Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) ihlal kararına rağmen 3 bin 38 gündür hapiste tutulan Osman Kavala, T24’ten Murat Sabuncu’nun sorularını yanıtladı.
Kavala, cezaevinde geçen “3 bin günün” hayatında açtığı boşluğu anlatırken, Gezi beraatinin ardından yeniden gözaltı ve “casusluk” suçlamasıyla sürecin “tehlikeli” bir evreye girdiğini söyledi; yargının işleyişi, hukuk-demokrasi umudu ve AİHM/AYM kararlarının uygulanmaması üzerine değerlendirmelerde bulundu.
Röportajdan öne çıkanlar şöyle:
3 bin günlük hapis
* Tutuklandığımda 60. yaşımı tamamlamıştım. Bu yaştan sonra önümde kalan, eşimle, ailemle, dostlarımla yaşayabileceğim zamanın büyük kısmı, aktif olarak sivil toplum alanında faaliyette bulunabileceğim zamanın ise neredeyse tamamı cezaevinde geçmiş oldu.
* 2020 yılında Gezi davası beraat kararlarıyla sonuçlanınca, çok rahatlamıştım. Ama bu durum ancak birkaç saat sürebildi. Aynı günün akşamı daha önce tahliye kararı verilen suçlama kullanılarak gözaltına alındım ve kısa bir süre sonra da casusluk suçu kurgulandı. Bu suçlama türünün tarihte ve günümüzde nasıl kullanıldığını bildiğim için bu noktada yargı sürecinin tehlikeli bir hâle geldiğini anladım. Bu ürkütücü oldu.
Yargının durumu
* Yargının durumuna sadece kendimle ilgili değil, ülkem adına da üzülüyorum. Ama bu dışarıya bakarak gördüğüm bir şey değil, bunu yaşıyorum. Ekonomide kötüleşmeyle birlikte sağlık ve eğitim hizmetlerinden faydalanmada eşitsizliğin arttığını izlemek, kadın cinayetleri, iş kazaları -daha doğrusu- iş cinayetleri haberlerini okumak acı veriyor. Depremde yaşanan ihmalden kaynaklanan kayıpları unutmak da mümkün değil.
Türkiye’de hukuk ve demokrasi anlamında umudu var mı?
* Ülkemde demokrasi ve hukuk ilkelerinin egemen olacağına dair umudumu hiç kaybetmedim. Siyasi yelpazenin çok farklı yerlerindeki siyasetçiler hukuk devletinin gereklerinin yerine getirilmesinin, evrensel hukuk ilkelerine bağlı kalınmasının önemini vurguluyorlar. Muhalefet partilerinin adaylarının yerel seçimlerde başarılı olmaları da zorluklara rağmen, demokratik siyaset alanının kapalı olmadığını gösteriyor. Kapanacağını da hiç sanmıyorum.
AYM ve AİHM kararları
* Yıllar boyunca AİHM ve AYM kararlarına şüpheyle yaklaşılmasını, gerektiğinde uyulmaması davranışını teşvik eden bir iklim oluşturuldu. Benim durumumun da bazı özellikleri var. “Hükümeti devirmeye teşebbüs” ve “casusluk” suçlamalarıyla tutuklanmamla ilgili iki AYM başvurum, Başkan Zühtü Aslan ve bazı üyelerin karşı oy yazılarında belirttikleri açık hukuksuzluklara rağmen, çoğunluk üyeler tarafından reddedildi.
* AİHM kararlarıyla ilgili olarak da benimle ilgili dava sürecinin hiçbir aşamasında Adalet Bakanlığı, AİHM kararına uymuyoruz türünde bir açıklama yapmadı. Yerel mahkeme Tayfun Kahraman'la ilgili AYM kararını tanımadığını açıkça ifade etmişti. Benim durumumda böyle bir şey olmadı. Farklı uygulamalarla, farklı gerekçelerle AİHM kararları etkisizleştirildi.
* Adalet Bakanlığı, AİHM kararlarına uyulmamasının gerekçesi olarak, önce aynı sözde deliller kullanarak kurgulanan casusluk suçlamasının ilk AİHM kararının kapsamı dışında olduğu iddiasında bulundu. Gezi davasındaki beraat kararları bozulup mahkûmiyet kararları verilince de hüküm verildiği için tutuklama ile ilgili ihlal kararının geçersiz hâle geldiği görüşünü öne sürdü.
* Kanaatimce AİHM ve AYM kararlarına uyulmaması sadece yerel mahkemelerin bu yargı organlarının yetkilerini tanımamaları, Anayasa hükümlerine riayet etmemeleri anlamına gelmiyor. Böyle davranılabilmesi, bireyin özgürce yaşama hakkını koruyan temel hukuk ilkesinin, yani yasalara göre suç işlediğine dair somut delil olmadan insanların özgürlüklerinin kısıtlanamayacağı ilkesinin içselleştirilmemiş olmasının da bir tezahürü. Savcılar somut delil olmadan ağır suçlamalar yöneltiyorlar, yargıçlar da somut delil olmadan, vicdani kanaatleri bu yönde olduğu gerekçesiyle, mahkûmiyet kararları verebiliyorlar, böyle davranmanın meşru olduğuna inanıyorlar.
* Bu nedenle, AYM'nin Tayfun Kahraman ile ilgili kararında iddianamedeki delillerin onun suç işlediğini göstermediği değerlendirmesine yerel mahkeme yargıçları tepki gösteriyor. Adalet Bakanlığı bunu AİHM kararlarına uymama gerekçesi olarak açıkça öne sürmüyorsa da AİHM’e yolladığı yazılarda delil değerlendirmesinin yerel mahkemelerin ve Yargıtay’ın yetkisinde olduğunu, AİHM'in iyi gizlenmiş suç faaliyetlerini teşhis edemeyeceğini, bu işe karışmaması gerektiğini savunuyor. Bu yaklaşımlardan dolayı AYM ve AİHM kararlarına uymamak buzdağının görünen yüzü olarak da anlaşılabilir.
Röportajın tamamına buradan ulaşabilirsiniz.
(HA)
