Kommagene Krallığı’nden geriye kalan Karakuş Tümülüsü’nde kadınlar taşa kazılıdır. Kraliçeler, anneler, eşler. İsimleri vardır, yüzleri vardır, konumları bellidir. Hafıza burada taşın dayanıklılığıyla biçimlenir. Zaman, kadınların bedeninden çekilmiştir, yük, hareket ve gündelik hayat bu yüzeyin dışında kalır. Taş kalıcılığı garanti ederken hayatın akışını askıya alır.
6 Şubat depremlerinin üçüncü yılına doğru ilerlerken, KARAKUŞ’lar belgeseli adını aldığı bu tarihsel zeminden bugüne doğru yön değiştiriyor. Taşta duran kadınlara değil, Adıyaman’da yaşamayı sürdüren kadınlara bakıyor.
Depremden sonra hayatın devam edip etmediği, hayatın nasıl taşındığı, ev, beden, bakım, geçim hepsi yeniden kuruluyor filmde. Cep telefonuyla çekilmiş film, felaketi geride kalmış bir an olarak ele almadan kadınların hayatında uzayan, zamanla ağırlaşan ve artık yerleşik hale gelen koşulları izliyor. Açıklamaya girişmeden olana müdahale etmeden, olduğu yerde bırakarak…
Bu bırakılan şeylerin başında toz geliyor. Sinemada toz çoğu zaman bir yıkıntının değil, geçip gitmeyen zamanın işaretidir. Toz bir iz de değil, geriye kalan bir hatıra da değil. Hayatın içine yerleşmiş bir koşul. Evlerin içinde, yatakta, mutfakta, çamaşırda havada. Süpürülüyor siliniyor havalandırılıyor ama ne var ki dağılmıyor... Gündelik hayat yeniden kurulurken, toz da onunla birlikte yerleşiyor.
Filmde toz, nefesle birlikte düşünülüyor. Nefes artık kendiliğinden değil korunan ve ertelenendir. Maske ne zaman takılacak, pencere ne kadar açılacak, çocuk dışarı ne kadar çıkacak. Gündelik pratikler bu hesapların etrafında daralıyor. Toz yalnızca mekanda dolaşmıyor da kararların içine sızıyor. Nefes, bedene ait bir refleks olmaktan çıkıp idare edilmesi gereken bir kaynağa dönüşüyor.
Astım, nefes darlığı, maske kullanamamak. Filmde bunlar birer sağlık başlığı olarak değil, birlikte yaşanan koşullar olarak görünür hale geliyor. Kadınlar bu durumların ne kadar hızla sıradanlaştığını, hayatın içine nasıl karıştığını gösteriyor. Enkaz kaldırma kamusal bir faaliyet olarak sürerken, nefesle baş etme işi evin içine çekiliyor. Tozla birlikte nefes de, günün geri kalan işleri gibi, kadınların üzerine kalıyor.
Bakım emeği bu noktada ortaya çıkıyor. Ama tanımlanmış bir alan ya da başlık halinde değil. Hijyen burada ulaşılması gereken bir düzeyden ziyade idare edilen bir sınır. Temiz suya erişim, temizlik malzemeleri, düzenli yıkanma, çamaşır, bunların hiçbiri süreç boyunca kesintisiz ilerlemiyor. Bitlenme bu sınırda beliriyor. Bakımın hangi koşullarda sürdürülebildiğini gösteren bir eşik gibi kadınlar bunu gizlemiyor, hayatın içinde olduğu haliyle, saklamadan bırakıyor.
Bu bakış Kader Çetintaş’ın sinemasında yeni sayılmaz. Daha önce Oba’nın Kadınları’nda, yaylada süren gündelik hayatın içinde ortaya çıkmıştı. Orada bakım, açık bir alanda, zamana yayılan ve tekrar eden bir uğraş olarak karşımıza geliyordu. Çamaşır, yemek, hayvanlarla ilgilenmek, çocukların ihtiyaçları, adlandırılmayan ama günü parça parça belirleyen işler. Kamera bu emeği öne çıkarmaya çalışmadan, olduğu yerde bırakıyordu.
KARAKUŞ’lar’da aynı bakış devam ediyor ama zemin değişmiş durumda. Yaylanın açıklığı bu kez yok; onun yerine yıkıntının içine sıkışmış yaşam alanları var. Doğanın döngüsünün yerini dağılmayan bir toz alıyor. Kadınların yaptığı işler büyük ölçüde aynı kalsa da, koşullar belirgin biçimde sertleşiyor. Temizlik, hastalıkla baş etme, nefesi koruma gibi gündelik uğraşlar artık daha dar bir alanda, daha sınırlı imkanlarla sürdürülüyor. Hayat bu daralmanın içinde akıyor.
Bu daralma kamusal düzenlemelerde de karşılığını buluyor. Erkekler için mobil tıraş imkanları hızla devreye sokulurken, kadınların ihtiyaçları daha geç gündeme geliyor çoğu zaman doğrudan ele alınmıyor, aile içine bırakılıyor. Böylece zaman farkı kendiliğinden oluşuyor, kimi ihtiyaçların acil sayıldığı, kimilerinin ise ertelenebilir görüldüğü bir düzen ortaya çıkıyor. İhmal de tam bu noktada cinsiyetleniyor, aciliyetin neye atfedildiği bu süreçte açık biçimde görünür hale geliyor.
Belgesel, kadın yoksulluğunun depremden sonra nasıl daha da katmerlendiğini kadrajına alıyor. Ücretli iş imkanları zaten sınırlıyken, kadınların gündelik hayatta kurdukları geçim yolları da kesintiye uğruyor. Kışı geçirmek için yapılan kurutmalıklar, salçalar, ev içinde üretilen gıdalar artık eskisi gibi hazırlanamıyor. Her yer toz, yiyeceği açıkta kurutmak mümkün değil diyor kadınlar. Satın almak ise çoğu zaman seçenek dışı. Gelir yok, fiyatlar yüksek, destekler sınırlı. Geçici denilen bu bekleyiş uzadıkça, bakım emeği daha fazla yer kaplıyor. Çalışamamak yalnızca işsiz kalmak anlamına da gelmiyor, üretememek, yerine koyamamak ve idare etmek zorunda kalmak kadın yoksulluğunu derinleştiriyor. Hayat, depremin birinci yılında da üçüncü yılında da daha az imkanla sürdürülüyor.
KARAKUŞ’lar bütün bunları cep telefonuyla kayda alıyor. Kadınların hareketlerine ayak uyduruyor. Kader’in kadrajı kusursuzluğa değil, müdahale etmemeye yakın duruyor. Görüntü olan biteni düzeltmeye çalışmıyor, mesafe almıyor, güvenli bir yerden bakma iddiası taşımıyor.
Bu kayıt biçimi filmin anlattığı dünyayla örtüşüyor. Geçici mekanlarda, sürekli ayarlama halinde sürdürülen bir hayatta ağır ekipmanların pek bir karşılığı yok. Kader cep telefonu kamerasını elde tutarak gündelik hayatın temposuna yetişiyor, olup bitene eşlik ediyor.
KARAKUŞ’lar bir sonuç cümlesi kurmuyor. Bir kapanış da önermiyor. Taşa kazınmış kadınlarla bugün hayatı bedeni üzerinden taşıyan kadınlar arasındaki mesafe olduğu yerde kalıyor. Toz dağılmamıştır nefes hala idare edilmektedir. Bakım emeği hala kadınların üzerindedir. Bu nedenle depremin birinci yılında çekimi başlayan film üçüncü yıla girerken süren bir halin kaydı olarak yerini alıyor.
(Mİ)




