen yürüyüşlerin kanalların büyük bölümünde sınırlı yer bulması veya hiç görünmemesi buna örnek gösteriliyor.
Rapora göre bu görünmezlik aynı zamanda barış haberciliğinin toplumsal cinsiyet boyutunu da açığa çıkarıyor. Televizyonlar resmî anlaşmaları ve askeri gelişmeleri haberleştirmekte ortaklaşırken kadın dayanışması, bedene yönelik şiddet ve sokakta ifade edilen siyasal talepler daha kolay gündem dışında kalabiliyor.
Hak odaklı barış gazeteciliği açısından kaynak çeşitliliği de yalnızca karşıt taraflardan eşit sayıda kişiye mikrofon uzatmak anlamına gelmiyor.
Rapora göre devlet yetkilileri, güvenlik kaynakları ve resmi kurumlar yalnızca bilgi kaynağı olmakla kalmayıp, olayın nasıl adlandırılacağını da belirleyebiliyor. Bu durumda çatışmadan doğrudan etkilenen topluluklar kendi sözleriyle konuşan hak özneleri olmak yerine resmi açıklamaların konusu haline gelebiliyor.
Bu nedenle gazetecinin görevi “öteki” adına konuşmak değil, dışarıda bırakılanların kendi bilgi, deneyim ve talepleriyle söz kurabilecekleri alanları açmak olarak tarif ediliyor.
İstanbul’daki Rojava protestosuna polis müdahalesi
Gazetecinin tercihi yeterli mi?
Gazetecilerle yapılan yarı yapılandırılmış görüşmeler, araştırmayı doğrudan haber metinlerinin dışına taşıyor.
Görüşmeler, hak odaklı barış haberciliğinin yalnızca gazetecinin kişisel duyarlılığı veya sözcük tercihleriyle değil, yapısal koşulların, kurumsal işleyişin ve gündelik üretim pratikleriyle birlikte mümkün olabildiğini gösteriyor.
Gazetecinin sorunlu bir ifadeye itiraz etmesi, teyit edilmeyen haberi yapmaması veya daha kapsayıcı bir kaynak listesi önermesi gerekli bir mesleki tutum oluşturuyor; ancak editoryal müdahalelerin bulunduğu, iş güvencesinin zayıf olduğu, yazılı ilkelerin uygulanmadığı ve kararların kişiden kişiye değiştiği bir kurumda bu tutum süreklilik kazanamıyor. Editoryal bağımsızlık, yeterli personel, düzenli kurum içi eğitim imkânları, alan uzmanlaşması, çok aşamalı kurum içi teyit, düzeltme ve denetim işleyişi ile gazeteci güvenliği, bireysel çabaları ve duyarlılığı kurumsal güvenceye dönüştürebiliyor. Dolayısıyla, barış haberciliği, bireysel etik duyarlılığın yapısal ve kurumsal imkânlarla desteklendiği ölçüde gündelik ve sürdürülebilir bir gazetecilik pratiğine dönüşebiliyor. –Prof. Dr. Nazan Haydari
Barış gazeteciliği nasıl mümkün olabilir?
Çalışmanın teorik çerçevesi, Sevda Alankuş’un Barış Gazeteciliği Elkitabı’nda geliştirdiği hak odaklı barış gazeteciliği yaklaşımını bugünün televizyon ortamına taşıyor.
Bu yaklaşım gazetecilikte barışı yalnızca çatışmanın sona ermesi olarak görmüyor. Haklar, eşit yurttaşlık, siyasal katılım, toplumsal cinsiyet, temsil ve yapısal şiddet de barış haberinin konusu haline geliyor.
Raporun vardığı tartışma bu nedenle “medya barışı destekliyor mu?” sorusundan daha geniş:
“Gazetecilik barışı kimin bilgisiyle, hangi haklar üzerinden ve kimleri siyasal ve toplumsal özne olarak tanıyarak konuşuyor?”
Araştırmaya göre kalıcı bir hak odaklı barış gazeteciliği, barış dilini yalnızca ateşkes ve anlaşma günlerinde kullanılan geçici bir söylem olmaktan çıkarıp haber merkezlerinin gündelik kaynak, temsil, doğrulama ve editoryal kararlarına yerleştirmekle mümkün.
Araştırma raporunun tamamı için tıklayın.
Barış Gazeteciliği Elkitabı’nın pdf versiyonu için tıklayın.
(HA)