Avrupa Özgürlük ve Barış Forumu tarafından Almanya’nın Köln kentinde düzenlenen "Barışı Arayan Ülke: Engeller ve İmkanlar" başlıklı konferansta konuşan Abdullah Öcalan’ın avukatı ve DEM Parti İmralı Heyeti üyesi Faik Özgür Erol, barış sürecinin karşı karşıya olduğu risklere ve olanaklara dikkat çekti.
Kriz dönemlerinde duygusal tepkilerin kısa vadeli sonuçlar doğurabileceğini belirten Erol, "Vicdani yükle, öfkeyle ya da temennilerle hareket etmek bizi ancak kısa bir mesafe ileri götürür. Asıl oyunu kuranların ne yaptığını bu duygularla çözmek mümkün değil" dedi.

"Ben ne mesihim ne hortlağım"
Erol, Abdullah Öcalan'ın son görüşmelerde "Sürece dair neden bu kadar gürültü çıkarıyorlar ve bu gürültünün arkasına ne gizlemek istiyorlar?" sorularına odaklandığını aktardı:
"Bir yıllık süreç içerisinde görüşmelerde kendisine dair birkaç kez yaptığı bir vurgu var. Bunu birkaç kez tekrarladığı için üzerine düşünmemiz gerektiğini düşünüyorum. Dedi ki: Bakın ben ne mesihim ne hortlağım. Bir kesim, benim sözlerimi mesih kelamı gibi ele alıyor. Bir kesim de bana hortlak muamelesi yapıyor. Ben sanki ölmüşüm ya da siyaseten ölmüşüm, şimdi tekrar can kazanmışım muamelesi yapıyor. İkisi de mevcut durumu anlamaya tekabül etmez. Bana göre siyaset, siyasetçi olguları reddetmeyen insandır. Dolayısıyla benim yapmaya çalıştığım şey olguları reddetmeden siyaset yapmaktan ibarettir. Bu olgusal durumu, mevcut olguları eğer doğru değerlendirebilirsek, doğru seçebilirsek rasyonel olanı tercih edebiliriz. Bakın ideal olanı değil, mükemmel olanı değil, herkesin gönlündekini değil; rasyonel olanı. Esasen bence Kürtlerin de Türklerin de aslında biz Ortadoğulluların da bu bir yıllık süreç itibariyle yeterince anlamaya ya da doğru ifade etmeye çok yaklaşamadığımız yer burasıdır. Bu rasyonellik tercihi belki de çok fazla içimize sinmiyor."
Ortadoğu'da üç türbülans
18 Ocak’ta gerçekleşen son İmralı ziyaretine değinen Erol, görüşmenin yapıldığı gün Erbil’deki anlaşmanın henüz kamuoyuna yansımadığını, aynı sabah Deyr Hafir saldırısının başladığını hatırlattı. Öcalan’ın güncel siyasi başlıklar yerine tarihsel bir çözümlemeye odaklandığını belirten Erol, Ortadoğu’daki son gelişmelerin üç büyük türbülansın parçası olduğunu aktardı.
Buna göre ilk türbülans 11 Eylül 2001, ikincisi 7 Ekim Gazze saldırıları, üçüncüsü ise Suriye’nin çözülüşüyle yaşanıyor. Erol, bu sürecin Sykes-Picot düzeninin fiilen çözülmesi anlamına geldiğini ancak bunun yerine halklar lehine demokratik bir alternatifin ortaya konulamadığını söyledi.
"27 Şubat çağrısı, Ortadoğu’da halklardan yana demokratik bir seçeneği mümkün kılma çağrısıydı" diyen Erol, bölgedeki güçlerin stratejik planlarının halkların çıkarlarını gözetmediğini ifade etti.
"Kürtleri yaralı bırakma siyaseti"
Erol'un aktardığına göre, Öcalan son görüşmede Ortadoğu'daki son 150 yıllık siyasetin temel kodlarına pek çok kez vurgu yaparak, şu değerlendirmeleri yaptı:
"Ortadoğu'daki güvenlik siyaseti sürekli olarak Kürdü yaralı bırakmak üzerinden işler, temeline bunu yerleştirir. Bu daha Kahire konferansından itibaren geliştirilen bir taktiktir. Öldürmez ama yaşatmaz da. Sürekli bir insanı ve bir halkı yaralı halde bırakmanın hem o halk üzerinde hem de o yaralıyla birlikte yaşamak durumunda kalanlarla ilgili bir tesiri vardır. Ortadoğu'daki güvenlik sistemi temelde Kürtlere dönük böyle bir stratejiye dayanıyor."
"150 yıllık bir tuzak bugün yenileniyor"
Erol, bölgede risklerin devam ettiğine vurgu yaparak devamla şunları söyledi:
"Sayın Öcalan, Türkiye'deki barış sürecini geliştirirken de diğer adımları atarken de hiçbir zaman bu tehlikenin ya da bu riskin ortadan kalktığına dair bir vurgu yapmadı. 2009'da basılan AİHM savunmalarının 5. cildinde 'soykırım kıskacındaki halk Kürtler' ismini koydu. Bunu 17 yıl önce yapmıştı. Bu isimler, tanımlamalar bize havadan gelmiş öylesine söylenmiş sözler değil. Şimdi onun bugünkü realitedeki karşılığını görüyoruz. Tehlikelerin ortadan kalkmadığını biliyoruz. Fakat buradaki sorun bazen çok lokal kendimizle, kendi ülkemizle, kendi sınırlarımızla ya da kendi realitemizle sınırlı düşünüyor olmamız. Oysa bu Ortadoğu genelinde kurulmuş olan bir ilişki sistemiydi ve bu ilişki düzenini şimdi bugün yeniliyorlar. 150 yıllık bir tuzak bugün yenileniyor."
"Şii hilali yerine Sünni hilali"
Meselenin sadece Kürtlerle ilgili bir mesele olmadığını söyleyen Erol, "Ortadoğu'daki Şii ve Sünni dengesinin kuruluşu da esasen bir tuzağa dayalıydı" dedi. Erol, bölgedeki "Şii-Sünni hilali" meselesine dikkat çekti:
"Şii bir ülke Sünni bir iktidarın yönetimine, Sünni bir ülke Şii bir iktidarın yönetimine verilmişti. Bu şekilde Sünniler ve Şiiler arasındaki çelişkiler derinleştirilmişti. Irak Şii çoğunluğa sahip Sünni iktidar yönetiyor. Suriye de tam tersi. Şimdi o yüzden Şii hilali yerine Sünni hilali meselesini ciddiye alıyorum. Bunun hem Irak hem İran boyutu var, ticaret yollarıyla ilgili bir yönü de var. Fakat öyle görünüyor ki Suriye meselesi üzerinde -özellikle Şam'ın bu denli fazla kredi almış olmasının temelinde- Sünnileri Irak'taki Şiirlerle çatıştırma yönünde bir planlama var gibi. Bu tuzak sadece bir Kürt-Arap çatışması değil; bu vesileyle bir Kürt-Türk çatışmasına dönüştürülebileceği ve Ortadoğu Demokratik Birliği ihtimali yerine yeniden bir yüzyıla yayılabilecek bir çatışma sürecinin geliştirileceği yönündeydi."
"Rojava konusunda makas hep açıktı"
Öcalan’ın hem Suriye merkezi yönetimini hem de Rojava Kürtlerini ikna edebilecek bir formül üzerinde ısrar ettiğini aktaran Erol, "Suriye Demokratik Cumhuriyeti çatısı altında yerel demokrasi" modelinin en rasyonel seçenek olduğunu dile getirdi:
"Rojava, sürecin başından beri adada makasın her zaman en açık olduğu bir konuydu. Birçok konuda taraflar birbirlerini bazı şeylere ikna etmiş olabilir, bazı konularda adımlar atılmış olabilir ama bu meselede makas hep açık kaldı. Sayın Öcalan sürekli şu noktada durdu: 'Her iki tarafı da Suriye merkezi hükümetini de Rojava Kürtlerini de ikna edebilecek bir formülü geliştirmek gerekir.' Rojava özelinde 'Suriye Demokratik Cumhuriyeti çatısı altında bir yerel demokrasi formülü' üzerine odaklanıyordu. Sonuçta risk devam etmekte. Özellikle bundan sonrasında bu risk halini aza indirgeyebilmek için anayasa çalışmasının bir an evvel başlaması ve bu çalışmaların yasal güvenceler altında sürdürülmesinde ısrar etmek esastır. Bu sadece Kürtler için de değil, bütün halklar için güvence olur."
"Ortak aklı geliştirmeliyiz"
Türkiye’deki sürece ilişkin de konuşan Erol, çözümün sürekliliğinde ısrarcı olunmasının hayati olduğuna dikkat çekti ve "Türkiye'deki süreci önemsememiz, onun devamlılığında ısrarcı olmamız önemli. Nasıl Suriye'de müzakere ve ortak akla vurgu yaptıysak aslında bu ortak aklı belki daha fazla geliştirmemiz gereken yer Türkiye. Bunun dışındaki bütün yollar denendi ve geldiğimiz nokta itibariyle giderek bir çılgınlığa dönüşme ihtimali var. Ben bunu en büyük risk olarak görüyorum" uyarısı yaptı.
"Mesele Kürt isyanının yasallaştırılmasıdır"
Son olarak sürecin yasal düzenleme aşamasına değinen Erol, şu değerlendirmeyi yaptı:
"Kürtlerin hem Türkiye'de hem Ortadoğu'da bir hukuka ihtiyaçlarının olduğu açık. Kürtlüğün bir hukukunun ortaya çıkması gerekiyor. Biz bunu Kürt isyanının ve Kürt olgusunun yasallaştırılması diye ifade etmiştik. Şimdi komisyonun gündemindeki mesele Kürt isyanının yasallaştırılmasıdır. Kürt meselesi vesilesiyle hukuk dışına çıkmış, çıkmak zorunda kalmış, dağda, cezaevinde, sürgünde yaşamak zorunda kalmış, bundan etkilenmiş, herkesi kapsayacak bir çözüm. Komisyondan beklenti bu yönde. İsyan sorununu bütün sonuçlarıyla ortadan kaldıracak bir çözüm. Yasal çözümden beklentinin kapsamı budur. Fakat bununla beraber başlayacak olan süreçte bir de Kürtlüğün de yasallık kazanma gereksinimi var. Bunu altı boş bir kavramlaştırma değil. Kürtlüğün hukuk dışında bırakılması Türkiye'deki en temel sorundur ve bunun en az 100 yıllık bir tarihi var. Bunu çözmediğimiz müddetçe biz ana dil meselesini de çözemeyiz. Dolayısıyla bu sürecin esasen düğümlenmiş ilkelerine odaklanmamız gerekir."
(AB)

