Sahafların tozlu raflarından gazete arşivlerinin sabaha karşı ışıklarına uzanan bir takip bu. Bir yanda Osmanlı konaklarından çıkıp Beyoğlu’nun yoksul sokaklarına, sürgünlere, sansürlere ve takma isimlerin arkasına sığınmaya zorlanmış devasa bir kadın yazar: Suat Derviş.
Diğer yanda ise onun unutturulmak istenen hafızasını iğneyle kuyu kazar gibi bugüne taşıyan bir araştırmacı: Serdar Soydan.
Bazen bir sahaf tezgahında rastlanan tek bir kitap, bütün bir ömrün seyrini değiştirir. Serdar Soydan’ın Fosforlu Cevriye ile karşılaşması da öyle bir an işte. "Ben onu arayıp bulurken o da beni besledi" diyor Soydan. Kol kolaylar yıllardır. Ekran karşısında sabahlanan geceler, boyun tutulmaları, gazete sayfalarında iz sürülen "Filiz Hataylı" müstearları… Hepsi, bu memleketin edebiyat tarihinde yok sayılmaya çalışılmış bir kadının hakkını teslim etmek, onun sesini yeniden kamusal alana taşımak için.
İthaki Yayınları, Suat Derviş’in ölüm yıl dönümünde okuru yine heyecanlandıran üç kitaplık özel bir seçkiyle karşımızda: Sevdiği Bendim, Üç Papatyalı Kadın ve Bitmeyen Korku. Yıllarca gazete tefrikalarında sıkışıp kalmış, müstear isimlerin ardına gizlenmiş bu metinler; Derviş’in hem kadın ruh halini hem de suçun, korkunun ve yalnızlığın sınırlarını nasıl eşsiz bir dille işlediğini bir kez daha kanıtlıyor.
Dizinin editörü Serdar Soydan ile Suat Derviş’in hiç bitmeyen arşivi, takma isimlerle direndiği yazarlık serüveni ve hakikatin peşini bırakmayan edebiyatçılığı üzerine konuştuk.
“O beni hep beslerdi”
Suat Derviş edebiyatı sizin için kişisel anlamda ne ifade ediyor? Çalışmalarınızın tamamına yönelik sormak istedim, ona karşı edebiyat tarihimizdeki bir haksızlığı giderme çabası mı?
Evet, en temelde iki-üç kitabını okuyup sevdiğim bir yazarın, hak ettiği yerde olmadığını, görmezden gelindiğini düşünmüştüm. Bir araştırmacı olarak elimden geleni yapmak istedim. Yani araştırmak… Ona dair ne varsa toplamak ve sunmak. Böylece onu görünür kılmak. Ancak o da bu çabama karşılık verdi.
Derli toplu basılan bu külliyat sayesinde araştırmacı olarak adımı duyurdum. Suat Derviş ve eserleri sayesinde para kazandım, aferin aldım. Dahası Suat Derviş’in yazdıklarından ve yaşadıklarından güç aldım. Yani ben onu ve yazdıklarını arar, bulurken o da beni besledi.
“Hayranlıkla okudum”

Sizin edebiyat yolculuğunuz Derviş ile ilk ne zaman ve nasıl kesişti?
Kaldırıma kurulmuş bir sahaf tezgâhında, Fosforlu Cevriye’yi görmem ve almamla başladı. Okudum, büyülendim. Sonra Suat Derviş yaşarken kitaplaşan az sayıdaki eserinden bir diğeri olan Hiç’i aramaya başladım. Beyazıt Devlet Kütüphanesi’nden fotokopisini aldım, spirallettim. Onu da neredeyse başımı kaldırmadan, aynı hayranlıkla okudum. 2000 senesiydi yanılmıyorsam.
“Suat Derviş adını görünce çok mutlu oldum”

Yıllarca gazete ve dergi sayfalarında kalmış, müstear isimlerin arkasına gizlenmiş metinleri gün yüzüne çıkarmak adeta bir dedektiflik sabrı gerektiriyor. Suat Derviş arşivi içinde "Filiz Hataylı" izini sürerken nasıl bir metodoloji izlediniz, sizi en çok ne zorladı?
Sorunuzun sonundan başlayayım. İnsan sevdiği işi yaparken inanın zorlanmıyor. Zorlanıyor tabii; göz de, beyin de, kas da. Ama hissetmiyor. Kaç defa ekran karşısında sabahladım? Kaç defa boynum, sırtım, belim tutuldu acaba? Belki gençliktendir de… Bana mısın demedim. Üç-beş kültür-fizik hareketi, bir kas gevşetici… Kaldığım yerden devam ettim.
Filiz Hataylı adını ve bu takma adla yazılmış romanları nasıl bulduğuma gelecek olursak… Neriman Hikmet, Suat Derviş’in ölümünden sonra PTT’nin Güvercin dergisinde çıkan biyografik yazısında, Derviş’in çalıştığı, eser verdiği gazeteleri listelerken Cumhuriyet, Yarın, Tan, Son Posta, İkdam (eski), Yeni Sabah, Telgraf, Gece Postası, Her Gün ve Tercüman’ın isimlerini veriyordu. Bu gazetelerin hepsini taramıştım. Ancak Tercüman’da Suat Derviş ya da o güne kadar bilinen hiçbir takma adına rastlamamıştım.
Bu yüzden Tercüman gazetesine dair aldığım notları açtım ve ismini ilk kez duyduğum yazarların, romanlarının en azından ilk on tefrikasını okuyup bir ipucu yakalamaya çalıştım. Ve 1966 yılına geldiğimde aradığım ipucunu buldum! 1966 yılında o güne kadar Tercüman yahut başka bir yayında görmediğim bir isim vardı.
Filiz Hataylı… Gazetede yayınlanan ilk tefrikası Üç Papatyalı Kadın’ı okurken tematik olarak dil olarak da eserin Suat Derviş’in olabileceğini düşündüm. Sonra bu imzayla yayınlanan diğer romanları tek tek okudum ve pek çok paralellik, pek çok benzerlik yakalayıp kesin kararımı verdim. Filiz Hataylı Suat Derviş’ti. Daha sonra Münir Süleyman Çapanoğlu’nun henüz yayınlanmamış Türk Edebiyatında Müstearlar başlıklı çalışmasında Filiz Hataylı adını ve karşısında Suat Derviş’i görünce çok mutlu oldum.
“Bugünün terminolojisiyle içerik üretici diyebiliriz”

Üç Papatyalı Kadın metnini yazarın kendi imzasıyla çıkan Günahtan Kaçan Kadın çizgi romanıyla yan yana getiriyorsunuz. Derviş’in aynı hikâyeyi hem düzyazı hem çizgi roman gibi farklı formlarda yeniden üretmesi, onun yazarlık pratiği hakkında bize ne söylüyor?
Geç Osmanlı, Erken Cumhuriyet’in pek çok yazarı aynı zamanda gazeteci. Reşat Nuri, Yakup Kadri, Refi Cevat, Nahid Sırrı, Suat Derviş…
Her biri muhabirlik, köşe yazarlığı da yapmış. Bugünün terminolojisiyle içerik üretici diyebiliriz hepsine. Onlardan istenen her formatta, her edebîlikle, her temada yazmışlar. Daha doğrusu yazabilenler el üstünde tutulmuş, o gazete senin, şu dergi benim gezmişler. Suat Derviş de köşe yazarlığı, çevirmenlik, adliye ve Beyoğlu muhabirliği, roman ve öykü yazarlığı yapmış. Pek çok türde, formatta metin üretmiş. Çünkü işi bu. 1953 başında bir çizgi roman olarak kurguladığı öyküyü, 1966’da Paris izlenimlerini de ayrı bir katman ve aks olarak ekleyerek romanlaştırmış.
“Kendi döneminin ötesinde”
Bitmeyen Korku ile Bir Köşede Bir Kadın eserlerinin yan yana gelişi okura nasıl bir tematik izlek sunuyor?
Bitmeyen Korku’da katil olduğu için psikolojisi bozulan genç bir kadın var. Gitgide buhranlar, heyezanlar içinde boğuluyor. Bir Köşede Bir Kadın’ın ana karakteri ise öldürülmek istendiğini bilen, ancak kaçamayacak kadar hasta, külçeye dönmüş bir bedene hapsolmuş.
İkisinde de klostrofobik bir atmosfer yaratmış Suat Derviş. İki eserde de suç karşısında biri katil, bir maktul iki kadın var. Yukarıda bahsettim, Suat Derviş birkaç gazete için farklı yıllarda adliye muhabirliği yapıyor. Çok sayıda suç hikâyesi ve suçlu ile karşılaşması demek bu.
Bence bu iki metin, bir seri katil hikâyesi olan Ankara Canavarı ile henüz kitaplaşmamış Biz Üç Kız Kardeşiz gibi romanlar bu adliye gözlemlerine dayanıyor. Ve evet, tüm bu metinlerin ana karakterleri kadınlar.
Suat Derviş’in "korku", "yalnızlık" ve "kadın ruh hali" üzerine kurduğu bu atmosfer bugün bize ne söylüyor?
1960’ların ikinci yarısında, Suat Derviş de altmışlarının ikinci yarısındaydı. İnsan ömrünün de o yıllarda ortalama 50-55 arası. Yani Suat Derviş kendini ölüme yakın hissediyor olmalı. Her an ölebilecekmiş gibi. Dahası çok zor, birden fazla kırılma, kariyer açısından birkaç sıfırlanma içeren çok zorlu bir ömür sürmüş. İstinatgahları, yani ablası Hamiyet, kocası Reşat Fuat ve Neriman Hikmet de ölüme yakın… Belli belirsiz bir korku var. Tanıdığı, bildiği, çocuk olduğu, genç olduğu dünya değil artık içinde yaşadığı. Birlikte çalıştığı gazete patronları, muhabir ve muharrirler ya emekli olmuş ya da ölmüş. Matbuattan çekilmiş imzaları. Böyle bir atmosferde milliyetçi-mukaddesatçı bir gazetede, bir takma adla yazan, yazmak zorunda kalan bir yazar. Gözaltılarla, işkenceyle, kaçak göçek geçen ömrün izleri olsa gerek. Korku, kaygı, buhran, kıstırılmışlık hissi.
Dönemin toplumsal ve siyasi baskıları düşünüldüğünde, Suat Derviş’in "Filiz Hataylı" gibi takma isimler kullanmak zorunda kalması edebi kimliğini ve dönemin edebiyat çevresini nasıl şekillendirdi?
Bizim basın yayın tarihimiz takma adlarla dolu. Aziz Nesin, Orhan Kemal, Suat Derviş, Aka Gündüz, Turhan Tan… Tüm bu isimler takma. Kimi aynı zamanda memur olduğu için, kimi aynı anda beş-altı yayına içeri ürettiği için, kimi mimlendiği, sakıncalı bulunduğu, karda yürüyüp izini belli etmek istemediği için kullanmış takma adları.
Suat Derviş de ilk günden itibaren bir takma adın koruması altına giriyor. Hatice Saadet nüfustaki ismi. Ailenin seçtiği soyadı ise Dervişoğlu. Hatice Saadet Dervişoğlu olmuyor hiçbir zaman. Suat Derviş’i seçiyor.
En bilinen takma adı olan Hatice Hatip’i de otuzların başında Berlin’de kullanmaya başlıyor. 1933’te Türkiye’ye döndükten sonra de Suat Suzan adıyla iki roman tefrika ettiriyor. Bu takma adların hiçbiri siyasal sebeplerle alınmamış, ticari sebepler belirleyici olmuş. Server Bedi gibi yani.
Peyami Safa o adı nasıl para kazanmak için daha hızlı, daha çalakalem ve avamın zevkine göre üretmek üzere aldıysa Suat Derviş de polisiyeleri, tür romanlarını daha çok takma adlarla yazmayı seçmiş.
Bizi kentin görünmeyenlerine, yoksul mahallelerine götüren bir isim Suat Derviş. Gazeteciliği de romanları gibi zamanı aşan bir nitelikte... Sizce bugünü dünden yakalamış, çağının ötesinde bir gazeteci ve edebiyatçı diyebilir miyiz ona?
Yirmi beş yıldır gazete ve dergi taradığım, eser ve yazar izi sürdüğüm, bulduklarımı varislere, yayıncılara ulaştırdığım, bir kısmını da yayına hazırladığım için biliyorum; Suat Derviş kadar edebi kamuda, okuyucuda karşılığını bulan keşif, neşriyat olmadı.
Ne Peride Celal, ne Nahid Sırrı, ne Selahattin Enis… Bu durumun nedenlerini çok düşündüm. Tabii ki İthaki’nin inatla, sabırla ve handiyse aşkla sayısı kırka yaklaşan bu kitapları yayınlaması, sonra Suat Derviş’i hatırlatmak, anlatmak için yapılan etkinliklere bütçe ayırması büyük bir etken. Ama Suat Derviş’in kendi döneminin ötesinde, halen güncel ve yaşar kalan konular seçmiş, karakterlerini tüm gerçekliği ve derinliğiyle anlatmış olması da çok önemli. Dünya pek değişmiyor. Ne yazık ki. Adaletsizlik de, sömürü de, ötekileştirme de aynı.
O yüzden eğer doğru, güçlü ve gerçek bir damar yakalarsanız, içten bir şekilde sistemin aksayan, sorunlu taraflarını ortaya koyarsanız bunun alıcısı her zaman oluyor. Suat Derviş muhabirlik yaptığı dönemden sonra son derece iyi bir gözlemci ve yazarlık kumaşı kaliteli; yani yazmaya, kağıda aks ettirmeye yetenekli bir insan olduğu için bugüne de kaldı, yarına da kalıyor. Son döneminde, takma adla yazdığı bu eserler bile ne kadar taze. Çünkü içten, çünkü gerçek. Klasikleşebilmenin, yarına kalmanın anahtarları bunlar.

Direkt olarak suça sürüklenen çocukları gözlemleyip onlarla konuşarak yazdığı metinler de var. Derviş’in edebiyatında ve gazeteciliğinde bu tür "tabu" ya da kenarda kalmış temaları merkeze almasının temel motivasyonu sizce neydi? Özellikle yaşadığı dönemi düşünürsek…
Ağzında altın kaşıkla doğmuş bir konak kızı. Zadegân sınıfından Osmanlı’nın. Kimyager ve akademisyen dede, doktor baba, sarayda yetişmiş, dil bilen bir anne… Suat Derviş nerede kozasını yırttı ve kendisine biçilen kaderin dışına çıktı?
Edebiyata merak saldığında belki. Edebiyat, sanat bunu yapmaz mı? Başka hayatları, deneyimleri ayağımıza getirir. Yaşamadan yaşatır bize. Suat Derviş romanlarda, öykülerde tanıdı başka dünyaları.
Bize tanıttığı gibi. Sonra 1918-33 yılları arasında sık sık gittiği Berlin ve doğup büyüdüğü İstanbul’da, iki kozmopolit iki her milletten, her sınıftan insanı barındıran, varsılla yoksulun, göçmenle soylunun iç içe geçtiği bu iki merkezde yaşaması da farklı yaşamlara şahit olmasını, gözlem yapmasını kolaylaştırmış olmalı. İki savaş arasında, dünyada sular durulmuyordu.
İnsanlar sürekli hareket halindeydi. Suat Derviş de onlarla sürüklendi. Farklı akıntılara kapıldı ve karşı kıyıları keşfetti.
Bambaşka adalarda yürüdü, farklı sularda yüzdü. Böylece ötekinin peşine düştü sanırım. Ben böyle anlamlandırıyorum. Ruhsal bir yatkınlık da olabilir tabii. Ama ötekinin peşine düşmekle kalmadı, ötekinin sergüzeştini, derdini yazma cesaretini de gösterdi. 1935-39 yılları arasında kaleme aldığı röportaj dizilerinin o güne kadar eşi benzeri yoktur.
Bu üç kitaplık seçkiyle birlikte Suat Derviş külliyatında henüz keşfedilmeyen başka karanlık noktalar veya kayıp metinler var mı? Okuru ileride yeni gelişmeler bekliyor mu?
Sizin sorularınızı yanıtlamak için kalktım bu sabah. Sonra, kendimi şüpheli, daha önce duymadığım bir isimle, belki bir takma isimle yazılmış beş romanı beşer tefrika okurken buldum. Temelde aradığım üç şey var. 1945 senesinde Hürses gazetesinin kapanması üzerine 104. tefrikasında yarım kalan Yaprak Kımıldamasın romanı acaba başka bir yerde, ileriki senelerde tefrika edildi mi?
Eserin sonunu bir gün bulabilecek miyim, merak ediyorum. Radi Fiş’in Rusçaya çevirip 1969’da orada bastırdığı Aşk Romanları adlı otobiyografik eser de henüz kitaplaşmadı.
Acaba bu eserinde 1960’ların ikinci yarısında bir takma adla Türkiye’de tefrikasını bulabilir miyim diye hevesle sürekli yeni gazeteler tarıyorum. Son olarak Neriman Hikmet, Fatmagül Berktay’a verdiği bir röportajda Suat Derviş’in Ekspres gazetesinde de yazdığını söylüyor. 1962’de başlayan Ekspres’i taradım, büyük oranda analiz ettim tefrikaları. Orada bir şey çıkmadı. Ama ya İstanbul Ekspres, Ege Ekspres, Ankara Ekspres… Onları da tarıyorum.
Elimde iki yüzü aşkın öykü, mahkeme yazıları, kadın hakları üzerine yazılar var. Karanlıkta Bir Genç Kız ve Biz Üç Kız Kardeşiz romanları da yakın bir gelecekte çıkacak umarım.
(EMK)







