AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2025’i “Aile Yılı” ve ardından 2026-2035 döneminin “Aile ve Nüfus 10 Yılı” ilan etmesiyle birlikte kadınlara, çocuklara ve LGBTİ+lara yönelik baskılar arttı. Hormon hakkı yasaklandı, nafaka hakkı tartışmaya açıldı...
11. Yargı Paketi ce 12. Yargı Paketi'nde kadınların ve LGBTİ+'ların en temelde yaşam hakkına ve yaşam biçimine dair tehdit oluşturan maddeler yer aldı. Zaman değişse de nitelik ve biçim değişse de tehdit ve baskı kararlığı değişmedi.
İstanbul İl Sağlık Müdürlüğünün, geçtiğimiz günlerde kadın hastalıkları ve doğum uzmanı hekimlerinin muayenehanesine denetlemeler düzenleyip muayenehane şartlarında kürtaj işleminin yapılmasının yasak olduğunu ileri sürerek tutanaklar tutması da bu baskıların son örneklerinden oldu.
Konu hakkında Op. Dr. Irmak Saraç, bedene ve beden bütünlüğüne yönelik gerçekleştirilen müdahaleci pratiklere dair bianet’e konuştu
“Bu süreç, 2012’de başladı”
Aile yılı politikalarının kadın, çocuk ve LGBTİ+ların kimliklerinin yanısıra doğrudan bedenlerine karşı da bir saldırı alanı yaratmasını Saraç şöyle örnekliyor:
“Bu saldırı biçimlerinin sağlık alanındaki somut örneklerine dair iki konu aklıma geliyor. İlki cinsiyet uyum süreçlerinin güçleştirilmesi. Uyum sürecine başlama yaşının kademeli olarak artırılmaya çalışılması, hormon kullanımı için elektronik reçete zorunluluğu, uyum süreçlerini takip eden hastane sayısının azalması gibi konular… Diğeri hem gebeliği önleyici yöntemlere ücretsiz erişimin zorlaşması hem de isteğe bağlı gebelik sonlandırma ya da kürtaja ücretsiz erişimin zorlaştırılması. Bu süreç aile on yılından çok daha önce, 2012’de başladı. Öncesinde de gebelik sonlandırma için gebelik haftasının düşürülmesine ilişkin tartışmalar vardı.”
“Kürtaj, güvensiz ortamlarda uygulanır hale geldi”
Geçtiğimiz günlerde İstanbul il Sağlık Müdürlüğü, kadın hastalıkları ve doğum uzmanı hekimlerinin muayenehanesine denetlemeler düzenleyip muayenehane şartlarında kürtaj işleminin yapılmasının yasak olduğunu ileri sürerek tutanaklar tutmuştu. Saraç, bunun ilk olmadığına vurgu yaparak dünden bugüne kürtaj hakkına dair yaşananlara dair şunları belirtti:
“Daha önce de benzer durum yaşanmış ve İstanbul Tabip Odası buna karşı dava açmıştı. Önce yürütmeyi durdurma ardından da iptal kararı verilmişti. İsteğe bağlı gebelik sonlandırma 1983 yılında çıkan 2827 sayılı Nüfus Planlaması Hakkında Kanun ile yasal hale gelmiştir. Hali hazırda bu kanun geçerlidir. 2012 yılından itibaren giderek kamuda bu hizmete ulaşım zorlaşmıştır. Hastanelerdeki kapanan aile planlaması kliniklerinin yerine yenilerinin açılmaması, idari baskılar gibi nedenlerle kamuda bu hizmeti veren yerlerin sayısı gittikçe azalmıştır. Bunu sayıca gösteren akademik çalışmalar mevcut. Kamuda erişemeyen kadınlar ki bu bile büyük bir eşitsizlik yaratmaktadır, özel hastane ve muayenehanelere yönelmiştir. Özel hastanelerde ise yüksek ücretler talep edilmektedir. Şimdi de muayenehanede yapılmasına engel olunmaya çalışılıyor. Bundan etkilenecek olan yine kadınlardır. Kürtaja erişim olmamasının kürtaj oranını düşürmediği tam tersine güvensiz ortamlarda bu işlemin uygulanır hale gelmesine yol açağı gösterilmiştir. Bu da kadın sağlığını geçici ya da kalıcı olarak olumsuz etkileyecektir.
Nüfus politikaları ile kürtajı engellemeye yönelik girişimlerde bulunan iktidar aynı zamanda gebeliği önleyici yöntemlere kamuda erişimi de kısıtlıyor. Daha önce birinci basamakta ücretsiz ulaşılabilen tüm yöntemler artık ücretli. Rahim içi araca (spiral) ise birinci basamakta erişmek mümkün değil, ikinci basamakta da kısıtlı…”
“Devletin neyi koruduğuna bakmak gerek”
Devletin kadınlara ve çocuklara yönelik tekrarladığı “koruma” söylemleri, Saraç’a göre kendi içinde çarpıcı bir çelişki barındırıyor:
“Devletin sıklıkla tekrarladığı “koruma” söylemiyle neyi koruduğuna bakmak gerekiyor. Çünkü kadınları ve çocukları koruma iddiası, onların haklarını, özerkliklerini ve beden bütünlüklerini korumaktan ziyade, zaman zaman onların bedenleri üzerinde daha fazla denetim kurmanın gerekçesine dönüşüyor. İstismara uğramış bir çocuğun hastane tuvaletinde kendi başına doğum yapmak zorunda kalması, aslında başlı başına çok ağır bir korumasızlık halini gösteriyor. Fakat bu çocuğun hangi koşullarda bu noktaya geldiğini, onu koruyacak mekanizmaların neden işlemediğini sorgulamak yerine, çocuğun kendisinin suçlanan ve cezalandırılan kişi haline gelmesi, “koruma” söyleminin ne kadar çarpıcı bir çelişki barındırdığını gösteriyor. "
2025’in “Aile Yılı” ilan edilmesinden bugüne yasada hangi değişiklikler yapılmaya çalışıldı?
20 Kasım 2024: Nefret Suçuna Maruz Bırakılan Transları Anma Günü’nde Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu (TİTCK) hormon ilaçlarına e-reçete zorunluluğu ve kota uygulaması getirdi. Hormon reçeteleri belirli kanallara sıkıştırıldı; ilacın temini “takip” gerekçesiyle sınırlandırıldı.
13 Ocak 2025: AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, Ocak ayının başlarında 2025’i “aile yılı” ilan etti, 13 Ocak’ta ise bu karar kamuoyuna duyuruldu. Aile yılı ilanı; aile kurumunun korunması, demografik riskler ve sosyal değişimlerin getirdiği tehditlere karşı bütüncül politikalar geliştirilmesi ‘ihtiyacı’yla gerekçelendirildi.
30 Ocak 2025: Sağlık Bakanlığı, bakanlık müfettişleri aracılığıyla kamu hastanelerine yönelik “denetim seferberliğine” başladığını duyurdu. Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu’nun talimatıyla Sağlık Bakanlığı Denetim ve Değerlendirme Bilimsel Komisyonları kuruldu. Aralarında “Cinsiyet Değişikliği Denetim ve Değerlendirme Bilimsel Komisyonu”nun da yer aldığı söz konusu komisyonların, tüm hastanelerin işleyiş ve denetim süreçlerini takip edeceği söylendi.
28 Şubat 2025: Adalet Bakanlığı’nın 2025 "Aile Yılı" eylem planları kapsamında hazırladığı kanun teklifi taslağı kamuoyuna yansıdı. Taslakla, Medeni Kanun’da yer alan cinsiyet uyum operasyonları yaş sınırının 18'den 21'e çıkarılması ve ameliyat süreçlerine katı tıp kurulu raporu şartları getirilmesi öngörüldü.
25 Haziran 2025: Sağlık Bakanlığı Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu, 81 il Valiliklerine yolladığı yazıyla transların cinsiyet uyum süreçlerinde kullandığı hormonlara 21 yaş sınırı getirdi. Yazıda, bu ilaçların “hali hazırda kanser, infertilite, erken ergenlik, endometriyozis, post-menopoz, uterin fibrosis” tanılarında reçete ile dağıtılabileceği; ancak 21 yaş altındaki "cinsiyet disforisi veya uyumsuzluğu" yaşayanlara reçete edilmeyeceği söylendi.
Ekim 2025: “11. Yargı Paketi” olarak adlandırılan torba yasanın içeriği, basına yansıdı. "Hayasızca hareketler” suçunun alt ve üst sınırlarının artırılması teklif edildi. “Doğuştan gelen biyolojik cinsiyete ve genel ahlaka aykırı tutum ve davranış” ibaresi, cinsiyet uyum ameliyatı yaşının 21’den 25’e çıkarılması kararı torba yasada yer aldı. “Aynı biyolojik cinsiyetten kişiler arasındaki cinsel davranışları teşvik etmek, özendirmek, yaymak veya bunların propagandasını yapmak” suç unsuru olarak taslağa eklendi.
3 Haziran 2026: “12. Yargı Paketi” olarak adlandırılan torba yasanın içeriği, basına yansıdı. İçerikte suça sürüklenen çocukların çocukluk hakları, LGBTİ+ların beden/cinsiyet uyum sürecine yönelik hakları ve nafakaya yönelik kazanılmış haklar sorgulanabilir ve engellenebilir kılındı.
Kadınların ve LGBTİ+ların sürdürdüğü mücadele ile 10, 11 ve 12. Yargı paketlerinin temel ve kazanılmış haklara yönelik engelleme çabalarının önüne geçildi.
(YF/EMK)










