2008 yılında, sivil alan ve sivil direniş konularında önemli düşünsel ve hak temelli paneller düzenledik. Bu çerçevede, o tarihten bu yana birçok baskı yapan iki kitap yayımladım: “Sivil Direniş” ve “İslam ve Avrupa”. Bu çalışmaların amacı, yolsuzluk ve istibdat altında ezilen toplumlarımızda barışçıl sivil direniş fikrini güçlendirmekti.
2012 yılına kadar beklemek zorunda kaldık; o yıl Ebu Muhammed el-Adnani (Taha Subhi Fellaha)[1] tarafından gelen ilk “yanıt” ortaya çıktı. Uydurulmuş bir suçlama yöneltti: “Pasifizm dini” diye adlandırdığı bu yaklaşımı, küfür ve İslam’dan açık bir sapma olarak niteledi. Aynı şekilde Nusra Cephesi’nin sözcüsü Ebu Firas es-Suri (Rıdvan Mahmud Nemmus) de beni ve kardeşim Abdülaziz el-Hayr’ı[2] tekfir etti. Rami Abdurrahman[3] ise onların suçlarını belgeleyen bir mücadele insanı olduğu için, kendisine yöneltilen iftiralardan ve ölüm tehditlerinden yakasını kurtaramadı.

SURİYE İNSAN HAKLARI GÖZLEMEVİ RAPORU
Suriye'nin bir yılı: "11 bin 439 can kaybı ve hesap verebilirliğin yokluğu"
Avukat Yaser es-Selim, elleri arkadan kelepçeli halde, İdlib’deki “El-Ukab” hapishanesinde, yedi refakatçisiyle birlikte sözde “şer’î duruşma” yargıcının karşısında duruyordu. Ancak bu kez gözleri açıktı; tıpkı yargıcınki gibi. Kendisine “şeriata aykırı laik düşüncelere sahip olmak” suçlaması okundu. Bu, Heyet-i Tahrir’uş Şam’ın (HTŞ) çok sayıda tutukluya yönelttiği ve sonunda “idam” cezasıyla sonuçlandırdığı irtidat (dinden dönme) suçlamalarından biriydi. Peki Yaser es-Selim hangi suçu işlemişti?
21 Eylül 2018’de avukat Selim, memleketi Kefrenbel’de bir protesto eylemi düzenledi. Taşıdığı pankartta, Dürzi kadınların Süveyda vilayetinin doğu kırsalında IŞİD tarafından kaçırılmasını kınayan ve serbest bırakılmalarını talep eden ifadeler yer alıyordu.

Suriye’nin güneyindeki Süveyda yine diken üstünde
Tekfirciler sivil direnişten neden bu kadar korkuyor? Bu soru, Süveyda’daki eski rejim karşıtı gösterilerle birlikte yeniden gündeme geldi; zira HTŞ’nin şer’î kadroları bu eylemleri mezhepçi bir zeminde kuşkuyla karşıladı. Şeyh Hikmet el-Hicri’yi hedef alan, onu “sapkın Dürzi mezhebini yaymakla” suçlayan hutbeler verildi. Bu mezhepçi dil, HTŞ’nin Şam’da iktidarı fiilen ele geçirmesinden sonra da sürdü. Ardından katliamlara tanık olduk.
Sahil bölgesinde de Alevilere yönelik saldırılar yaşandı. Şeyh Gazal Gazal barışçıl protesto çağrısı yaptığında ise iktidar, baltacılarını seferber ederek göstericilere saldırttı.

Gazal Gazal kimdir?
Bir din adamı Vehhabi ve İbn Teymiyyeci olduğunda, yalnızca tüm yetkileri gasbetme hakkını kendinde görmekle kalmaz; aynı zamanda kendisine muhalif olan herkesin kamusal alanda konuşmasını da yasaklama yetkisini kendinde bulur. Ne yazık ki bugün, laik ve demokrat olduğunu söyleyen bazı çevrelerde bile şu soru soruluyor: “Bir şeyhin yaptığı sivil ve barışçıl çağrıya cevap vermeli miyiz?”
Maalesef demokratik ve sivil kültürümüz, diktatörlükleri deviren ve tiranları yargılayan modern sivil deneyimleri hâlâ yeterince kapsayacak genişlikte değil. Nikaragua’da ABD Büyükelçisi, Sandinista devrimine karşı Somoza’nın artıkları olan Kontralarla birlikte saf tutarken, kurtuluş teolojisine mensup din adamları devrimcilerin yanında yer aldı.

Lazkiye'de Alevilere yönelik pogrom sürüyor
Modern siyasal düşüncede toplum ve devlet, dört temel alanda ele alınır: Özel alan, kamusal alan, sivil toplum ve devlet/siyasal iktidar.
Kamusal alan siyasal mücadele biçimlerini kapsarken; sivil toplum, entelektüelleri, sanatçıları, insan hakları savunucularını ve din adamlarını da içerir. Bu nedenle biz her zaman sivil direniş cephesini genişletmek için çalıştık. Çünkü bu cephe, savunduğumuz altı temel hakkın —siyasal, sivil, ekonomik, sosyal, çevresel ve kültürel hakların— savunulmasında zorunlu olarak tarafsız değildir. Ayrıca şunu da asla unutmamalıyız: En temel insan haklarından biri, direnme hakkıdır.
Bu sivil direniş, tüm aşırılıkçıları ve katilleri dehşete düşürdüğü için, Culani’nin elinde kalan birkaç tankı ve arazi aracını bugün sahil bölgesine yönlendirmekten başka çaresi kalmadı.

Tekfirci zorbalar şunu iyi bilsin: Sivil direniş cephesi tektir. Aleviler hedef alındığında hepimiz Aleviyiz; Dürziler hedef alındığında hepimiz Dürziyiz. Çünkü hepimiz Suriyeliyiz ve Ebu’l Feth el-Fergali, Abdullah el-Muhaysini ve Abdurrahim Atun’un[4] bizi mezheplere ve parçalara bölmesine izin vermeyeceğiz.
Fiilî otoritenin elinde, Suriye toplumunun tüm bileşenleriyle başa çıkmak için artık infaz postu ve kılıçtan[5] başka bir şey kalmadı. Bütün bir halkla yüzleşirken başvurduğu tek yöntem zorbalık.
Özgürlük saati geldi. Artık hiçbir Suriyelinin, masum ve savunmasız insanlara yönelik tekrarlanan saldırılar karşısında seyirci kalmaya hakkı yok.
Editörün dipnotları:
[1] Ebu Muhammed el-Adnani (1977-2016), IŞİD’in resmî sözcüsü ve üst düzey isimlerindendi. İdlib doğumlu olan El-Adnani, Suriye savaşının başında Ebu Bekir el-Bağdadi tarafından Irak’tan Suriye’ye gönderilen çekirdek kadro içinde yer aldı. Ebu Muhammed el-Culani (Ahmed eş-Şara) ile birlikte, El-Kaide’nin Suriye kolu olarak bilinen Nusra Cephesi’nin kuruluş sürecinde rol oynadı. 2016’da Suriye yılında düzenlenen bir hava saldırısında öldürüldü.
[2] Abdülaziz el-Hayr (d. 1952), Suriye’de barışçıl muhalefetin önde gelen isimlerinden biri olup Demokratik Değişim için Ulusal Koordinasyon Komitesi’nin dış ilişkiler çalışmalarında görev aldı. Çin ziyaretinin ardından 20 Eylül 2012’de Şam’a dönüşünde gözaltına alındığı ve kaçırıldığına ilişkin raporlar bildirildi. O tarihten bu yana akıbeti bilinmiyor ve zorla kaybedilme vakası olarak anılıyor.
[3] Suriye İnsan Hakları Gözlemevi (SOHR) Direktörü.
[4] Metinde adı geçen bu üç isim, Nusra’dan HTŞ’ye uzanan çizgide örgütün “şer’î” ve ideolojik kadroları içinde öne çıkmış figürlerdir. Mısırlı El-Fergali, HTŞ içinde şer’î ve askerî kadrolarda, özellikle Şûra çevresinde etkili isimler arasında anılır. Suudi Arabistanlı El-Muhaysini ise Suriye’de çeşitli cihatçı koalisyonlarda ve HTŞ çevresinde kadı/dinî danışman rolleriyle biliniyor. HTŞ’nin Şer’î Konseyi’nin başında bulunan Suriyeli Abdurrahim Attun (Ebu Abdullah eş-Şami) ise geçiş döneminde Ahmed eş-Şara tarafından “Cumhurbaşkanlığı Dinî İşler Danışmanı” olarak görevlendirildi.
[5] Menna metinde doğrudan “en-nıṭ‘ ve’s-seyf” (النطع والسيف) ifadesini kullanıyor. “Seyf” kılıç; “en-nıṭ‘” ise infaz sırasında kanın yayılmaması için yere serilen deri yaygı anlamına geliyor. Bu ifade, Arap edebiyatında ve klasik siyasal söylemde yargısız infazı ve mutlak zor kullanımını simgeleyen yerleşik bir metafordur.
(HM/VC)






