İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin yayımladığı “Şiddet, Dayanışma ve Yeniden İnşa Süreçleri” başlıklı rapor, kadına yönelik şiddetin bireysel ve münferit hikâyelere indirgenemeyecek kadar yaygın ve yapısal bir sorun olduğunu ortaya koyuyor.

ERKEK ŞİDDETİ ÇETELESİ ARALIK 2025
Erkekler Aralık'ta 28 kadını öldürdü
Rapora katkı sunan Dr. Ayşe Kaşıkırık, saha verilerinin şiddetin kadınların hayatının tam ortasında, çoğunlukla yakın ilişkiler içinde üretildiğini açık biçimde gösterdiğini vurguluyor.
Türkiye’de kadına yönelik şiddet uzun yıllardır “özel alan” içinde tanımlanan, aile mahremiyeti gerekçesiyle kamusal müdahalenin sınırlandırıldığı bir mesele olarak ele alınıyor.
Oysa yerel yönetimlerin sahadan elde ettiği veriler, bu yaklaşımın gerçekliği örtbas ettiğini gözler önüne seriyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından yayımlanan ve kadın sığınmaevlerinde yürütülen çalışmalara dayanan “Şiddet, Dayanışma ve Yeniden İnşa Süreçleri” raporu, bu açıdan önemli bir boşluğu dolduruyor.
Rapora katkı sunan sosyolog Dr. Ayşe Kaşıkırık, çalışmanın temel amacının kadına yönelik şiddeti bireysel vakalar üzerinden değil, yapısal eşitsizlikler bağlamında ele almak olduğunu belirtiyor.
“Bu rapor bize şunu açıkça gösteriyor: Şiddet, kadınların hayatlarının marjinal bir anında değil; tam tersine hayatlarını sürdürmeye çalıştıkları, çalıştıkları, çocuk baktıkları, ekonomik sorumluluk üstlendikleri bir dönemde karşılarına çıkıyor. Dolayısıyla bu mesele bireysel değil, son derece politik ve toplumsal bir sorun.”
Raporda yer alan yaş profili verileri, kadın sığınaklarında kalan kadınların büyük çoğunluğunun çalışma çağında olduğunu ortaya koyuyor. Bu yaş grubu aynı zamanda bakım yükünün ve ekonomik sorumlulukların en yoğun olduğu dönemlere işaret ediyor.
Dr. Ayşe Kaşıkırık, bu verilerin önemli bir yanlışı düzelttiğini söylüyor:
“Kadına yönelik şiddet çoğu zaman ‘istisnai’ ya da ‘uç’ durumlar üzerinden konuşuluyor. Oysa saha bize şunu söylüyor: Şiddet, kadınların yaşamlarını ayakta tutmaya çalıştıkları bir evrede ortaya çıkıyor. Bu da bize şiddetin bireysel bir kriz değil, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin bir sonucu olduğunu gösteriyor.”
Şiddetin en yaygın mekânı: Aile
Rapora göre kadın sığınaklarına başvuran kadınların önemli bir kısmı evli ya da resmi birliktelik içinde. Bunun yanında boşanmış ya da ayrı yaşayan kadınlar da yer alıyor. Ancak tablo değişmiyor: Şiddet büyük ölçüde yakın ilişkiler içindegerçekleşiyor.
Kaşıkırık, bu durumu şöyle değerlendiriyor:
“Görüşmeler, kadına yönelik şiddetin büyük ölçüde aile içinde ve yakın ilişkilerde üretildiğini ortaya koyuyor. Bu nedenle ‘özel alan’ söylemi son derece sorunlu. Aile, kadınlar için çoğu zaman en güvensiz mekânlardan biri haline gelebiliyor.”
Şiddetten kaçış

Raporda dikkat çeken bir diğer başlık ise kadınların önemli bir bölümünün çocuklarıyla birlikte sığınaklarda kalması. Bu durum, sunulan hizmetlerin yalnızca kadına odaklanmasının yeterli olmadığını ortaya koyuyor.
“Kadınların deneyimi çoğu zaman çocuklarıyla birlikte şekilleniyor. Şiddet yalnızca kadına yönelmiyor; çocuklar da bu sürecin doğrudan ya da dolaylı mağduru oluyor. Bu nedenle sığınakların hizmetlerinin anne–çocuk birlikteliğini merkeze alan bir anlayışla yürütülmesi hayati,” diyor Kaşıkırık.
"Kurumsal güçlenme mekanizmaları gerekli"
5393 sayılı Belediye Kanunu kapsamında belediyelerin kadınlara yönelik koruyucu ve destekleyici hizmet sunma yükümlülüğü bulunduğunu hatırlatan rapor, İBB Kadın Sığınmaevi modelini yalnızca barınma alanı olarak değil, kurumsal bir güçlenme mekanizması olarak tanımlıyor.
Dr. Ayşe Kaşıkırık bu yaklaşımın önemini şöyle açıklıyor:
“Kadın Konukevleri sadece güvenli bir çatı sağlamaz. Aynı zamanda psikososyal destek, hukuki yönlendirme ve izleme süreçleriyle kadınların yeniden yaşam kurabilmeleri için kritik bir eşik oluşturur.”
Ekonomik baskı
Rapora göre kadınların en sık maruz kaldığı şiddet türleri psikolojik ve fiziksel şiddet olurken, ekonomik şiddet de yaygın biçimde görülüyor. Birçok kadının aynı anda birden fazla şiddet türüne maruz kalması ise şiddetin sürekliliğine işaret ediyor.
“Şiddet çoğu zaman tek bir olay değil; bir döngü. Psikolojik, fiziksel ve ekonomik şiddet iç içe geçiyor. Bu nedenle müdahalelerin de parçalı değil, bütüncül olması gerekiyor,” diyor Kaşıkırık.
Eğitim şiddeti önlemiyor
Raporda kadınların eğitim düzeylerinin oldukça farklılaştığına dikkat çekiliyor. Bu veri, şiddetin yalnızca belirli bir sosyo-ekonomik gruba özgü olduğu yönündeki yaygın algıyı da çürütüyor.
Kaşıkırık’a göre bu durum oldukça net bir gerçeğe işaret ediyor:
“Eğitim düzeyi arttıkça şiddetin ortadan kalkacağı yönündeki düşünce ne yazık ki doğru değil. Şiddet, esas olarak cinsiyet eşitsizliğinden beslenen yapısal bir sorun.”
Yalnızlık hissini kırmak
Raporda yer alan görüşmeler, psikososyal desteklerin kadınların yaşadıkları şiddeti kişisel bir başarısızlık olarak görmelerini engellediğini ortaya koyuyor. Grup çalışmaları ve dayanışma ortamları ise kadınların yalnız olmadıklarını fark etmelerini sağlıyor.
“Kadınlar benzer deneyimleri paylaştıkça, yaşadıklarının bireysel değil, sistematik bir sorun olduğunu görüyor. Bu farkındalık güçlenmenin en önemli adımı,” diyor Kaşıkırık.
Yeniden inşa
Kadın Konukevi deneyiminin kadınların özgüvenini ve gelecek planlarını doğrudan etkilediğini vurgulayan rapor, bu süreci bir “yeniden inşa” dönemi olarak tanımlıyor.
“Kadınların zamanla karar alma süreçlerine daha aktif katıldığını, kendilerini daha net ifade edebildiklerini ve gelecek planlarını daha güçlü kurabildiklerini görüyoruz. Bu, sığınak deneyiminin en dönüştürücü yönü,” diyor Kaşıkırık.
Rapora göre kadına yönelik şiddetle mücadele, ancak kamusal, sürekli ve eşitlikçi politikalarla mümkün. Yerel yönetimlerin rolü, geçici çözümler üretmenin ötesinde, kurumsal ve sürdürülebilir mekanizmalar oluşturmak.
Dr. Ayşe Kaşıkırık bu noktada şu uyarıyı yapıyor:
“Kadına yönelik şiddetle mücadele bir proje meselesi değil, bir kamu politikası meselesidir. Yerel yönetimler bu alanda yalnızca hizmet sunan değil, eşitlikçi politikalar üreten aktörler olmak zorundadır.”
(EMK)











