JACOBIN/Bashir Abu-Manneh- Ortadoğu'dan söz etmeden savaştan söz etmek imkansız. Muhtemelen 1945 sonrası dönemde savaşlarla en çok parçalanmış bölge burası. Sadece son on beş yılda bile birçok Arap ayaklanması uzayan iç savaşlara dönüştü. İsrail'in Filistinlilere karşı bitmek bilmeyen savaşından söz etmiyorum bile. Sizce bölgede savaş neden bu kadar yaygın?
Gilbert Achcar- Şüphesiz ki Orta Doğu ve Kuzey Afrika (MENA), dünyanın 1945'ten bu yana en fazla silahlı çatışmaya tanık olan bölgesi; çok sayıda devletlerarası savaş ve dış müdahale yaşandı. Dış müdahaleler, Sovyetler Birliği'nin çöküşünün ardından, ABD'nin 1991 Irak Savaşı'yla başlayarak bölgeye müdahale özgürlüğüne kavuştuğu duygusuyla katlanarak arttı. Rusya da, Vladimir Putin yönetiminde, Suriye rejimini desteklemek için 2015'teki müdahalesiyle başlayarak, benzer bir yol izlemeye başladı.
Bu savaşların yaygınlığının nedeni basit: Bölgede sıklıkla "petrol laneti" olarak adlandırılan şey, Körfez ve komşu ülkelerin II. Dünya Savaşı öncesinden beri dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip olduğunun ve bu petrolün nispeten kolay çıkarılabilirliği nedeniyle özellikle kârlı olduğunun anlaşılmasıdır.
Petrol veya daha doğrusu doğal gazı da hesaba katarsak, hidrokarbonlar savaşın sona ermesinden bu yana MENA'nın siyasetinin merkezinde yer alıyor. ABD emperyalizminin bölgeye büyük ilgisi, ABD petrol devleri tarafından desteklenen Başkan Franklin Delano Roosevelt'in Şubat 1945'te, Müttefiklerin savaş sonrası dünyanın alacağı biçimi tartıştığı önemli Yalta Konferansı'ndan dönerken Kızıldeniz'de verdiği ünlü molayla örneklenir. USS Quincy muhribinde Suudi Krallığı'nın kurucusu Kral Abdul Aziz ile yapılan o görüşmenin ardından, o zamanlar ABD’nin egemen olduğu Aramco (Arabian American Oil Company) tarafından işletilen ve Soğuk Savaş amaçları bakımından stratejik konuma sahip Suudi petrol sahalarının ortasında, Dhahran'da bir ABD hava üssü inşa edildi.
Bir zamanlar Suudi Krallığı'nı Amerika Birleşik Devletleri’nin hakiki 51. devleti olarak adlandırmıştım; bu, Suudilerin İsrail devleti kurulmadan önce dahi fiilen sahip olduğu bir statüydü. Krallık ve tüm Körfez bölgesi, "mesele petrol değil" veya "sadece petrol değil" denilerek yaygın kanaati geçersizleştirme girişimlerine karşın Doğu Yarımküre'deki ABD emperyal stratejisinin merkezinde yer aldı ve hala da öyle. ABD’nin başını çektiği 2003 Irak işgalini yorumlayan eski ABD Federal Rezerv Başkanı Alan Greenspan, anılarında " Irak Savaşı'nın büyük ölçüde petrolle ilgili olduğunu, herkesin bildiği bir şeyi söylemenin neden siyaseten uygunsuz olacağını" merak ettiğini yazmıştı.
Elbette, petrol meselesi sadece -hatta Washington için öncelikle- ABD'nin Irak veya Körfez petrolüne erişimiyle ilgili değildir. Körfez devletlerinin elinde bulunan devasa miktardaki petrol parasını (egemen varlık fonları 3 trilyon dolardan fazla varlığa sahip, bu da dünyada bu tür fonlarda tutulan toplam varlığın yaklaşık yüzde 40'ına denk geliyor) kontrol etmek ve özellikle ABD askeri-sanayi kompleksini finanse etmede önemli satın alma güçlerinden yararlanmakla ilgili. Ayrıca diğer devletlerin Körfez hidrokarbonlarına erişimini kontrol etmekle de ilgili. David Harvey'in bir zamanlar isabetli bir şekilde belirttiği gibi, "Orta Doğu'yu kontrol eden küresel petrol musluğunu kontrol eder ve küresel petrol musluğunu kontrol eden, en azından yakın gelecekte küresel ekonomiyi kontrol edebilir."
Bu aynı zamanda Amerika Birleşik Devletleri'ndeki kaya gazı üretiminin artışıyla Çin'in gücünün yükselişinin toplam etkisi altında Orta Doğu'nun Washington için önemini yitirdiği düşüncesine kapılan birçok kişinin ne kadar yanıldığını da gösteriyor.
Bu tür yanıltıcı yorumların çoğu, Obama yönetiminin ünlü "Asya'ya yönelme" politikası üzerine yoğunlaşmıştı. Bu yorumlar, Körfez’in "petrol musluğunu" kontrol etmenin, petrol ithalatının yaklaşık yarısı Körfez'den gelen Çin'e yönelik ABD stratejisi açısından taşıdığı hayati önemi tamamen gözden kaçırıyor. ABD yapay zekâ devleri ile Arap Körfez ülkeleri arasında süre giden ortak girişimler, bu ülkelerin bol parası ve ucuz enerjisinden yararlanarak, yüksek enerji tüketen veri merkezlerinin inşasına yol açtıkça bölgenin ABD için taşıdığı genel öneme büyük bir unsur daha ekliyor.
Son olarak, Trump yönetimi özelinde, Trump, Kushner ve Witkoff ailelerinin Arap Körfez ülkelerindeki önemli çıkarları, Washington'un genel olarak MENA bölgesine ve özellikle Körfez'e ilgisini tarihsel doruğuna ulaştırdı ve bu da Donald Trump'ın dünyanın diğer bölgelerine göre burada daha çok askeri müdahalede bulunmasına yol açtı.
Gerçekten de Trump, Ortadoğu'da askeri gücü ABD stratejisinin temel bir bileşeni olarak kullanan ABD başkanları silsilesinde yer alıyor. ABD'nin İran'a saldırısının acil nedenleri ve uzun vadeli politika hedefleri neler? Trump yönetiminin İran politikası neyi açıklıyor?
1979 İran devrimi Şahlığı devirdiğinden beri, ABD'nin önemli bölgesel müttefiklerinden biri olan Tahran, onlar için can sıkıcı bir diken haline geldi. Bununla birlikte, iki ülke arasındaki ilişkiler zıt aşamalardan geçti: Ne kadar garip görünse de, 1979'dan sonra Washington ve Tahran arasında iş birliği dönemleri oldu. 1980'lerde, Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail “İran-Kontra olayı” olarak bilinen olayda İran'ın Saddam Irak'ına karşı savaş çabalarını destekledi. O zamanlar, çıkarlarını tehdit eden iki haydut devlet olarak gördükleri iki ülke arasındaki savaşı uzatmak çıkarlarına geliyordu. Ardından İran, Irak'taki vekillerinin Washington ile iş birliği yoluyla ABD liderliğindeki 2003 Irak işgalini destekledi.
Paradoksal olarak, ABD ordusu bu vekilleri de peşinden sürükledi ve onları iktidara getirdi. Sonuç olarak işgalden asıl yararlanan İran oldu ve sonunda Irak üzerinde ABD'den daha fazla nüfuz kazandı; bu da Irak'ın ABD emperyal tarihinin Vietnam ile aynı düzeyde büyük bir fiyaskosu olarak görülmesinin nedenlerinden biridir.
Obama yönetiminin 2015'te Tahran ile imzaladığı nükleer anlaşma, İran'ın bölgesel nüfuzunu daha da genişletmesini engellemedi; bu genişleme, 2013'ten itibaren İran’ın Beşar Esad rejimi yanında yer alarak Suriye'ye müdahalesi ve 2014'te Husilerin Yemen'in kuzeyini ele geçirmesiyle daha da arttı. Bu bölgesel genişlemede Tahran, hem İsrail karşıtı hem de ABD karşıtı öfkeyi ve Şii mezhep asabiyesini istismar etti. Trump, Binyamin Netanyahu ve Körfez'deki önemli emirliklerin Obama'ya yönelttiği en büyük eleştiri, Tahran'ın bölgesel gücünün genişlemesinin en yüksek düzeye çıktığı bir dönemde, bu genişlemeyi sınırlama gereğini önemsemeden nükleer anlaşmayı imzalamasıydı. Anlaşma beklentilerin aksine İran'ın ekonomik durumunu iyileştirdi ve böylece bölgesel politikasının önünü açtı.
Sözünü ettiğimiz tüm nedenleri göz önünde bulundurursanız, Trump'ın İran politikasının ardındaki güçlü mantığı anlayacaksınız. Bugünkü saldırıyla, o ülke üzerinde hakimiyet kurmayı umuyor; bu da ABD'nin Körfez'in yanı sıra tüm MENA bölgesi üzerindeki hakimiyetini tamamlayacak ve büyük ölçüde artıracaktır.
Bu savaş Netanyahu'nun hayalinin gerçekleşmesi gibi görünüyor. ABD'nin savaş amaçları ve hedefleri İsrail'inkilerle aynı mı, yoksa önemli farklılıklar var mı?
Elbette hem yakınlaşmalar hem de farklılıklar var. Yakınlaşmalar açık: hem Amerika Birleşik Devletleri hem de İsrail — sadece Netanyahu hükümeti değil, tüm Siyonist iktidar seçkinleri — İran'ın nükleer programına son vermek istiyor. İsrail bu konuyu varoluşsal bir tehdit olarak görüyor çünkü bölgedeki tek nükleer silahlı devlet olma statüsünü tehlikeye atıyor. Washington, İran'ın nükleer silahlara sahip olma olasılığını, Tahran'ın komşu Arap petrol sahalarını nükleer silahlarla tehdit edebileceği ve bu da ABD çıkarları ve küresel ekonomi için bir felakete yol açabileceği için, büyük bir caydırıcı unsur olarak görüyor. Hem Washington'ın hem de İsrail'in İran'ın bölgesel etkisini geri püskürtme konusunda açık bir çıkarı var.
Beri yandan, yakınlaşmalar kadar belirgin olmasa da, farklılıklar da var. Daha genel olarak söylersek, İsrail'in hedefleriyle Amerika Birleşik Devletleri'nin hedefleri arasında neredeyse hiçbir zaman tam bir örtüşme olmamıştır.
ABD çıkarlarına hizmet eden ilk büyük İsrail savaşını ele alalım: Haziran 1967 Altı Gün Savaşı, İsrail'in o zamanlar ABD emperyalizmine radikal bir şekilde karşı çıkan iki Arap devletine - Cemal Abdül Nasır liderliğindeki Mısır ve Suriye'ye - ağır bir darbe vurmasıyla sonuçlandı.
ABD çıkarlarına hizmet eden ilk büyük İsrail savaşını ele alalım: Haziran 1967'deki Altı Gün Savaşıyla İsrail, o dönemde ABD emperyalizmine radikal şekilde karşı çıkan iki Arap devletine — Cemal Abdülnasır liderliğindeki Mısır ve milliyetçi Arap Baas partisinin sol kanadının liderliğindeki Suriye'ye ağır darbe vurdu. İsrail, 1967 savaşını fırsat bilerek Ürdün Nehri'nden Akdeniz'e kadar Britanya mandası dönemindeki Filistin'in tamamını öncelikle Ürdün monarşisi aleyhine ele geçirmesini sağladı. 1949'da Ürdün’ün ilhak ederek kontrol altında tuttuğu Batı Şeria’nın sadık ABD müttefikinin elinden çıkması kesinlikle Washington'un istediği bir şey değildi.
İran'a yönelik olarak süren saldırıda, Netanyahu'nun "rejim değişikliği" çağrısında bulunması ve 1979'da devrilen şahın oğlu Rıza Pehlevi yönetiminde monarşinin yeniden kurulmasını desteklemesine mukabil, Trump'ın Nicolás Maduro'yu kaçırdıktan sonra iktidarı Venezuelalı sağcı muhalefet lideri María Corina Machado'ya devretmeyi reddettiği gibi, Rıza Pehlevi'yi de reddetmesi bu farklılığı daha da belirginleştiriyor. Netanyahu'nun tutumunu, Trump'ın 6 Mart'ta Fox News'e yaptığı samimi açıklamayla karşılaştırabilirsiniz: Trump Venezuela geçici başkanı Delcy Rodriguez'e atıfta bulunarak İran için de şöyle demişti: "Çok kolay bir şekilde işleyecek. Venezuela'da olduğu gibi işleyecek. Orada harika bir liderimiz var. Muhteşem bir iş çıkarıyor. Ve Venezuela'da olduğu gibi işleyecek."
Trump ayrıca İran'da bir dini liderin varlığına açık olduğunu da söyledi. "Evet, olabilir, yani, kişinin kim olduğuna bağlı. Dini liderlere karşı değilim. Birçok dini liderle çalışıyorum ve harikalar," dedi. İran’da demokratik bir devletin olmasında ısrarlı olup olmadığı sorulduğunda Trump, CNN'e şunları söyledi: "Hayır, adil ve dürüst olacak bir liderin olması gerektiğini söylüyorum. Harika bir iş yapacak. Amerika Birleşik Devletleri'ne ve İsrail'e iyi davranacak ve Orta Doğu'daki diğer ülkelere de iyi davranacak- hepsi bizim ortaklarımız."
Meselenin özü şu ki, Netanyahu ve tüm Siyonist iktidar seçkinleri, bölgeyi parçalamaya yönelik uzun zamandır sürdürdükleri projelerine tamamen uygun olarak İran devletinin çöküşünü son derece olumlu karşılasalar da, nüfusunun neredeyse yarısı etnik azınlıklardan oluşan İran devletinin çöküşü ve parçalanması, ABD'nin bölgesel çıkarları açısından bir felaket olurdu. Çünkü bu, Washington'ın en yakın müttefiklerinden başlayarak tüm bölgeyi büyük ölçüde istikrarsızlaştırırdı. İkincisi, bu ülkeler İran'a yönelik saldırıda ABD'nin amacını kesinlikle destekliyorlar, ancak İsrail'in amacını da kesinlikle reddediyorlar - hepsi de despot devletler oldukları için, Netanyahu'nun İran'da "demokrasi"yi savunmasının ikiyüzlülüğüne kızmaktan başka bir şey yapamazlar.
Trump'ın "eski-yeni emperyal doktrini" olarak adlandırdığım şeyi anlamak için, Trump'ın yakından gözlemlediği Irak derslerini akılda tutmak gerekir. Washington'ın 2003'te Irak'ı işgal ettikten sonra Irak devletini parçalaması, İran'ın ülkenin Arap Şii çoğunluğu üzerindeki hakimiyetini ve Arap Sünniler arasında ABD karşıtı isyanın yayılmasını kolaylaştıran bir kaosa yol açtı; bu isyan daha sonra IŞİD’e dönüştü. Sonuç olarak, George W. Bush'un ilk döneminde Savunma Bakanlığında baskın olan ve Donald Rumsfeld ile Dick Cheney tarafından desteklenen neo-muhafazakarların savunduğu "rejim değişikliği" yerine, Amerika Birleşik Devletleri'nin, karakterlerine bakılmaksızın, mevcut rejimlere kendi iradesini dayatması gerektiği sonucuna varıldı.
Trump'ın ikinci döneminde, Amerika Birleşik Devletleri'nin, büyük güçlerin daha zayıf devletleri bombalamakla tehdit ederek veya direnmeleri durumunda gerçekten bombalayarak kendi iradesini dayattığı 19. yüzyıl "gambot diplomasisinin" güncelleştirilmiş bir versiyonuna kaydığı söylenebilir. O zamanlar hükümetlerin doğasıyla ilgili bir kaygı söz konusu olmazdı; sadece daha güçsüz ülkelere kabaca emperyalist çıkarları dayatma isteği vardı.
ABD'nin İran'a yönelik ortak saldırısına karşı çıkan birçok muhalif, hem sol hem de sağ ve aşırı sağ kanatta, özellikle İran'ın Amerika için yakın bir tehdit oluşturmadığı gerekçesiyle, bunu haksız buluyor ve bunu açıklamak için ABD'nin İsrail'in emrini yerine getirdiği fikrine başvuruyor. Savaş, İsrail ve lobisinin Ortadoğu'daki ABD dış politikasını belirleyip çarpıtıp çarpıtmadığı sorusunu bir kez daha gündeme getiriyor. ABD-İsrail ittifakı ve hem tarihsel hem de günümüzdeki temel nedenleri hakkındaki görüşünüz nedir?
Washington ve İsrail arasındaki farklılıklar hakkında açıkladıklarımdan da anlaşılacağı üzere, ABD'nin tasması İsrail’in kuyruğuna bağlı değil. İki devletin de şu anda ortaklaşa yaptıkları gibi İran'ı vurma konusunda ortak çıkarları var, ancak aynı hedefleri paylaşmıyorlar. Marco Rubio'nun şu açıklaması çokça yorumlandı ama hep yanlış yorumlandı:
“İsrail'in bir eylemde bulunacağını biliyorduk, bunun Amerikan güçlerine karşı bir saldırıyı tetikleyeceğini biliyorduk ve bu saldırıları başlatmadan önce önleyici bir şekilde harekete geçmezsek daha fazla kayıp vereceğimizi biliyorduk,”
Bu açıklamayı anlamak için, merkezi bir noktayı göz önünde bulundurmak gerekir.
Trump'ın yeni doktrininin unsurlarından biri olan "rejim değişikliği" yerine "rejimin davranışının değiştirilmesi" – Temsilciler Meclisi Başkanı Mike Johnson'ın ABD'nin Venezuela'daki korsanlık eylemine ilişkin yorumunda kullandığı isabetli sözlerle ifade edildiği gibi – davranış değişikliğinin önünde engel olarak görülen rejim liderlerinin ortadan kaldırılması demek.
İran'ın yüce lideri Ali Hamaney'i kaçırmak ne mümkün ne de faydalı olduğundan, geriye kalan tek seçenek onu suikastla öldürmekti; bu konuda İsrail ve CIA'nın İsrail'deki muadili MOSSAD’ın uzmanlığı biliniyor. Washington bu nedenle bu görevi yerine getirmekte küçük ortağa güveniyordu. Financial Times tarafından yapılan bir araştırmadan biliyoruz ki, İsrail özellikle uygun bir zaman dilimi olarak cumartesi gününü belirlemişti.
"CIA ve İsrail, Hamaney'in cumartesi sabahı Pasteur Caddesi yakınlarındaki ofisinde bir toplantı yapacağını belirlediklerinde İran üst düzey liderliğinin büyük bölümü arasında onu da öldürmek için özellikle uygun bir fırsat yakalamışlardı.
ABD Genelkurmay Başkanı General Dan Caine'e göre, ABD ordusu, siber saldırılar başlatarak İsrail savaş uçaklarının Hamaney'in yerleşkesini bombalamasının yolunu açtı ve bu saldırılar "İran'ın görme, iletişim kurma ve yanıt verme yeteneğini bozdu, zayıflattı ve kör etti".
Şimdi ise, John Mearsheimer, Stephen Walt ve Tucker Carlson gibi muhafazakârlar, ABD’nin tasmasının İsrail'in kuyruğuna bağlandığını iddia ederek, ABD emperyalizminin gerçekliğini gizlemeye ve başarısızlıklarını, Carlson'ın durumunda olduğu gibi "Yahudilere" değilse bile, İsrail lobisine atfetmeye çalışıyorlar.
“Mearsheimer ve Walt’un 2007’de yayımlanan ve kısa sürede bir best seller haline gelen kitabı, ABD’nin Irak işgalindeki beceriksizliğini İsrail Lobisi’nin etkisiyle açıklıyordu. Oysa George W. Bush yönetimi zaten içi dışı petrol olan bir yönetimdi; üstelik Bill Clinton döneminde bile Irak’ın işgali için lobi yapmış Project for the New American Century kadrolarıyla doluydu. Böyle bir yönetimin, 11 Eylül 2001 saldırılarının sunduğu fırsatı değerlendirip Irak’a saldırmak için ayrıca İsrail Lobisi’nin teşvikine ne ihtiyacı olabilirdi ki? Üstelik bu, Irak’ın İran’la sekiz yıl süren savaşın ardından bütünüyle tükenmiş olduğu ve bunu ABD’nin dayattığı on iki yıllık yıkıcı ve hukuksuz ambargonun izlediği bir dönemde gerçekleşti. Aslında İsrail o sırada ABD’nin Irak’a değil, İran’a saldırmasını çok daha fazla tercih ederdi. Nitekim Washington’un tanklarının ardından Tahran’ın vekillerini Bağdat’a taşıyıp iktidara yerleştirmesi Tel Aviv’de ciddi bir hoşnutsuzluk yarattı.”
Washington'ın Siyonist devletle olan "özel ilişkisi", İsrail'i ABD'nin bölgesel çıkarlarının bekçisi olarak görmesinden kaynaklanıyor; son derece etkili bir askeri müttefik olarak, iç faktörler nedeniyle müdahalesi engellendiğinde bunu telafi edebilen veya İran'a karşı ortak saldırılarında ve geçtiğimiz hazirandan önceki saldırıda görüldüğü gibi etkili bir şekilde tamamlayabilen bir ülke olarak görüyor. Washington'ın İsrail'e verdiği askeri yardım, devasa ABD askeri bütçesine yanında çok küçük bir meblağ oluşturuyor ve bu miktarın Pentagon harcamalarına eklenmesi durumunda yaratacağı marjinal etkiye kıyasla kesinlikle çok değerli bir yatırım oluşturuyor. Bazen ideolojik bir faktör, Washington'ın İsrail'e desteğini artırabilir; bu durumsa, ABD başkanları arasında en samimi ve en sadık Siyonist olan ve bundan gurur duyan Joe Biden örneğinde daha iyi görülür.
ABD-İsrail saldırganlığına yanıt olarak İran, her zaman yapacağını söylediği şeyi yapıyor: Körfez ülkeleri de dahil olmak üzere bölgedeki ABD çıkarlarına saldırıyor. İran'ın bu savaştaki hedefleri neler ve İran'ın iç kamuoyunda sevilmeyen rejimi ayakta kalabilecek mi?
İran'ın savaşı tüm bölgeye yayma hedefleri çok açık ve saldırı başlamadan çok önce tehdit şeklinde dile getirilmişti. Aslında bu, İran'ın saldırı karşısında elindeki tek askeri koz: İsrail ve ABD güçlerini bombalamanın yanı sıra, Körfez ülkelerini ve petrol ihracatlarını öyle bir şekilde sekteye uğratmayı hedefliyor ki, böylece küresel ekonomiye ve bu ülkelere önemli bir baskı uygulayarak, Washington'a saldırıyı en kısa sürede durdurması için baskı yapmalarına yol açılsın.
İran hükümetinin hayatta kalmasına gelince, şu anda düşmesi için inandırıcı bir olasılık görmüyorum. Geçtiğimiz yılın sonlarında başlayan ve 1979'da Şah'ı deviren ayaklanmadan bu yana İran'ın tanık olduğu en büyük isyan haline gelen bu ayaklanma karşısında, teokratik rejim hayatta kalmak için binlerce insanı öldürmekten çekinmeyeceğini gösterdi. Tek alternatif senaryo, İran silahlı kuvvetlerinin -örneğin düzenli ordu ile hükümetin özel silahlı omurgası olan Devrim Muhafızları arasında- bölünmesi ve Suriye benzeri bir iç savaşa yol açması olurdu. Ancak bu, tam olarak Washington'ın kâbusu, İsrail'in ise tatlı rüyasıdır.
Bu, Trump'ın devlet içinden bir değişim isteme konusundaki ısrarını, hatta ABD çıkarlarına uygun "dini liderlerle" işbirliği yapmayı dört gözle beklemesini açıklıyor. Şimdilik, İran rejimi, Hameney'in oğlu Müçteba'yı yeni dini lider olarak seçerek çatışmayı sürdürmeyi tercih etmiş gibi görünüyor. Trump'ın sonunda istediğini elde edip edemeyeceği veya İran rejiminin tutumunda ısrar edip etmeyeceği şu an için tahmin edilemez, ancak ilk göstergeler ikinci yöne işaret ediyor.
Peki ya kendi ülkeniz Lübnan? İsrail, 7 Ekim'den beri bombalamayı bırakmadı ve Hizbullah hem askeri hem de siyasi olarak ciddi şekilde zayıflamış bir güç haline geldi ve özellikle acımasız Esad rejiminin yanında yer aldıktan sonra, 2006'da İsrail'e karşı savaşırken sahip olduğu halk desteğinin çoğunu kaybetti. Hizbullah nereye gidiyor?
İsrail, Hizbullah'ı yalnızca Tahran'ın vekili olarak görüyor. Ancak Hizbullah aynı zamanda Tahran'la aynı ideolojik karışımı, yani Siyonizm karşıtlığını, ABD hegemonyasına karşıtlığı, Şii mezhepçiliğini ve İslami köktenciliği savunan kitle tabanına sahip bir parti. Bu, İsrail'in Hamas'ı yok ederken ve hareketin tamamen ortadan kaldırılmasını ve "denizi kurutma" olarak bilinen doğrudan saldırılarla 2024 sonbaharında Hizbullah'a karşı da denenmiş ve sınanmış bir ayaklanma bastırma stratejisiyle hareket edeceği anlamına gelir. Yani düşmanı destekleyen halk kitlesine saldırarak onları düşmandan ayırmayı ve sonunda ona karşı çevirmeyi amaçlayacağını gösterir.
Bu stratejinin İsrail’deki versiyonu ‘Dahiya doktrini’ olarak bilinir. Adını Beyrut’un güney banliyölerinden alır; Arapçada dahiya zaten ‘banliyö’ anlamına gelir. Şii nüfusun yoğun olduğu bu mahalleler, İsrail’in 2006’da Hizbullah’a karşı yürüttüğü saldırı sırasında diğer Hizbullah yanlısı Şii bölgelerle birlikte ağır biçimde hedef alınmış ve büyük ölçüde yıkıma uğratılmıştı. İsrail bugün aynı yöntemi Lübnan’a yeniden uyguluyor; üstelik 2006’da ya da 2024’te olduğundan bile daha acımasız biçimde. Amaç, Lübnan devlet güçlerini Hizbullah’ı silahsızlanmaya zorlayacak bir baskı uygulamaya mecbur bırakmak. Bütün bunların nasıl sonuçlanacağını şimdiden kestirmek zor; çünkü gelişmeler büyük ölçüde İran’a karşı yürütülen mevcut saldırının nasıl sonuçlanacağına bağlı.
Bu noktada son bir gözlem eklememe izin verin. İsrail, Gazze’de Hamas’a karşı yürütülen bir operasyon olarak sunulan soykırımcı savaşında ve Lübnan’da Hizbullah’ı hedef alan yıkıcı saldırılarında, tarihinin acı ironilerinden biri gereği, askeri literatürde ‘denizi kurutmak’ diye bilinen stratejinin erken örneklerinden birine oldukça benzeyen bir yöntem izliyor: Roma İmparatorluğu’nun MS ikinci yüzyılda Simon bar Kokhba’nın önderliğinde patlak veren Yahudi isyanını korkunç bir vahşetle bastırması.
Sanki Siyonist devlet, tarih boyunca —antik çağdan yirminci yüzyıla kadar— Yahudilere zulmedenlerin hepsini taklit etmeye hevesliymiş gibi şimdi aynı şeyleri Ortadoğu halklarına uyguluyor. Siyasal Siyonizmin kurucusu Theodor Herzl’in daha en başta öngördüğü gibi, Yahudi devleti bekası uğruna giderek Yahudi düşmanlarının siyaset tarzı ve yöntemlerini benimser hale gelmiş görünüyor.
(AEK)





