Türkiye, 2050 yılına kadar nükleer kurulu gücünü 20 GW seviyesine çıkarmayı planlıyor.
3 Mart’ta Kanada Maden Araştırmacıları ve Geliştiricileri (PDAC) kongresine katılan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar, bu hedefe ulaşmak için hem büyük ölçekli santraller hem de Küçük Modüler Reaktörler (SMR) inşa etmeyi planladıklarını açıkladı.
Ankara, nükleer enerjinin ‘‘küresel ısınmayla mücadele’’ ve ‘‘karbon nötr hedeflerine ulaşma’’ açısından gerekli olduğunu savunuyor.
Dünyanın önde gelen nükleer politika uzmanlarından, Kanada’daki British Columbia Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. M.V. Ramana ise nükleer enerjinin iklim krizine çözüm olarak sunulmasının “gerçekçi olmadığını” söylüyor. Nükleer enerjinin en pahalı elektrik üretim yöntemlerinden biri olduğuna dikkat çeken Ramana, reaktörlerin devreye alınmasının da seneler sürdüğünü hatırlatıyor. İklim krizinin aciliyeti nedeniyle emisyonların en hızlı ve en ekonomik şekilde azaltılması gerektiğini belirten Ramana’ya göre sınırlı kaynaklar ve zaman, en etkili çözümlere yönlendirilmek zorunda.
Ramana’ya göre, nükleer enerjinin yıllardır bilinen güvenlik riskleri de ortadan kalkmış değil. Tamamen güvenli bir nükleer reaktör inşa etmenin mümkün olmadığını söyleyen Ramana, teknolojinin karmaşıklığı nedeniyle büyük kazaların öngörülemeyen şekillerde gelişebildiğini ve sorunların sistem içinde hızla yayılabildiğini vurguluyor: ‘‘Bu iki özellikle nedeniyle kazaları tamamen dışlamak mümkün değil.’’ Son dönemde çözüm olarak pazarlanan küçük modüler reaktörlerin ise daha maliyetsiz, hızlı veya güvenli olabileceğini iddialarının somut kanıtlarla desteklenmediğini belirtiyor.
Ramana’ya göre nükleer enerji, karbon yakalama ya da jeomühendislik gibi teknolojilerin tamamı ortak bir işlev görüyor: “Sınırlı bir gezegende sonsuz büyümenin mümkün olmadığı” gerçeğiyle yüzleşmeyi ertelemek.
‘‘Güvenli’’ bir nükleer reaktör yok
Ramana’nın değerlendirmelerinden öne çıkanlar şöyle:
Yıkıcı kazaların meydana gelebilme tehlikesi, radyoaktif atıklarla başa çıkmanın zorluğu ve nükleer silahlarla olan bağlantısı, nükleer enerjinin en önemli riskleri olarak sayılabilir.
Nihayetinde bir nükleer reaktör, su kaynatmanın son derece karmaşık bir yöntemi. Reaktörler, son derece tehlikeli bir süreç olan nükleer fisyon yoluyla suyu buhara dönüştürürler. Bu süreçte de çok sayıda radyoaktif madde üretirler. Bu maddelerin tamamı, reaktörün çekirdeğinde, merkezinde bulunur. Nükleer, son derece yoğun bir enerji üretme yöntemi olması açısından avantajlıdır. Ama bu avantaj, aynı zamanda nükleerin önemli bir sorunu: Enerji kaynağının çok yoğun, teknolojinin ise çok karmaşık olması, bir kazayla sonuçlanabilecek, öngörülemeyen rotalar olduğu anlamına gelir.
Üç Mil Adası (Three Mile Island), Çernobil ve Fukuşima’da yaşanan büyük kazalar, daha önce öngörülmemiş biçimlerde gerçekleşti. Örneğin araba kazalarının büyük çoğunluğu, içkiliyken veya telefonda konuşurken araba kullanmak ya da aşırı hız yapmak gibi beklenen nedenlerle olur. Nükleer reaktörlerde ise durum böyle değildir. Teknolojinin karmaşıklığı nedeniyle büyük kazalar, yeni şekillerde ortaya çıkar.
Nükleer reaktörlerin bir diğer özelliği ise bir şey ters gittiğinde, sorunun sistem içinde son derece hızla yayılabilmesi. Bu da kontrolü çok zorlaştırıyor. Bu iki özellik nedeniyle kazaları tamamen dışlamak mümkün değil.
Nükleer enerji teknolojisi, silah yapımında kullanılabilir
Radyoaktif maddelerin üretilmesinin bir diğer sonucu ise şu: Bu maddeleri çevreye yayan bir kaza olmasa bile, eninde sonunda bu maddelerle başa çıkmak zorunda kalıyorsunuz. Bir reaktörü geçici veya kalıcı olarak kapattığınızda ya da reaktöre taze yakıt yükleyip kullanılmış yakıtı çıkardığınızda, bu radyoaktif maddeleri yönetmeniz gerekiyor. Ancak şu ana kadar bunlarla güvenli biçimde başa çıkmanın yolunu bulamadık.
Bir kaza ya da silah söz konusu olmadığında bile radyasyona maruz kalmak tehlikeli. Üstelik bu maddeler yüzbinlerce yıl boyunca radyoaktif kalıyorlar; onları radyoaktif olmaktan çıkarabilen bir yöntem yok. Nükleer endüstrinin bu soruna yanıtı, derin bir çukur kazıp atıkları gömmek ve bir daha asla dışarı çıkmamalarını umut etmek. Tabii bunu farklı kelimelerle söylüyorlar; ‘‘‘jeolojik depo’’ gibi ifadeler kullanıyorlar, ama aslında aynı şeyden söz ediyoruz.
Nükleer enerjinin bir diğer önemli riski ise plütonyum. Reaktörlerde meydana gelen plütonyum, hem reaktör yakıtı olarak hem de nükleer silah yapımında kullanılabilir. Ayrıca nükleer santraller zenginleştirilmiş Uranyum-235 kullanırlar. Aynı zenginleştirme teknolojisi ile yakıt olarak kullanıldığı seviyeden daha ileri bir zenginleştirme sağlanırsa, silah yapımında da kullanılabilir.
Nükleer, iklim krizine çözüm sunamaz
Nükleerin riskleri yeni değil. Son 20 yılda değişen ise çevre hareketi içinden bazı kişilerin, nükleerin tüm bu sorunlarına rağmen, ‘‘iklim değişikliği nedeniyle nükleer santral inşa etmek zorundayız,’’ demeye başlaması oldu. Bazıları, nükleer kazanın küçük bir risk, iklim değişikliğinin ise çok büyük bir sorun olduğunu söylüyor. Bazıları ise bu saydığım sorunların eski reaktörlere özgü olduğunu, yeni reaktörlerde hepsinin giderilebileceğini savunuyor. Oysa bu doğru değil çünkü tüm bu reaktörlerde fizik değişmiyor.
Diyelim ki iklim krizine karşı nükleer santral inşa etmeyi değerlendiriyorsunuz, o zaman iki soruya yanıt vermeniz gerekir: Maliyeti nedir ve ne sürede devreye alınabilir? Nükleer, her iki konuda da başarısız.
Bugün nükleer, elektrik üretmenin en pahalı yöntemlerinden biri. Teknolojisi çok karmaşık olduğu için daha ucuz bir santral inşa etmek mümkün değil. Üstelik deneyimlerimiz, gerçekleşen maliyetlerin, hesaplanan maliyetlerden daha yüksek olduğunu gösteriyor. Nükleer santrallerde üretilen elektriğin fiyatı, güneş ve rüzgâr santrallerinden çok daha yüksek. Dolayısıyla nükleer, emisyonları azaltmak için oldukça pahalı bir yol.
İklim Masası, iklim kriziyle ilgili güvenilir bilgileri kamuoyunda yaygınlaştırmayı hedefleyen bir haber servisidir. Yazarları, haberleştirdikleri konularda uzmanlığı bulunan bilim insanlarından oluşur. (TY)

