İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne (İBB) yönelik soruşturmalarla birlikte adı sık sık gündeme gelen Spectrum House kurucusu Azad Barış, kendisi için kullanılan “Kent Uzlaşısı’nın arkasındaki isim” tanımlamasını kabul etmiyor.
Barış, Kent Uzlaşısı’nın ortaya çıkışını bir kişinin ya da bir kurumun projesi olarak değil, farklı siyasi geleneklerin ortak bir zeminde buluşma arayışı olarak değerlendiriyor.
İBB soruşturmalarında kendisiyle Ekrem İmamoğlu, Resul Emrah Şahan, Ahmet Özer ve Mahir Polat arasındaki temasların suçlama konusu yapılmasını da eleştiren Barış, “görüşme, temas, irtibat, bağ, suç” şeklinde ilerleyen bir kelime zincirinin somut bir suç ilişkisi anlamına gelmeyeceğini söylüyor.
Barış ile Kent Uzlaşısı’nın nasıl ortaya çıktığını, İBB soruşturmalarında kendisine yöneltilen suçlamaları, Çerçeve Yasa’dan beklentilerini, Türkiye’ye dönüş meselesini, DEM Parti’nin dönüşümünü ve muhalefetin önündeki olasılıkları konuştuk.
Kent Uzlaşısı’nın arkasındaki isim, İBB soruşturmalarının kilit ismi gibi tanımlamalarla anılıyorsunuz. Siz bu tanımlamaları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Öncelikle “gizli mimar”, “arkasındaki isim” gibi tanımlamaları doğru bulmuyorum. Çünkü bu tanımlamalar, çok aktörlü ve uzun bir siyasal süreci tek bir kişinin üzerine yıkarak tartışmayı kolaylaştırıyor ama aynı zamanda meseleyi siyasetten uzaklaştırıyor.
Ben Kent Uzlaşısı’nın fikri çerçevesinin oluşmasına katkı sunmuş bir araştırmacıyım. Fakat partiler adına ittifak kuran, aday belirleyen, karar alan ya da seçim stratejisini yöneten kişi değilim. Spectrum House olarak uzun yıllardır barış, milliyetçiliğin dönüşümü, siyasi ittifakların imkanları, göç, kayyım politikaları, genç kuşakların siyasete bakışı ve dijitalleşme gibi alanlarda araştırmalar yaptık.
Kent Uzlaşısı da aslında bu çalışmaların çok daha geniş bir siyasal zeminde karşılık bulduğu bir noktada ortaya çıktı. CHP’nin “Türkiye ittifakı” arayışı ile Kürt siyasi hareketinin “Türkiyeleşme” perspektifi bazı yerlerde kesişti. Bu, bir tarafın diğerine katılması değildi. Ortak bir zeminin oluşmasıydı.
Dolayısıyla bugün benim üzerimden yürütülen tartışmanın yerine şu soruyu sormak gerekiyor: Kent Uzlaşısı neden toplumsal bir karşılık buldu? Neden farklı siyasi gelenekler yerel düzeyde ortaklaşma ihtiyacı hissetti? Ve daha önemlisi, bu siyasi zemin neden hedef haline geldi?
18 Mart 2025’te evime ve ofisime yapılan baskından, 19 Mart’taki operasyonun ardından yaşananlara kadar benim ve çalışma arkadaşlarımın yaşadığı süreç de bu açıdan ele alınmalı. Henüz ortada bir yargı kararı yokken insanların kriminalize edilmesi, bir siyasi ilişkinin veya düşünsel temasın suç kategorisine taşınması daha büyük bir tartışmanın parçası.
Bir tehdit tanımlanıyor, ardından o tehdidi temsil ettiği düşünülen bir isim seçiliyor ve çok daha geniş bir siyasi süreç o kişinin üzerine yükleniyor. Ben burada asıl meselenin kendim olmadığını düşünüyorum. Asıl mesele, farklı siyasi kesimler arasındaki temasın neden suç şüphesi olarak görülmeye başlandığıdır.
“Görüşme, temas, irtibat, bağ, suç diye bir merdiven kuruluyor”
İBB soruşturmalarında Ekrem İmamoğlu, Resul Emrah Şahan, Ahmet Özer ve Mahir Polat gibi isimlerle görüşmeleriniz de suçlama konusu yapıldı. Bu temasların niteliği neydi?
Burada çok basit ama önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Görüşmek başka bir şeydir, aynı yapı içerisinde hareket etmek başka bir şey. Bir siyasetçiye analiz sunmak başka bir şeydir, onun adına karar almak başka bir şey.
Benim yaptığım iş gereği siyasetçilerle, belediye başkanlarıyla, akademisyenlerle, gazetecilerle görüşmem kadar doğal bir şey olamaz. Konuştuğumuz konular da gizli konular değildi. Kent siyaseti, yerel yönetimler, Kürt meselesi, seçimler, temsil, barış ve demokratikleşme gibi kamuoyunun zaten tartıştığı başlıklardı.
Fakat soruşturma dili içerisinde şöyle bir kelime merdiveni kuruluyor: görüşme, temas, irtibat, bağ ve ardından suç. Oysa bu kelimelerin her biri bir öncekinin üzerine yeni ve somut bir olgu koymuyorsa, ortada sadece kavramsal bir genişleme vardır.
Hukukun burada yapması gereken şey çok daha açık. Bir temas varsa bunun niyeti nedir? Bir eylem varsa bununla nasıl bağlantılıdır? Somut olarak hangi suç ortaya çıkmıştır? Bunların kanıtlanabilir bir zincir içerisinde kurulması gerekir.
Baz istasyonu verileri de benzer biçimde ele alındı. Bir baz istasyonu aynı coğrafi alandaki insanların aynı istasyondan sinyal vermesini gösterir. İstanbul gibi milyonlarca insanın yaşadığı bir kentte aynı baz istasyonundan sinyal vermek, tek başına bir toplantının ya da gizli bir ilişkinin kanıtı olamaz. Verinin coğrafi bağlamından kopartılarak sunulması başka bir sonuç yaratıyor.
Benim farklı dönemlerde Kürt siyasi hareketi içinde çeşitli görevler üstlenmiş olmam da kamuya açık bir bilgi. Fakat bir siyasi hareket içerisinde bulunmak, her görüşmenin ya da her temasın bir suç ilişkisine dönüştürülmesini gerektirmez. Siyaset yapmak da suç değildir.
Burada daha büyük bir mesele var. Türkiye’de birbirinden çok uzak siyasi çevrelerin konuşabilmesi neden şüpheli hale geliyor? Eğer demokratik siyaset temas kurmayı, konuşmayı ve müzakere etmeyi gerektiriyorsa, bu alanı kriminalize ettiğinizde geriye ne kalıyor?
“İBB soruşturmalarını yalnızca yerel siyaset üzerinden okumamak gerekiyor”
İBB soruşturmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce bu soruşturmaların daha geniş bir siyasi anlamı var mı?
Ben İBB soruşturmalarını yalnızca yerel yönetimlere ilişkin bir soruşturma olarak okumuyorum. Bunun daha geniş bir siyasi yeniden yapılanma sürecinin parçası olduğunu düşünüyorum.
Bunu anlatmak için Ernst Fraenkel’in “ikili devlet” kavramını kullanıyorum. Bir tarafta kuralları, kurumları ve öngörülebilirliği olan normatif devlet var. Diğer tarafta ise siyasi ihtiyaçlara göre devreye sokulan istisna rejimi bulunuyor. Türkiye’de son yıllarda bu iki alanın giderek daha fazla iç içe geçtiğini görüyoruz.
Kürt siyasi hareketine yönelik operasyonlar, kayyım uygulamaları, Kobanî davası, 19 Mart sonrasında yaşananlar, seçilmiş belediye başkanlarına yönelik müdahaleler birbirinin aynısı değil. Ancak bunların ortaklaştığı bir siyasi mantık var: demokratik iradenin üretebileceği yeni kanalları daraltmak.
İstanbul burada özel bir öneme sahip. Çünkü İstanbul yalnızca bir belediye değil. Ekonomik, toplumsal ve siyasi açıdan Türkiye’nin merkezlerinden biri. Burada farklı toplumsal kesimlerin bir araya gelmesi, yerel düzeyde kurulabilecek bir siyasal ilişkinin başka kentlere ve ülke siyasetine örnek olabilmesi anlamına geliyor.
Kent Uzlaşısı da bu nedenle önemliydi. Kürt yurttaşların yerel siyasette eşit ve görünür biçimde yer alması, CHP’nin geleneksel seçmen tabanının dışına açılması ve belediyeciliğin daha katılımcı bir anlayışla yürütülmesi gibi üç farklı talep aynı zeminde buluştu.
Kürt seçmen yalnızca seçim zamanı hatırlanan bir oy deposu olarak görülmemeli. Eşit siyasi ortak olarak görülmeli.
Muhalefetin de burada sorunları var. Parçalı, çoğu zaman savunmada kalan ve ortak ilkelerini yeterince açık biçimde ortaya koyamayan bir yapı söz konusu. CHP ile Kürt siyasi hareketi arasındaki ilişki yalnızca “kaç oy gelir” hesabına indirgenirse, bu ilişkinin demokratik dönüşüm potansiyeli kaybolur.
“Çerçeve Yasa yalnızca silahların bırakılmasını düzenlememeli”
Çerçeve yasa hakkındaki görüşleriniz de merak edilen konulardan…
Bir Çerçeve Yasa gerçekten hazırlanacaksa, yalnızca silahların bırakılması meselesine odaklanmamalı. Çünkü silahlı çatışmanın sona ermesi ile kalıcı barış aynı şey değil.
Kürt meselesi yalnızca bir güvenlik meselesi değil. Silahlı çatışma, daha uzun tarihsel ve siyasi sorunların sonucu olarak ortaya çıktı. Eşitsiz yurttaşlık, merkeziyetçilik, yerel iradenin sınırlandırılması, siyasi temsile ilişkin sorunlar, dil ve kültür üzerindeki kısıtlamalar, kayyım uygulamaları ve güvenlik mevzuatının geniş yorumlanması gibi meseleler var.
Sadece sonucu düzenleyip nedenleri yerinde bırakan bir metin çözümün değil, ertelemenin hukuku olur.
Ben Çerçeve Yasa’yı bir “geçiş hukuku” olarak düşünüyorum. Bir tarafıyla geçmişte yaşananların hukuki sonuçlarını ele almalı, diğer tarafıyla gelecekte kurulacak siyasi düzenin güvencelerini ortaya koymalı.
Bunun içerisinde demokratik siyasetin suç olmaktan çıkarılması, ifade ve örgütlenme özgürlüğünün güvence altına alınması, seçilmişlerin iradesinin korunması, kayyım uygulamasının sona ermesi ve eşit yurttaşlığın kurumsallaşması gibi başlıklar bulunmalı.
Kürt meselesini yalnızca silah üzerinden tanımlamak yanlış. Kürt yurttaşın dilini kullanabilmesi, kültürünü yaşayabilmesi, siyasal örgütlenmeye katılabilmesi, yerel yönetimlerde temsil edilmesi de bu meselenin parçası.
Dünyadaki örneklere baktığımızda da kalıcı barışın yalnızca silahsızlanma üzerinden kurulmadığını görüyoruz. Kuzey İrlanda’da güç paylaşımına dayalı kurumlar, Güney Afrika’da hakikat ve toplumsal onarım mekanizmaları, Nepal’de ise siyasi entegrasyon ve devletin yeniden yapılandırılması gibi süreçler birlikte ele alındı.
Türkiye açısından da en az üç düzeyin birlikte düşünülmesi gerekiyor: bireysel haklar, kolektif siyasi temsil ve devletin kurumsal yapısının demokratikleşmesi.
Eşit yurttaşlık herkesin aynı olması demek değil. Herkesin anayasa önünde eşit haklara sahip olması demek.
“Çatışmasızlık bir durumdur, barış ise bir kurumdur”
Kürt siyasi hareketinin silahlı mücadeleden demokratik siyasete yönelmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kürt siyasi hareketinin de önemli bir dönüşüm geçirdiğini düşünüyorum. Siyasal hattın demokratik siyaset, toplumsal örgütlenme, yerel irade, kadın özgürlüğü ve ekoloji gibi başlıklara doğru genişlediğini görüyoruz.
Ben bunu desteklerken eleştirel bakışımı da koruyorum. Bir siyasi hareketin silahlı çatışmadan demokratik siyasete yönelmesini desteklemek, o hareketin bütün politikalarını koşulsuz onaylamak anlamına gelmez.
Burada önemli olan karşılıklılık. Bir taraf silah bırakırken diğer tarafın demokratik alanı genişletmesi gerekiyor. Eğer yalnızca bir taraf dönüşür, diğer taraf eski güvenlikçi mekanizmalarını korursa buna kalıcı barış diyemeyiz.
Tek taraflı dönüşümün sonucu barış olmaz. Bir tarafın sessizleşmesi olur. Çatışmalar silahlar sustuğunda değil, sözler normalleştiğinde biter.
Bu nedenle ben “negatif barış” ve “pozitif barış” ayrımını önemsiyorum. Negatif barış, silahlı çatışmanın sona ermesidir. Pozitif barış ise insanların kendilerini eşit, özgür ve güvende hissettiği siyasi ve hukuki düzenin kurulmasıdır. Çatışmasızlık bir durumdur, barış ise bir kurumdur.
“Türkiye’ye dönmek havaalanından çıkmakla bitmiyor”
Almanya’da yaşıyorsunuz. Türkiye’ye dönüş konusunda ne düşünüyorsunuz?
Türkiye’ye dönmek benim açımdan sadece uçak bileti alıp ülkeye gelmek meselesi değil. Asıl mesele, döndüğünüzde hukukun üstünlüğünün, adil yargılanmanın ve ifade özgürlüğünün sizin için de geçerli olduğuna inanabilmeniz.
Ben Türkiye’den kopmuş biri değilim. Almanya’da büyüdüm, eğitim aldım, sonra Türkiye’ye döndüm. Dolayısıyla hem içeriden hem dışarıdan bakabilen bir konumum var.
Bir insanın ülkesine dönmesi olağan bir hak olmalı. Bunun devletin vereceği bir lütuf gibi tartışılması bile başlı başına sorun.
Çerçeve Yasa konuşulurken de dönüş meselesinin bu nedenle ele alınması gerektiğini düşünüyorum. Sadece silah bırakan insanların ne olacağı değil, siyasi nedenlerle ülke dışında bulunan insanların hangi koşullarda dönebileceği, döndüklerinde hangi hukuki güvencelere sahip olacakları da konuşulmalı.
Havaalanından çıkabilmek bir şey ifade etmez. Ertesi sabah sıradan bir gün yaşayabilmek bir şey ifade eder.
“DEM Parti’nin meselesi yalnızca yeni isimler değil, yeni karar alma biçimleri”
DEM Parti’nin son dönemdeki dönüşümünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
DEM Parti’deki değişimi yalnızca eş genel başkanların veya birkaç öne çıkan ismin değişimi üzerinden okumamak gerekiyor. Bunun daha tarihsel bir arka planı var.
HEP’ten DEP’e, HADEP’ten DEHAP’a, DTP’den BDP ve HDP’ye, oradan DEM Parti’ye uzanan çizgide Kürtlerin siyasi temsili, eşit yurttaşlık, yerel demokrasi, kadın özgürlüğü ve demokratikleşme temel başlıklar oldu.
Bugün ise mesele yalnızca Kürt kimliğinin tanınması değil. Daha geniş bir demokratik anayasal düzen ve eşit yurttaşlık perspektifi söz konusu.
Ancak burada bir risk de var. Bir taraftan siyasetin yalnızca Kürt kimliği etrafında daralması, diğer taraftan Kürt meselesinin “Türkiye’nin genel meselesi” denilerek görünmez hale gelmesi mümkün. İkisinden de kaçınmak gerekiyor.
DEM Parti’nin önünde bence daha önemli bir soru var: Nasıl bir örgüt ve nasıl bir karar alma mekanizması? Yeni isimlerden çok yeni karar alma biçimlerine ihtiyaç var.
Yerel örgütlenmenin güçlenmesi, gençlerin ve kadınların siyasette daha fazla söz sahibi olması, batıdaki kentlerde toplumsal karşılığın büyütülmesi, emek, sosyal adalet ve kent politikalarının daha güçlü biçimde kurulması gerekiyor.
Kürt siyasi hareketi yerel demokrasi konusunda dışarıdan güçlü bir talepte bulunurken kendi içerisinde de bu ilkeleri daha fazla uygulayabilmeli.
“Barışı desteklemek hükümetin her politikasını onaylamak anlamına gelmez”
DEM Parti bir yandan barış sürecinin aktörü, diğer yandan muhalefetin parçası olabilir mi?
Bence burada bir çelişki yok. Çünkü destek ile onay aynı şey değil. Diyalog ile ittifak aynı şey değil. Müzakere etmek bir siyasi yapının başka bir siyasi yapı tarafından yönlendirilmesi anlamına gelmez.
DEM Parti’nin barış arayışını desteklemesi, hükümetin bütün politikalarını onayladığı anlamına gelmez.
Kürt siyasi hareketi uzun yıllardır ağır baskılarla karşı karşıya kaldı. Ancak artık bütün muhalefet sorumluluğunun tek başına bu harekete yüklenmesi de doğru değil.
CHP, diğer muhalefet partileri, sendikalar, kadın hareketi, gençler, yerel yönetimler ve sivil toplum da demokratikleşmenin sorumluluğunu paylaşmalı.
DEM Parti burada bir arayüz işlevi görebilir. Demokratik muhalefetin farklı kesimleri arasında temas kurabilir, barış, eşit yurttaşlık, hukuk devleti ve sosyal adalet başlıklarını birlikte tartışmaya açabilir.
Ama bunun için hem barış konusunda ısrarcı olmak hem de demokratik haklar konusunda taleplerini açık biçimde sürdürmek gerekiyor.
“Seçim aritmetiği değişince ortaklıklar da değişir”
CHP, DEM Parti ve yeni siyasi oluşumlar arasında nasıl bir ilişki kurulabilir?
Benim görevim hangi partinin kimle ittifak yapması gerektiğini söylemek değil. Araştırmacı olarak siyasi aktörlerin önündeki seçenekleri ve toplumsal eğilimleri analiz edebilirim.
Fakat Türkiye’de klasik ittifak modelinin yanında daha esnek ve programatik işbirliklerinin de tartışılması gerektiğini düşünüyorum.
Üç düzey var. Birincisi seçim işbirliği. İkincisi yerel ve belediye siyaseti. Üçüncüsü ise anayasal ve siyasal dönüşüm programı.
Asıl eksik olan üçüncü alan. Çünkü seçim aritmetiği üzerine kurulan ortaklıklar, aritmetik değişince bitebilir. Program üzerine kurulan ortaklıklar ise kaybettikleri seçimden bile sağ çıkabilir.
Burada “çatı” meselesini de tek bir parti veya seçim ittifakı olarak düşünmemek gerekiyor. Daha geniş bir demokratik zemin kurulabilir. Bu zeminde herkes kendi siyasi kimliğini ve örgütsel bağımsızlığını koruyabilir ama ortak demokratik ilkelerde buluşabilir.
Bu ortak zeminin temel başlıkları demokrasi, eşit yurttaşlık, barış, hukuk devleti, yerel demokrasi, sosyal adalet ve seçilmişlerin iradesinin korunması olabilir.
“İmamoğlu, Şahan ve diğer davalar barış sürecinden ayrı düşünülemez”
Bir yandan barış ve demokratikleşme konuşulurken Ekrem İmamoğlu, Resul Emrah Şahan, Selahattin Demirtaş gibi isimlerin tutuklu olması veya siyasi davaların sürmesi bir çelişki yaratmıyor mu?
Bunları birbirinden tamamen bağımsız süreçler olarak görmüyorum. Ama birbirinin alternatifi olduklarını da söylemiyorum. Aynı siyasal dönüşümün farklı aşamalarında ortaya çıkan meseleler olarak bakıyorum.
Eğer bir tarafta barış ve demokratikleşme konuşulurken diğer tarafta seçilmiş siyasetçiler tutuklanıyor, belediye başkanlarının iradesine müdahale ediliyor ve siyasi davalar devam ediyorsa burada sürecin tamamlanmadığını söylemek gerekir.
Çünkü barış yalnızca silahların susması değildir. Barış ve demokrasi aynı anda doğması gereken ikizlerdir.
Burada karşılıklılık yeniden önem kazanıyor. Silahlı aktörler şiddeti bırakacak, devlet demokratik alanı genişletecek, siyasi partiler çözüm iradesini sürdürecek, yargı bağımsızlığı güvence altına alınacak ve Meclis sürecin merkezinde olacak.
Çerçeve Yasa’nın da bu bağlantıyı kurması gerekiyor. Yani silahların bırakılmasına ilişkin hukuki eşik ile demokratikleşme ve eşit yurttaşlık arasındaki bağ açık biçimde kurulmalı.
“Önümüzde üç farklı yönelim var”
Önümüzdeki bir-iki yılda Türkiye siyasetinde nasıl bir tablo görüyorsunuz?
Ben bunu bir tahmin olarak değil, önümüzde bulunan üç farklı yönelim üzerinden okuyorum. Birinci yönelim, güvenlikçi parti-devlet mantığının kendisini yeniden üretmesi. İkinci yönelim, iktidarın kontrolünde sınırlı bir normalleşme. Üçüncü yönelim ise demokratik bir yeniden kuruluş talebinin güçlenmesi.
Bugün kamu gücünün merkezileştiği, seçilmiş sonuçların idari ve hukuki araçlarla değiştirilebildiği bir siyasal yapı tartışılıyor. Üsküdar gibi örnekler de bu nedenle yalnızca bir belediye meselesi olarak görülmemeli.
Burada “çatı” dediğim şey bir cephe veya tek bir parti değil. Farklı siyasi aktörlerin kendi kimliklerini koruyarak üzerinde buluşabileceği demokratik bir zemin.
Bu zeminin asgari ilkeleri açık olabilir: demokrasi, eşit yurttaşlık, barış, hukuk devleti, yerel demokrasi, sosyal adalet ve seçilmiş iradenin korunması.
Çerçeve Yasa’nın dar bir biçimde hazırlanması, sınırlı bir normalleşme ve güvenlikçi düzenin yeniden üretilmesi bir seçenek olarak karşımızda duruyor. Diğer seçenek ise silahsızlanmanın demokratik siyasete entegrasyon, eşit yurttaşlık, Meclis’in merkeziliği, seçilmişlerin korunması, kayyım uygulamasının sona ermesi ve çoğulcu bir anayasal düzenle birlikte ele alınması.
Bunlardan hangisinin gerçekleşeceği yalnızca bir kişinin veya bir partinin kararına bağlı değil. Toplumun, siyasi partilerin, Meclis’in, yerel yönetimlerin ve sivil toplumun nasıl bir demokratik düzen talep edeceği belirleyici olacak.
Benim açımdan temel mesele şu: Kürt meselesi çözülmeden Türkiye’nin demokrasi sorunu tamamlanmaz. Türkiye demokratikleşmeden de Kürt meselesi kalıcı biçimde çözülemez. İkisi aynı sürecin iki parçasıdır.
Seçimler sadece hükümetleri değiştirir, rejimleri kendiliğinden değiştirmez. Asıl mesele, seçimlerin ötesinde nasıl bir siyasi ve hukuki düzen kurulacağıdır.
(EMK)







