7 Ekim 2023’ten bu yana dünyanın dört bir yanında çok sayıda Yahudi, Filistin’deki soykırıma ve baskıya karşı protestolara katılıyor.
Almanya’da ise çeşitli biçimlerde baskıya maruz kalıyorlar: Anayasayı Koruma Teşkilatı onları açıkça ‘aşırılıkçı’ olarak sınıflandırırken, medya ve siyasetin bazı kesimleri de düzenli olarak karalama kampanyaları ve iftiralarla hedef alıyor.
Wieland Hoban, özellikle Almanya’da soykırıma karşı Yahudi itirazının neden gerekli olduğunu ve bu itirazın devlet çıkarlarının ve resmî politikaların bekçilerini neden bu kadar rahatsız ettiğini anlatıyor.
Hoban, Almanya’da faaliyet gösteren “Ortadoğu’da Adil Barış için Yahudi Sesi” (Jüdische Stimme für gerechten Frieden in Nahost) derneğinin başkanı ve Germany’s Jewish Problem (2025) ile 2027’de yayımlanacak After Zionism adlı kitapların yazarı.
Hoban’ın etosmedia.de’de 11 Ekim’de yayımlanan makalesini Cengiz Onur, Almanca aslından Türkçeye çevirdi.
Sırf Yahudi ve anti-Siyonist olduğu için anti-Siyonist bir Yahudi derneğine üye olmak, hiç de olağan bir şey değildir. Aktif olan ya da olmak isteyen bazıları için mesele sadece davanın kendisi, Filistin için adalet ve özgürlüktür; kişisel kimlikleriyle ilgisi yoktur. Üstelik bu kimliğin birey açısından ne anlama geldiği de hiç açık değildir; bazıları için hayatlarında büyük rol oynamayan, yalnızca aile geçmişlerine ilişkin bir olgudur. Başkaları içinse yetişme süreçlerinin ve benlik algılarının belirleyici bir parçasıdır, fakat siyasi düşüncelerinin değil. Bazıları, önce kendilerini kurtarmak zorunda kaldıkları Siyonist bir ortamda büyümüşlerdir; bu durum kısmen çatışmalara, hatta aile çevrelerinde kopmalara yol açmıştır. Buna karşılık, diğerleri bu yükü hiç taşımamıştır; yetiştirilme süreçlerinde İsrail ya hiçbir rol oynamamıştır ya da hatta olumsuz bir şey olarak algılanmıştır. Kişinin kendisini nasıl tanımladığına ek olarak, Yahudiliği odağa alan bir aktivizmi gerekli ya da anlamlı bulup bulmadığı sorusu da vardır. İnsan hakları ve soykırım söz konusu olduğunda, herkes görüşünü belirtmelidir; neden bir Yahudi’nin görüşü diğerlerinden daha fazla ağırlık taşısın ki? Tüm bu unsurlar, kişinin açıkça Yahudi bir bağlamda örgütlenip örgütlenmeyeceği, Filistin için “Yahudi olarak” mı yoksa sadece adalet talep eden bir insan olarak mı mücadele edeceği sorusunda rol oynar.
Hem Jüdische Stimme’de hem de artık dünyanın dört bir yanında bulunan diğer birçok benzer örgütte, yukarıda bahsedilen hususların her türlü varyantı mevcuttur; bugüne kadarki siyasi faaliyetler konusuna gelince de durum aynıdır. 7 Ekim’den bu yana katılan birçok yeni üye arasında, daha önce ya hiç aktif olmayan ya da sadece Yahudilik odaklı olmayan, ancak soykırımın bir dönüm noktası oluşturduğu ve bu kimliği artık öne çıkarmak istedikleri kişiler de vardı. Bir yandan, bazı Yahudi aktivistlerin onlarca yıldır kullandığı “Bizim adımıza değil” mesajı, şiddetin bu denli korkunç biçimde tırmanmasıyla yeni bir aciliyet kazandı. Öte yandan yalnızca İsrail, “Yahudi devleti” sıfatıyla hepimiz adına konuşma cüretini kendinde görmüyor; Batılı devletler de — özellikle Almanya — kimliğimizi soykırımı ve Siyonist şiddetin diğer biçimlerini haklı göstermek için kötüye kullanıyor; üstelik bunu giderek artan bir şekilde Müslüman, Arap ve genel olarak göçmen nüfusa karşı ırkçı kışkırtmalarla beraber “antisemitizmle mücadelenin” bir parçası olarak meşrulaştırmaya çalışıyor. Bu kesimlerin Almanya’ya getirdiği iddia edilen “ithal antisemitizmle” mücadele elbette “Yahudi yaşamını” korumak için yürütülüyormuş! Bu, Alman devletindeki faşist sürekliliklerden dikkatleri mükemmel bir şekilde başka yöne çekmenin yanı sıra, Yeşiller ile AfD’nin el ele verebileceği göçmen karşıtı bir politika için ahlaki bir kılıf. Sanki Almanya’nın antisemitizmi ithal etmeye ihtiyacı varmış gibi!
Ana akıma karşı protesto
Burada Yahudi ana akımına karşı durduğumuz açıktır. 2019’da Göttingen Barış Ödülü’nü aldığımızda, Yahudiler Merkez Konseyi (Zentralrat der Juden) ödülün geri alınmasını talep etti ve buna gerekçe olarak özellikle BDS Hareketi’ne (İsrail’e karşı Boykot, Yatırımların Geri Çekilmesi ve Yaptırımlar Hareketi) verdiğimiz desteği gösterdi. Aynı yıl, Bank für Sozialwirtschaft’taki hesabımız aynı nedenle kapatıldığında, Merkez Konseyi buna onay verdi. Savaş sonrası Almanya’da bir Yahudi örgütünün hesabının yeniden kapatılması, onları rahatsız etmemiş görünüyordu. Belirleyici olan tek şey, İsrail’e yönelik tutumumuzdu; bu tutum, Yahudi bir kolektif olarak meşruiyetimizi otomatik olarak geçersiz kılıyordu. Aktivist ve akademik çevrelerde bu duruma tepki gösterildi, hatta bir açık mektup bile yazıldı, ancak genel kamuoyu için bu önemsiz bir mesele olarak kaldı. Merkez Konseyi’nin söylediği şey, “Almanya’daki Yahudiler”in tutumu olarak kabul edilir.
Merkez Konseyi aslında nedir? Genel olarak Yahudi nüfusunun siyasi temsilcisi olarak algılanır, ancak aslında bu işlevi yoktur. Kilise yapılanmalarına benzer biçimde Yahudi cemaatlerinin çatı örgütüdür. Bu da Almanya’daki yaklaşık 225 bin Yahudiden yalnızca kayıtlı cemaatlere üye olan yaklaşık 95 bin kişinin, kendi temsilcileri aracılığıyla ve sadece bu kurumsal anlamda temsil edildiği anlamına gelir. Merkez Konseyi, Federal Almanya Cumhuriyeti ile yapılan bir devlet anlaşması kapsamında yıllık 22 milyon avro finansman almaktadır. Bu para, diğer şeylerin yanı sıra, cemaatlere kaynak sağlamak için kullanılır – tabii ki bunların Merkez Konseyi üyesi olmaları şartıyla. Bu da, cemaatlerin Merkez Konseyi’nin koşullarına uymalarını gerektirir; bu koşullar arasında elbette İsrail yanlısı bir tutum da yer alır. Eğer anti-Siyonist bir cemaat olsaydı, asla kabul edilmezdi. Aynı zamanda bu durum, daha üst düzeyde Merkez Konseyi’nin kendisi için de geçerlidir: Devletin İsrail politikasına uymazsa, sahip olduğu mali kaynakları ve bazı bağlamlarda sahip olduğu siyasi nüfuzu da kaybeder. Anti-Siyonist bir Merkez Konseyi, devlet için artık işlevini yerine getiremez – aksine: İşgalden soykırıma kadar uzanan Siyonist suçların, Yahudi cemaati adına ve onu korumak için işlendiği iddiasını çürüteceği için devlet için bir sorun teşkil ederdi. Dolayısıyla bu 22 milyon avro, iktidar sahiplerinin sıkça dile getirdikleri “tarihsel sorumluluk”larını yerine getirmelerini sağlayan ve aynı zamanda “Yahudi yaşamının” yalnızca devletin çıkarları doğrultusunda desteklenmesini sağlayan bir tür ahlaki para aklamadır.
Yahudi ana akımının ekosistemine, genellikle İsrail lobisinden seçilen ve yeni rollerinde bu çalışmayı kısmen sürdüren (neredeyse her zaman Yahudi olmayan) antisemitizm sorumluları da dahildir. Bu durum, daha önce Alman-İsrail Derneği’nin (DIG- Deutsch-Israelischen Gesellschaft) başkanlığını yapmış olan Hessen eyaleti antisemitizm sorumlusu Uwe Becker (CDU) örneğinde özellikle dikkat çekicidir. Kendisi, bu yapılar içindeki en gayretli aktörlerden biridir ve düzenli olarak Filistin etkinliklerinin yasaklanmasını talep eder – bu yıl ise “Yahudi Sesi” derneğinin de yasaklanmasını talep etmiştir. İlk bakışta, tam da “Yahudi yaşamını koruma” görevlisinin bir Yahudi derneğine bu şekilde saldırması abes görünebilir. Oysa bu, Alman devlet aklının özüdür: Antisyonist bir Yahudi kimliğine ve siyasetine kesinlikle izin verilmez. Öte yandan, Becker’in Eylül 2024’te İsrail ordusundan dönen Hessenli askerler için düzenlenen bir kutlamada tören sunuculuğu yapması ve yurtdışında savaşan askerlere “Büyük İsrail” şeklinde bir kupa takdim etmesi, siyasi çevrelerden istifa çağrılarına yol açmadı.
“Bir daha asla” demek, herkes için “bir daha asla” demektir
Bu da bizi şu soruya geri getiriyor: Neden Yahudi aktivizmi? Bir Yahudi örgütünün katma değeri nedir, özel görevleri ve işlevleri nelerdir? Bu çalışmanın – ister Almanya’da, ister ABD’de, ister İngiltere’de ya da başka bir yerde olsun – her zaman ayrılmaz bir parçası, Siyonist politikanın hizmetinde bu kadar popüler olan yanlış ve alaycı antisemitizm suçlamalarına karşı çıkmak olmuştur. Karşı tarafın “sembolik figür”, “mazeret Yahudisi” ya da “baş tanık” gibi aşağılayıcı ifadelerle tanımladığı bir işlevdir bu. Bu suçlamalar artık öylesine ölçüsüz kullanılıyor ki giderek etkisini yitiriyor; ayrıca Siyonistler Yahudileri bile antisemit olmakla nitelendirmekte giderek daha az çekingen davranıyor. Yine de bu tür müdahaleler bazı bağlamlarda hâlâ etkili olabilir ve Yahudi aktivistler, antisemitizmi daha iyi anlamalarını sağlayarak başkalarının bu tür suçlamalara daha etkili bir şekilde karşı koymalarına yardımcı olabilir.
Almanya’da büyük övgüler alan “hatırlama kültürü”, çok sık Siyonist suçları savunmak için kullanılır, bu nedenle, bunu özellikle Yahudi bakış açısıyla ortaya koymak ve kınamak temel görevlerimizden biridir. Buna, “Buchenwald’da Kefiyeler” gibi kampanyalar da dahildir; bu kampanya, Jüdische Stimme’nin de üyesi olduğu bir ittifak tarafından başlatılmıştır. Burada söz konusu olan, eski Buchenwald Toplama Kampı’ndaki anma merkezinin, Filistin’e yönelik dayanışma ifadelerini ve oradaki soykırımı ele alan her türlü tartışmayı yerinde engelleme girişimleridir. Ya da soykırımın başlangıcından bu yana her yıl 27 Ocak’ta, Uluslararası Holokost Anma Günü’nde düzenlediğimiz anma nöbetleri. Bu etkinliklerde sadece Nazi suçları ile Almanya’nın güncel soykırıma katılımı arasındaki bağlantıyı kurmakla kalmıyor, aynı zamanda devletin anma politikasında ikincil bir rol oynayan Romanlar, Sintiler veya LGBTİ+ bireyler gibi diğer mağdur gruplarının tarihini de vurguluyoruz. Özellikle komünist kurbanların – ki bunların pek çoğu Yahudi’ydi – yaygın olarak görmezden gelinmesi, bu ritüellerin politik önyargısını ortaya koymaktadır. İhmal edilen tarihi ortaya çıkarmak için, bugünkü Namibya’da Herero ve Nama halklarına karşı işlenen soykırım ya da Osmanlı İmparatorluğu tarafından gerçekleştirilen Ermeni soykırımına verilen destek gibi geçmişteki Alman suçlarına da dikkat çekmek bizim için önemlidir. Tüm bunlar, Nazilere direniş gösteren solcu partizanları değil, özellikle burjuva ve siyasetle ilgisi olmayan Yahudi kurbanları merkeze alan Alman anlatısını sorgulamaktadır.
Provokasyon da tam olarak burada yatıyor. Becker’in yasaklama talebinin, bu yıl Frankfurt’ta Anma Günü’nde düzenlediğimiz anma nöbetinden kısa bir süre sonra gelmesi tesadüf değildir – zaten o, bu anma nöbeti için de daha önce yasaklanmasını talep etmişti. Devlet çıkarlarının baş rahipleri için, Yahudilere yönelik soykırımı istisnai bir durum olmaktan çıkarmak ve diğer suçlarla, özellikle de sözde bizim iyiliğimiz için gerçekleştiği iddia edilen Filistin’deki soykırımla bağlantılar kurmak bir küfürdür.
Çünkü bu, hem Settela Steinbach gibi Sinti bir kadının hem de Hind Rajab gibi Filistinli bir kız çocuğunun kurban olarak onur ve öneminden mahrum bırakılmasına yol açan Alman ırkçılığını açığa çıkarır. Devlet destekli antisemitizm endüstrisinin sayısız parazitik sahte örgütlerinden biri olan IIBSA’nın hazırladığı bir karalama broşüründe, Sol Parti politikacısı Petra Pau’nun “Yahudi Sesi” hakkında şu sözleri alıntılanmıştır: “Bu grup, sadece anma günlerini yeniden tanımlamaya çalışmakla kalmıyor, aynı zamanda Nazi kurbanlarını anma kavramlarını kasıtlı olarak ele geçirip bunların yerine antisemitik propaganda koymaya çalışıyor.”
Hem “önemsiz” hem de tehlikeli
Devlet ve Yahudi ana akımı, bizimki gibi bir Yahudi grubu gayrimeşru göstermek için birbiriyle çelişen iki argüman kullanıyor. Özellikle en sevilen yöntem küçümsemedir: Güya tamamen önemsiz, kimseyi temsil etmeyen bir avuç kaçığız. Merkez Konseyi’nin devlet destekli kışkırtma gazetesi Jüdische Allgemeine’de bir keresinde ifade edildiği gibi, bir “sözde dev”. Bir de diğer varyant var: Yahudi “baş tanıklar”, “antisemitlerin kullanışlı aptalları” olmamız nedeniyle Filistin hareketinde özellikle sinsi bir rol oynayan tehlikeli aşırılıkçılarmışız. Anayasayı Koruma Teşkilatının bizi “kesinleşmiş aşırılıkçı girişim” olarak sınıflandırması daha çok ikinci yorumu destekliyor; bu kadar önemsiz olsaydık muhtemelen raporda yer almazdık. Hem bu sınıflandırmanın kendisine hem de 2024 raporunda adımızın geçmesine karşı dava açtık. Sonuçlar şu ana kadar karışık: Nisan 2026’da Berlin İdare Mahkemesi’nin bir kararıyla rapordan çıkarıldık, ancak Mayıs ayında Köln’de sınıflandırmaya karşı açtığımız dava reddedildi ve bunun sonucunda 2025 raporunda yeniden listelendik.
Eylül ayında ise Federal İçişleri Bakanlığı’nın itirazı üzerine Berlin-Brandenburg Yüksek İdare Mahkemesi, Nisan ayındaki Berlin kararını bozdu. 30 sayfalık karar – ki bu karar bize Yahudilerin en önemli bayramı olan Yom Kippur’da ulaştı – doğrudan “Başvuru sahibi Hamas’ı destekliyor” iddiasını içeren sert bir belgedir. Aktivist çevredeki yoldaşları direnmeye teşvik eden bir Instagram paylaşımı, Almanya’daki yoldaşlarımıza değil, Hamas’a (!) hitap ediyormuş gibi yorumlanıyor. “Baş tanık” iddiası, önemli bir devlet kurumundan gelmeseydi gülünç olabilecek bir pasajda yer alıyor: “Kendi beyanına göre üyelerinin tamamı Yahudi olan bir grup olarak, Filistin destekçileri arasında özel bir konuma sahiptir. Sonuç olarak, Hamas ve Hizbullah gibi şiddet yanlısı Filistin yanlısı örgütler üzerindeki etkisi çok büyük olmasa da, […] Filistin yanlısı destekçi çevrelerinde kesinlikle bir etkiye sahip olması ve – adeta Yahudi bir ‘ana tanık’ olarak – şiddet içeren eylemler de dahil olmak üzere – belirli eylemlerin meşrulaştırılmasına katkıda bulunabileceği ihtimali […] göz ardı edilemez.” İtibarsızlaştırmanın her iki biçimi de — hem küçümseme hem tehlikeli “baş tanıklar” savı — yalnızca siyasetimize değil, aynı zamanda siyasi özerkliğimize ve Yahudi fikir yelpazesinin bir parçası olarak konumumuzun geçerliliğine de yönelik saldırılardır. Alman hatırlama tiyatrosunda İsrail ve Yahudilerin bir işlevi vardır; Yahudiler hem bu işlevi hem de İsrail’i reddederse, Yahudi olarak kabul edilme hakkını yitirirler. Buna karşılık, Uwe Becker veya DIG’in görevdeki başkanı Volker Beck gibi Yahudi olmayan Siyonistler, Yahudi çıkarlarının temsilcileri haline geliyorlar. Becker, konuşmalarında sık sık ve uygunsuz bir şekilde kipa takarken, Beck ise kendini antisemitizmin kurbanı olarak gösteriyor.
Eleştiriye yer yok
Filistin hareketinde devlet baskısı elbette çok yaygındır; bürokratik yıldırmadan polis şiddetine kadar uzanır. Jüdische Stimme de hareket içinde aşırılıkçı olarak sınıflandırılan tek örgüt değildir; hatta bazıları, örneğin Duisburg’daki Filistin Dayanışması ve Frankfurt’taki Filistin Derneği gibi, yasaklanmıştır. Ancak sözcü konumumuz ve devletin anlatılarına yönelik saldırılarımızla, devlet ve devlet destekli aktörler için rahatsız edici olan belirli bir rol oynuyoruz. Bu rolün bir parçası, ırkçı politikaları ve gözetim devletinin genişletilmesini ilerletmek için antisemitizm suçlamalarının bir silah olarak kullanıldığı egemen söyleme karşı mücadeledir; buna, Eylül sonu Berlin seçimlerinden sonra özellikle histerik bir şekilde yaşandığı gibi, sol siyaseti karalamak için bu suçlamaların kullanılması da dahildir. Ancak özellikle soykırım göz önüne alındığında, Yahudi ana akımına meydan okumayı da önemli bir görev olarak görüyorum. Bu üç yıl boyunca İsrail’in suçlarına ya da Filistinli aktivistlere yönelik ava karşı çıkmış herhangi bir Yahudi cemaati bilmiyorum. Aksine Ekim 2023’ten bu yana, şiddetli antisemitizm, Yahudi nüfusunun korku ve tehlike altında olması ve İsrail’e yöneltilen haksız suçlamalar hakkında bitmek bilmeyen bir sızlanma var. Buna ek olarak, Yahudi kurumsal yapısından bazı cemaatler ve aktörler özellikle açık bir şekilde İsrail’in tarafını tutmuşlardır. Ekim 2025’te, bıçaklı bir kavganın ardından İsrail’e taşınıp orada İsrail ordusunun Almanca konuşan sözcüsü olan, eskiden Berlin’de küçük suçlara karışmış Arye Shalicar, “İsrail’deki güncel durum hakkında konuşmak” üzere Wiesbaden Yahudi Cemaati’ne konuk oldu. Shalicar, İsrail’in çocuklara karşı işlenenler de dahil soykırım niteliğindeki eylemlerini sosyal medyada defalarca savunmuş ve Alman gazetecilerden oluşan bir düşman listesi yayımlamıştı. Buna bağlı olarak Wiesbaden’de bir protesto düzenlendi ve biz de bu protesto eylemine katıldık.
Bir ay sonra, Frankfurt cemaatinde İsrailli tank komutanı Dov Lang’ın katıldığı benzer bir etkinlik düzenlendi. Lang’ın, diğer konuların yanı sıra “savaş sonrası İsrail’in güvenlik durumu ile Gazze’deki insani ve askeri durum” hakkında konuşması bekleniyordu. Bu bilgi bize geç ulaştı, ancak kısa sürede küçük çaplı bir protesto örgütlendi ve biz de bu protesto eylemine sesimizi duyurarak ve görünürlüğümüzle katıldık. Dört gün önce, 9 Kasım’da, Frankfurt’taki Westend Sinagogu’nda 1938 Kasım Pogromları’nın yıldönümü anma etkinliği düzenlenmişti. Davet edilen konuşmacılar arasında, faşizm konusunda tanınmış bir araştırmacı olan Yahudi asıllı ABD’li filozof Jason Stanley de vardı. Konuşmasının ortasında – ki bu konuşmada Albert Einstein, Hannah Arendt ve Masha Gessen gibi Yahudi entelektüellerden bahsediyordu; bu isimlerin hepsi İsrail’in çeşitli eylemlerini – Gessen’in durumunda güncel soykırımı da dahil olmak üzere – eleştirmiş hatta kınamıştı – cemaat üyeleri tarafından bağırarak susturuldu. Haham, Stanley’den konuşmasını kesmesini istedi ve Stanley, kısa bir süre sonra sarsılmış bir halde bir yan çıkıştan sinagogu terk etti. Ertesi gün cemaat, internet sitesinde Stanley’nin açıklamalarını “son derece yakışıksız, […] içerik olarak yanlış ve incitici” olarak nitelendiren kısa ve sert bir açıklama yayınladı. Stanley konuşmasında, diğer şeylerin yanı sıra, daralan fikir koridoru göz önüne alındığında Arendt ve Einstein’ın bugün İsrail konusunda hiç söz alamayacaklarını söylemişti – ve kısa süre sonra kendisi de susturuldu. Oysa soykırımcı bir terör ordusuna mensup bir tank komutanı orada hoş karşılanan bir konuktu.
Organize Yahudiliğin – ister sinagoglar, ister kültür merkezleri, ister okullar olsun – Siyonizmle olan çok yönlü bağları göz önüne alındığında, “Yahudilik Siyonizm değildir” gibi sözler artık yetersiz kalıyor. Elbette prensipte bu doğru; ancak pratikte neredeyse tüm Yahudi kurum ve örgütleri, hatta uluslararası Yahudi nüfusunun büyük bir kısmı da, bir şekilde İsrail’i destekliyor. Bazıları daha çok nostaljik ve teorik bir şekilde, bazıları ise çok somut ve maddi olarak. Sinagoglardaki İsrail bayrakları, ordu için edilen dualar: Yahudilik, büyük ölçüde Siyonizm tarafından işgal edilmiştir. Yine de kademeli bir değişim yaşanmaktadır ve özellikle genç Yahudiler İsrail’i giderek daha fazla reddetmekte ve özellikle ABD’de Filistin aktivizmine artan bir şekilde katılmaktadır. İskandinavya gibi Yahudi nüfusun çok küçük olduğu ülkelerde bile soykırımın başlangıcından beri çok sayıda yeni Yahudi anti-Siyonist gruplar kuruldu. Ancak bu mücadele hiçbir şekilde sadece Yahudiler arasındaki bir mesele değildir; zira bu, adalet için ve Siyonizme karşı genel mücadelenin bir parçasıdır ve hem Filistinlilerle hem de “antisemitizmle mücadele” adına ırkçı bir şekilde damgalanan göçmen nüfuslarla dayanışma, burada temel önceliktir. Bu daha çok bir iş bölümüdür: Burada Yahudi yaşamı üzerindeki Siyonist denetimin kırılması, uzun vadede Filistin’in özgürleşmesine katkıda bulunmak hedeflenmektedir.
Jewish Currents dergisinde “When Jewishness Means Genocide” başlığıyla yayınlanan provokatif bir röportajda, Almanya’da yaşayan İsrailli filozof Elad Lapidot bu bağlantıyı vurgulamıştır: “İnsan kendisini Yahudi olarak görüyorsa ve dünyada Yahudi olarak hareket ediyorsa — üstelik Yahudiliğin soykırıma bahane olarak kötüye kullanıldığı bir dönemde — kendisiyle bu olgu arasında bağ kurulmasının antisemitik ya da ırkçı olduğunu iddia edemez; çünkü bu bağı kendisi kurmaktadır. Bugün Yahudiler olarak tutum almaya çağrılıyoruz.” Bu nedenle, Jüdische Stimme gibi kuruluşların varlığını ve çalışmalarını hâlâ önemli buluyorum ve görünüşe göre Alman devleti de öyle düşünüyor.
(WH/CO/VC)

