Film ve dizi setlerinde uzun saatler çalışan kadın ve LGBTİ+’lar, kimlikleri sebebiyle sistematik şiddete uğruyor ve erkek şiddetini farklı biçimlerde deneyimliyor.
Kadın ve LGBTİ+’ların erkek patronaj ilişkilerinde hak gaspına uğramalarının sebebi, set ortamında da patriyarkanın yeniden üretiliyor olması. Söz konusu hak ihlalleri çoğu zaman taciz ve sınır aşımı şeklinde ortaya çıkarken, ihlallerin en yaygın biçimi ise mobbing.
Kamera arkası çalışma ortamının erkekler tarafından her geçen gün çeşitli biçimlerde güvencesiz hâle getirilmesi, kadın ve LGBTİ+’ların çalışma alanlarında var olma biçimlerini zaman zaman imkânsız hale getiriyor.
Buna rağmen örgütlenmeyi ve şiddete karşı ses çıkarmayı varoluşlarının bir yansıması olarak ele alan kadın ve LGBTİ+’lar, bir arada olmayı, hayatın her alanında olduğu gibi setlerde de var olmayı, taciz ve mobbinge karşı ses çıkarmayı büyük bir emek ve dirençle sürdürüyor.
Görünmez kılma hâli
Beş yıldır sektörde çalışan yardımcı yönetmen Dilay Şengül, kadın olduğu için set ortamında yaşadığı ayrımcılıkları şu şekilde ifade ediyor:
“Özellikle kadın ve genç olmam üzerinden, mesleki bilgi ve deneyimleri benden daha sınırlı olmasına rağmen kendini daha yetkin gören birçok erkekle karşılaştım. Bu durum çoğu zaman açık bir saldırıdan ziyade, sistematik bir küçümseme ve beni görünmez kılmaya çalışma hâli olarak yaşandı. Bu psikolojik şiddetin önüne, bahsi geçen konudaki rahatsızlığım ile ilgili yüksek sesli konuşarak geçtim. Konuşmaya da devam ediyorum. Ezilemez bir cinsiyetim, bir yaşım, bir tecrübem var. Buna bir erkeğin dudak büzmesine izin vermeyecek kadar da öfkeli bir feministim.”
Setlerdeki kadın ve LGBTİ+ dayanışmasının büyütülmesinin gerektiğinin altını çizen Şengül’ün çözümü ise şöyle: “Bireysel görünürlüğü arttırmak ve mümkünse topluluklar/platformlar/kulüpler/sendikalar yaratmak gerekiyor. Bir elin nesi var, iki elin sesi var matematiği.”

Sinema sektöründeki her 10 kadından 9’unun hakları ihlal ediliyor
“LGBTİ+’lar için durum daha da görünmez hâle geliyor”
Set emekçisi ve sinema bölümü öğrencisi Yasemin Kaya ise set deneyimini şöyle anlatıyor:
“Uzun çalışma saatleri, kapalı ve izole mekânlar, sınırların belirsizleşmesi; özellikle güç ilişkileriyle birleştiğinde ciddi bir güvensizlik yaratıyor. LGBTİ+’lar için ise bu durum daha da görünmez hale geliyor; çünkü çoğu zaman var olabilmek bile ekstra bir ‘temkin’ gerektiriyor.”
Kaya, güvende olabilmek için bireysel değil, kurumsal bir sorumluluk alınması gerektiğini vurguluyor:
“Öncelikle güvenliğin bireysel değil, kurumsal bir sorumluluk olması gerekiyor. Setlerde açık ve bağlayıcı etik kuralların olması, taciz ve mobbing durumlarında başvurulabilecek bağımsız mekanizmaların kurulması çok önemli. Ayrıca ekipteki herkesin, özellikle de yönetici pozisyonundakilerin, bu konularda farkındalık eğitimleri alması şart.
“Kadın ve LGBTİ+’ların sadece sayıca değil, karar alma süreçlerinde de var olabildiği setler yaratılmadıkça gerçek bir güven ortamından söz etmek zor.”
Thwaites-Diken: Sendikal örgütlenmenin sınırlılığı bu ortamı pekiştiriyor

İstanbul Bilgi Üniversitesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü Dr. Öğr. Üyesi Ebru Çiğdem Thwaites-Diken, yapısal problemlerin “sinema mesleğinin ve setlerin sertliğine dair üretilen algı” olduğunu ifade ediyor:
“Sanatın emek istediği, ‘setin hiyerarşik bir ortam olduğu’ gibi söylemlerle meşrulaştırılan mobbing, çalışanlara sert davranmanın normalleştirilmesine yol açıyor. ‘Herkes bu yollardan geçtiği’ için Canetti’nin söylediği gibi, kendileri ezilenler genellikle başkalarını ezme eğiliminde olabiliyorlar. Bu çalışma pratiğinde belirsizlik, uzun çalışma saatleri de normalleştiriliyor. İşin doğasında gibi görülüyor. Set işçileri de baştan bu durumu kabul etmiş sayılıyorlar. Çalışmama özgürlükleri formal olarak olsa da, ekonomik ve mesleki olarak böyle bir özgürlükleri gerçekte yok. Sendikal örgütlenmenin sınırlılığı da bu ortamı pekiştiriyor.”
“Örneğin, Sinema Emekçileri Sendikası’nın (SİNE-SEN) mobbing ile ilgili bir çerçevesi ve hukuksal tanımlaması mevcut. Kadın set işçileri ile ilgili çalışmaları var ve bildiğim kadarıyla hukuksal danışmanlık hizmeti veriyorlar. Belli konularda kamuoyu yaratarak yapım şirketlerinin üzerinde bir baskı oluşturmak da mümkün. Ancak günümüzde çok sayıda set çalışanı sendikalı değil.
Proje bazlı çalışma yapısı
“Proje bazlı çalışma yapısı da kolektif hareket etmeyi zorlaştıran bir unsur. Şikâyet eden kişilerin sendikalardan alabileceği yardım da oldukça sınırlı. Daha önce de söylediğim gibi, ‘sorun çıkaran’ insan olarak damgalanmak sektörde set çalışanlarının alacağı diğer işleri de etkileyebildiği için pek çok mobbing mağduru hukuksal yollara başvurmuyor ve zaten sınırlı olan sendika desteği anlamsızlaşıyor. Sendikaların set işçilerini kapsayan temsil mekanizmaları kurması ve yaptırım güçlerini artırmaları çok önemli.
“Sistemik iyileştirmeler yapılsa da gündelik hayat pratiklerini ve kültürel algıyı dönüştürmek elzem. Gündelik hayatta set işçileri arasında bilgi paylaşımı yapılıyor, dayanışma ağları kuruluyor. Mobbing genellikle yalnızken ve yalnızlaştırarak yapılan bir eylem, dolayısıyla tanıklık çok önem kazanıyor. Bunun haricinde set çalışanlarının çoğunun bu konularda herhangi bir farkındalığı henüz gelişmemiş olabiliyor. Farklı gruplara atfedilen toplumsal roller bazı grupların hiyerarşide aşağıda yer almayı ve görünmez kılınmayı kabullenmesini beraberinde getiriyor. Bu dayanışmada kamusal yaşamın gereklerinin uygulanması özendirilmeli. İnsanların etik otonomilerini geliştirecek eğitimler de çok önemli. Dayanışmanın ve tanıklığın sürekli bir gündelik pratik haline getirilmesi önemli.”
Sektördeki her 10 kadından 9’unun hakları ihlal ediliyor
DİSK’e bağlı SİNE-SEN tarafından hazırlanan “Kadın İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Raporu”na göre, sektörde çalışan kadınların yüzde 87,2’si taciz, şiddet, mobbing veya sınır ihlali gibi ağır hak ihlallerinden en az birine maruz kalıyor. Bu oran, sinema sektöründe çalışan her 10 kadından yaklaşık 9’unun güvenli bir çalışma ortamına sahip olmadığını gösteriyor.
Araştırma, ihlallerin yalnızca açık şiddet biçimleriyle sınırlı kalmadığını da ortaya koyuyor. Katılımcıların yüzde 81,3’ü küçümseyici ve dışlayıcı davranışlara maruz kaldığını ifade ederken, yüzde 59,6’sı doğrudan cinsiyeti nedeniyle ayrımcılığa uğradığını söylüyor.
Kadınların yaptığı işin değil, dış görünüşlerinin ya da özel hayatlarının merkeze alınması ise yüzde 79,2 gibi yüksek bir orana ulaşıyor.
Rapor, cinsiyet temelli ihlallerin mesleki kıdemle azalmadığını da ortaya koyuyor. Katılımcıların yüzde 44,9’u sinema sektöründe 10 yıl ve üzeri deneyime sahip olmasına rağmen, hak ihlallerinin devam etmesi, sorunun sektörel bir kültürle ilişkili olduğunu gösteriyor.
Araştırmanın çarpıcı bulgularından biri ise kadınların, maruz kaldıkları ihlaller karşısında başvurabilecekleri mekanizmaların yokluğu. Katılımcıların yüzde 66’sı, kendilerini koruyacak bir dayanışma ağına ya da hukuki başvuru yoluna erişemediğini söylüyor.
Ancak meslek örgütleri ve sendikaların yanı sıra; sinema, televizyon ve tiyatro alanlarında çalışan kadınların oluşturduğu “Susma Bitsin” gibi dayanışma ağlarına da ulaşmak mümkün.
(HO/TY)


