Suriye geçici hükümetine bağlı güçlerin, Halep’in Şeyh Maksud/Şêx Meqsûd ve Eşrefiye mahallelerine yönelik saldırıları devam ediyor. Dördüncü günde Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) yönetimine bağlı savunma bakanlığı ateşkes ilan ettiğini duyurdu. Gece saat 3’te yürürlüğe giren ateşkes, sabah 09.00'da sona erdi.

Halep: Kürt mahalleleri çevresindeki kuşatma daralıyor
10 Mart Mutabakatı'nın süresinin uzatılması için taraflar arasında görüşmeler devam ederken başlayan sıcak çatışmaların ardından Türkiye'den de sert açıklamalar geldi. Gerilim sürerken Suriye'nin yeniden kuruluş sürecinde yaşanan gelişmelerin, Türkiye'de yeniden başlayan ve bir yılı geride bırakan çözüm süreci üzerindeki etkisini Siyaset Bilimci Naif Bezwan ile konuştuk.
Süreç devam ederken Milli Savunma ve Dışişleri bakanlıklarının “Suriye talep ederse destek veririz” açıklamaları, Türkiye’nin sahadaki rolünü fiilen genişleteceği yönünde yorumlanıyor. Siz Ankara’nın bu kadar açık bir biçimde HTŞ yönetimine destek mesajı vermesini bölgedeki dengeler çerçevesinde nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu açık bir şekilde Suriye'de bir iç savaşı desteklemek, teşvik etmek ve bir anlamda Suriye'nin dezentegrasyonunun önünü açacak bir süreci başlatmak anlamına geliyor. HTŞ hükümetinin Suriye'de bir diktatörlük inşa etmek istediği çok açık. Geçici Şam rejimi cihatçı, etnik ve mezhebi üstünlükçü bir diktatörlük rejimi kurmak istiyor. Ancak bu rejimi tek başına kurabilecek durumda değil. Bunun için desteğe ihtiyaç var. Tek başına bu güce sahip değil, içerideki muhalefetle özellikle Suriye Demokratik Güçleri'yle bunu kuramaz. Türkiye, şu anda en açık ve dolaysız bir şekilde 'saldır, seni destekleriz, arkandayız' diyen tek ülke. Milli Savunma Bakanlığı'nın yaptığı bu çok tehlikeli açıklamayı ve arkasından gelen açıklamaları bu şekilde okumak gerekiyor.
"Askeri müdahaleye gerekçe"
Ankara'nın HTŞ'yi kışkırtıp cesaretlendirerek, bir çatışma ya da iç savaş ortamını hazırlamak ve bunun üzerine de askeri müdahaleye gerekçe teşkil etme, arayışı ve siyaseti söz konusu. Üstelik Türkiye bunu, HTŞ'nin ve temsil ettiği kesimlerin, tek başına egemen olduğu, bütün diğer toplumsal kesimleri, bileşenleri yok saydığı, haklarını görmezden geldiği, tek başına rejimi inşa etmeye çalıştığı bir ortamda yapıyor. Aynı bilinçle askeri, diplomatik ve siyasi olarak destekliyor, kışkırtıyor. Bunun savaş dışında bir sonuç üretmesi mümkün değildir. Şu anda Halep'te tanık olduğumuz sivil mahallelere yönelik yapılan kuşatma ve saldırı bunun başlangıcı ve somut bir örneğidir ne yazık ki.
Entegrasyon ve müzakere sürecinin sürdüğü, görüşmelerin de yapıldığı ve zaman zaman "anlaşmaya varıldı" yönünde bilgilerin paylaşıldığı bir dönemin ardından, gerilimin birden tırmanmasının perde arkasında sizce ne var? Müzakereler tam olarak nerede ve hangi gerekçelerle tıkandı?
Aslında birden yaşandığı söylenemez. Bu gerilimin başından beri vardı, değişik şekillerde devam ediyordu. Ama öte yandan Amerika'nın arabuluculuğuyla bir müzakere süreci de vardı. 10 Mart Mutabakatı askerî ve siyasi süreci birlikte düşünen bir anlaşmadır. Suriye'nin iki kurucu unsuru olarak görünen Şara yönetimi ile SDG yönetimi arasında onları temsilen Şara'nın ve Mazlum Kobani'nin imzaladığı bir mutabakattır. Burada Suriye'nin bütün bileşenlerinden bahsediliyor, Kürtlerin anayasal haklarından bahsediliyor ve bunun üzerinde bir entegrasyondan, birleşmeden bahsediyor. Güvenlik güçlerinin yeni bir Suriye ordusunun inşa edilmesinden bahsediyor.
Müzekere süreci nasıl tıkandı?
Ortada bir Suriye ordusu yok, bunun yerine bir ‘milisler konfederasyonu’ var. Paramiliter bir konfederasyon söz konusu. Dolayısıyla bu müzakerelerin tek yönlü bir sözüm ona barış dayatmasından kaynaklandığını belirtmek gerekiyor. Müzakerelerin tıkanmasının asıl nedeni bu. Çünkü farklı bileşenlerin haklarının, özgürlüklerinin konuşulduğu yeni bir siyasal sistem tartışması yapılmadan, tek yanlı bir entegrasyon dayatması aslında bir tasfiyedir. Bu da başından beri çatışmaya neden olan veya her an müzakere sürecini akamete uğratacak bir esas meseleydi.
"HTŞ bir adım ileri, iki adım geri"
Bu süreç içerisinde HTŞ yönetimi bir adım ileri, iki adım geri bir yol izledi. Nitekim SDG yöneticilerinin yaptığı açıklamalarda kısmen HTŞ geçici yönetimi tarafından da doğrulanan birtakım anlaşmalar söz konusu oldu. Mesela ordu içerisinde üç tümenin varlığından ve SDG içinde kadınların ayrı bir birlik oluşturulması gerektiğinden bahsedildi. Ne zaman bu yönlü bir anlaşma ‘oldu olacak’ şeklinde haberler ortaya çıksa, Ankara'nın direkt müdahalesini gördük. Dışişleri Bakanı, Savunma Bakanı ve MİT Başkanı’nın hemen Şam'a seferler düzenlediklerini gördük. Arkasından bir adım yerine iki adım geri dönüldü. Tekrar yeniden başa dönüldü, ‘bireysel entegrasyon olması gerekiyor’ denildi. Açık bir şekilde SDG'nin teslim olmasını, tasfiye olmasını dayatan bir yaklaşım söz konusu oldu.
"Tasfiye ve teslimiyet projesi dayatıldı"
10 Mart Antlaşmasının diğer bütün unsurları: yeni siyasi rejimin kurulmasına, bunun şekline, bütün toplumsal kesimin sürece dâhil edilmesine dair, toplamda yeniden kuruluş sürecine dair bütün diğer unsurlar görmezden gelindi, bunların müzakeresi reddedildi. Bunun yerine keyfi bir şekilde, tek yanlı bir sözde entegrasyon, açıkçası bir tasfiye ve teslimiyet projesi dayatıldı. Bundan dolayı da yol alınamadı ve ne yazık ki bu geldiğimiz aşamada sıcak çatışmalara neden oldu. Türkiye'nin desteğini de alarak Halep'te Kürtlerin ve başka halkların yaşadığı sivil alanlara saldırmasıyla bu dramatik bir noktaya doğru evirildi.
İki seçenek
Çatışmalar şiddetlenir, müzakere sağlanamazsa Suriye’deki dengeler nasıl değişir? Bölgesel dinamiklerle beraber düşündüğünüzde Suriye'nin geleceğiyle ilgili hangi ihtimalleri öngörüyorsunuz?
Çok açık söylemek gerekiyor eğer bu SDG ve Kürtlere yapılan saldırı başarıya ulaşırsa bu açık ve net bir şekilde cihadi bir diktatörlüğün kurulması anlamına gelecektir. Bunun önü açılacaktır. Bunu görmek gerekiyor. Bu birinci muhtemel sonuçlarından biri eğer bu saldırıyı düzenleyenler amaçlarına ulaşırsa. Bu aynı zamanda uzun sürecek bir iç savaşın tetiklenmesi anlamına geliyor. Aynı şekilde Suriye'nin şimdiye kadar saldırıya uğrayan Arap Alevileri, Dürziler, Hristiyanlar, seküler Araplar gibi diğer geniş toplumsal kesimler açısından da hayatı zorlaştıracak, zehirleyecek. Yeni bir çatışma sürecinin, bir iç savaşın başlangıcı anlamına gelecek.
Diğer bir ihtimal de bu saldırının akamete uğraması; gerçek anlamda bir siyasi müzakere sürecinin başlatılması ve bu siyasal kuruluş süreci içerisinde Suriye'nin bütün toplumsal bileşenlerini kapsayacak bir anayasa, bir millet oluşturma ve bu anlamda bir güvenlik sistemi oluşturma sürecinin başlatılması da bir seçenek. Derinleştirilmiş bir iç savaş ile bütün birleşenleri ile birlikte yeni bir Suriye'nin kurulması arasında iki temel seçenek var. Bu savaşın sonuçları bu iki seçenekten hangisinin ortaya çıkacağı konusunda çok kesin ve net bir fikir verecektir.
Bu iki ihtimal üzerinden hem Suriye’nin gelecekteki siyasal yapılanması hem de Türkiye’deki çözüm sürecine etkisini nasıl değerlendirirsiniz? Hangi senaryoları mümkün görüyorsunuz?
Şimdi süreç ne anladığınıza bağlı. Tarafların sürece hangi anlamlar yüklediğini ortaya koymadan genel geçer ‘süreç’ kavramıyla doğru çıkarım yapmak mümkün değil. Süreçten kim, ne anlıyorlar? İktidar bloğu, Kürt meselesini ‘terör’ olarak kodladığında ve ‘terörsüz Türkiye’ ya da ‘terörsüz bölge’ süreci olarak nitelediğinde bu saldırılar olağan görülebilir. Onlara göre, şu anda Halep'te sivillere karşı yapılan barbarca saldırı ve kuşatma, ‘terörsüz bölge’ hedefinin bir parçası. Eğer süreçten bu anlaşılıyorsa, o zaman bu sürecin ruhuna uygun bir durum -ki hükümet yetkilileri de açıklamalarında bunu öne çıkarıyor-. Bu durumda sivillere saldırmak, Kürtleri ve diğer toplum kesimlerini HTŞ'nin bir kolonisi haline getirme hedefinin bir parçası olarak görülebilir.
Süreç nasıl etkilenir?
Eğer Kürtlerle sadece Türkiye'de değil aynı zamanda bölge düzeyinde yeni bir sayfa açmak, gerçekten yeni bir ortaklık ve işbirliği düşünüyorsa; o zaman bu hedefin çok büyük yara alacağı, belki de tamamen imkânsız hale geleceğini söylemek gerekir.
Bu noktada riyakârlığın, savaş üzerinden bir tür George Orwell anlatılarındaki gibi bir tür barışın dayatılması sürecinin sonuna geldiğimizi düşünüyorum. Çünkü bu süreç esas olarak iktidar bloğu tarafından esas olarak bir pasifikasyon süreci olarak ele alındı, süreç bunun üzerine inşa edildi. Burada amaçlanan Kürt meselesini içeride yönetmek, dışarıda ise kontrol etmek. Kürt hareketi üzerinde içeride siyasi ve söylemsel bir vesayet oluşturmak, dışarıda da Kürtleri jeopolitik olarak çevreleme ve etkisizleştirme politikası yürütüldü. Saldırılar bu politikanın uzantısıydı.
Halep'teki saldırı, 'barış süreci' adı altında yürütülen kuşatma siyasetinin artık sonuna gelindiğini ve bu riyakarlığın daha fazla sürdürülemeyecegini bize gösteriyor.
(AB)







