21 Şubat Dünya Anadili Günü’nde, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Türkiye’ye göç eden Svetlana Çoban’la ana dili, annelik ve hafıza üzerine konuştuk.
Çoban, doğup büyüdüğü Ukrayna’dan İstanbul’a uzanan hayat hikâyesini ve oğluyla kurmaya çalıştığı dili romanında anlatıyor.
“Cehennemin Dokuzuncu Katı” isimli kitap Aralık 2025’te Heyamola Yayınları etiketiyle yayımlandı. Kitap hem bir annenin iç dökümü hem de 1990’lı yıllarda Türkiye’ye göç eden on binlerce kadının ortak hikâyesine de ışık tutuyor. Romanı Rusçadan Fatma ve Serdar Arıkan Türkçeye kazandırdı.
“Ana dili dünyaya açılma biçimim”

Svetlana Çoban için ana dili, yalnızca bir iletişim aracı değil. “Ana dili benim için her şeyden önce dünyaya kendimi ifade etme biçimidir” diyor. Ona göre insan, dünyayla en güçlü bağı ana dili üzerinden kurar; travmalarını, sevinçlerini, krizlerini ve hayallerini o dilin içinde taşır.
Türkiye’ye geldiğinde yeni bir hayat kuran Çoban, İstanbul’da anne oldu. Oğlu kreşe başladığında hayatın yönü belirginleşti: Çocuk Türkçe konuşmaya başladı. Çoban o yıllarda Türkçe bilmiyordu; gündelik iletişimini daha çok İngilizceyle sürdürüyordu. Evde Rusça konuşan bir anne, dış dünyada Türkçe konuşan bir çocuk vardı. Çoban oğlunu çoğu zaman sezgileriyle anladı.
“Oğlum konuşmaya doğrudan Türkçe başladı” diye anlatıyor. “Ben Rusça konuşuyordum, o ise Türkçe. Onu daha çok sezgisel olarak anlıyordum.” Üç–dört yaşlarına geldiğinde annesinin onu anlamadığı anlarda öfkelendiğini hatırlıyor. Ailede Rusça konuşan başka bir büyük olmaması, dili gündelik hayatın doğal akışında besleyecek bir ortam bırakmadı.
Yıllar sonra, Çoban Türkçeyi biraz ilerlettiğinde oğlu şaşkınlıkla ona şöyle dedi: “Anne, meğer sen ne kadar komikmişsin.” Çoban bu anıyı gülümseyerek aktarıyor. Oğlunun annesinin mizah duygusunu yıllar sonra fark etmesi, dilin insanın kişiliğini nasıl görünür kıldığını gösteriyor. “Bana ‘mama’ diyor, ‘anne’ değil” sözleri ise aralarındaki mesafenin hem sıcak hem hüzünlü bir ifadesi.
Roman, bir dilin kalbinden çıktı
Çoban yirmi yılı aşkın süredir Türkiye’de yaşıyor. Ancak yazmaya oturduğunda kalbinin dili ağır bastı. “Ben Rusça konuşuyor ve Rusça düşünüyorum. Hissettiklerimin tamamını kalbimin konuştuğu dilde aktardım. Türkçe böyle yazamazdım” diyor.
Romanı Rusça yazdı; oğlu ise kitabı Türkçe çevirisinden okuyor. Çoban burada klasik anlamda bir “dil mirası”ndan söz etmiyor. Onun asıl amacı, 1990’lı yılların ruhunu, Sovyetler Birliği’nin çöküşü sonrası yaşanan atmosferi ve o dönemin ağırlığını oğluna hissettirmek. “Neden bu seçimi yaptığımı ve o dönemin hepimiz için ne kadar zor olduğunu anlamasını istiyorum” sözleriyle romanın çıkış noktasını özetliyor.
Suçluluk değil, umut
Çoban, oğlunun Rusça bilmemesini bir eksiklik olarak görmüyor. “Asıl mesele benim Türkçe bilmememdi; o bulunduğu ortama uyum sağladı ve tamamen adapte oldu” diyor. Geçmişle kavga etmeyi anlamsız buluyor. Hayatın aldığı şekli kabulleniyor ve yüzünü geleceğe çeviriyor. Oğlunun isterse Rusça ve Ukraynaca öğrenebileceğini, hatta Ukraynacayı kalben daha yakın bulduğunu söylüyor.
Anne–çocuk ilişkisinde en önemli unsurun sevgi ve saygı olduğunu vurguluyor. Kendisini iyi bir anne olarak görmek istiyor; oğlunun bir gün onunla gurur duymasını hayal ediyor. Romanı da bu nedenle yazıyor: “Beni daha iyi anlamasını ve belki bana biraz farklı bir açıdan bakabilmesini istiyorum.”

Bir dil, bir kadın, bir hikâye: Anadili Kadınları anlatıyor

21 ŞUBAT DÜNYA ANADİLİ GÜNÜ
Anadili Kadınları: Anadillerimiz için sesimizi yükseltiyoruz
(EMK)










