Sanatçının çirkinliğe karşı duran, yaşamı çoğaltan, insanı savunan bir figür olduğuna inandım. Sanatçının, bir devrimci olduğunu biliyorum.
Görsel Sanatçılar Derneği (GSD) süreci, Türkiye’de sanat ortamının yalnızca üretim değil, aynı zamanda dayanışma, birlikte düşünme ve ortak bir estetik-politik zemin kurma çabası açısından belirleyici bir pratik olarak öne çıkıyor.
1970’lerin yoğun toplumsal mücadeleleri içinde şekillenen dernek, sanatçıların bireysel üretim sınırlarını aşarak kolektif bir varoluş arayışına yöneldikleri, hem kurumsal hem de düşünsel düzeyde yeni bir karşılık üretmeye çalıştıkları bir alan olarak dikkat çekiyor.
Kasım 2023’te kaybettiğimiz sanatçı Orhan Taylan başta olmak üzere dönemin pek çok sanatçısının yer aldığı bu örgütlenme, yalnızca bir meslek birliği ya da dernek deneyimi olmanın ötesinde sanatın toplumsal rolünü, sanatçının kamusal sorumluluğunu ve üretimin politik boyutunu yeniden tartışmaya açan bir zemin niteliği taşıyordu. Sergiler, toplantılar, tartışmalar ve kolektif üretim pratikleri, dönemin sınırlı imkânları içinde güçlü bir karşılaşma ve etkileşim alanı yaratıyordu.
Bu çerçevede sanatçı Muzaffer Akyol ile hem kendi sanat serüvenini hem üyesi olduğu Görsel Sanatçılar Derneği’nin dinamiklerini hem de Türkiye’de sanat üretiminin güncel durumunu konuştuk.
Akyol, söz konusu dönemi yalnızca bir örgütlenme süreci olarak değil, aynı zamanda sanatçının varlığını koruma ve ifade etme mücadelesinin bir parçası olarak değerlendiriyor.
“1968 kuşağının ruhuyla yetiştim”
Muzaffer Akyol kimdir? Sanat anlayışınız, üretim pratiğiniz ve yaşam öykünüz üzerinden bakıldığında kendinizi nasıl tanımlarsınız?
1945 yılında Trabzon’da doğdum, 12 kardeşli bir aileden geliyorum. Altıncı çocuğum. İki kardeşim erken yaşta bu hayattan ayrıldı, geri kalan 10 kardeşimle birlikte büyüdük. Annem okuma yazma bilmezdi, babam ise askerlikte okuma yazma öğrenmiş, güçlü ve çalışkan bir insandı. Velhasıl, köy çocuğuyuz. Çok küçük yaşlarda kiremit ve kömür parçalarıyla duvarlara çizimler yapmaya başladım. O kadar az söz hakkım vardı ki, kendimi çizerek ifade ediyordum. Bu, bende bir tutkuya dönüştü ve zamanla “kara bir sevda” hâlini aldı.
Hayal gücüm güçlüydü, kardeşlerime masallar ve hikâyeler anlatarak onları uyuttuğumu bilirim. Absürt hikâyeler… Bazen tıkandığımda “Yarın devam ederim,” derdim. Ertesi gün anlatırdım, onlar da merakla beklerdi. İşte böyle bir ruh hâli içinde geçti çocukluğum.

Ortaokul ve liseyi Trabzon’da okudum, bir dönem Ankara’da da eğitim aldım. Sonrasında öğretmen okuluna geçtim. 1963-64-65 yılları… 1965-66’da Türkiye Öğretmenler Sendikası’na (TÖS) üye olduğum ve arkadaşlarımı örgütlediğim gerekçesiyle sürgün edildim. Trabzon’da bir dağ köyüne gönderildim. Ardından 1968-69’da İstanbul’a geldim ve Akademi’ye (şimdiki adı Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi olan İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi) girdim. Sanat hayatım aslında öğretmen okulunda başlamıştı. Şiire, masala ve halk ozanlarına büyük ilgim vardı. Karacaoğlan’ı, Pir Sultan’ı, Dadaloğlu’nu, Bayburtlu Zihni’yi severek okudum. Trabzon Şehir Kütüphanesi’nde felsefe kitaplarıyla tanıştım. Kütüphaneye hem kitap için hem de ısınmak için giderdim.
Akademi yıllarım benim için bir dönüm noktasıydı. Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun atölyesinde çalıştım. Devrim Erbil, Reşat Atalık gibi isimlerle aynı ortamı paylaştım. Sanatın ne olduğunu, ne olmadığını burada öğrendim. Sanatı bir “okyanus” gibi görüyorum: Herkes girer ama herkes aynı yere varamaz. Kimi erken vazgeçer, kimi yolda kalır, kimi ise yoluna devam eder. Büyük ustalar, o okyanusta en uzağa gidebilenlerdir. Ve bu süreçte sanatın sadece estetik değil, aynı zamanda toplumsal bir sorumluluk taşıdığını gördüm. Sanatçının çirkinliğe karşı duran, yaşamı çoğaltan, insanı savunan bir figür olduğuna inandım. Sanatçının, bir devrimci olduğunu biliyorum.
1968 kuşağının ruhuyla yetiştim. Bu sadece Türkiye’ye değil, dünyaya yayılan bir başkaldırıydı. Tam bağımsızlık, özgürlük ve eşitlik arayışıydı. Bizim kuşağımız ne şiddeti ne de sömürüyü savundu, ne bir cana kıydık ne de haram yedik; sadece insanlık onurunu savunduk.

“Ürettiğiniz şey size ait değilse, evrensel de olamaz”
Akademi’nin size katkılarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Akademi’de öğrenciyken Bedri Rahmi’nin şiirlerini okur, çok etkilenirdim. Bana en yakın gelen isimlerden biri de Âşık Veysel’di. Halktan gelen, halkın dili olan bir ozan… Yalın, arı, katıksız. “Gidersem sazım, sen kal dünyada” derken hissettirdiği şey çok güçlüydü. Bu dönemle birlikte Akademi’nin sonlarına geliyorduk. Türkiye ise çalkantılı, acı ve kaosun yoğun olduğu bir süreçten geçiyordu. Ben de Anadolu’nun aydınlanma düşüncesini anlamaya çalıştım.
Şuna inanıyorum: Sanatçı yaratıcıdır, zeki olmalıdır, bakış açısı geniş olmalıdır. Ama bunlar yetmez. Sanatçı, tüm kapılarını evrene açabilmelidir. Ancak ilk temas ettiği yer kendi coğrafyasıdır. Bu coğrafyayı iyi kavrarsa dünyayı da daha doğru kavrar. Aksi halde daralır, tıkanır, kısır bir döngüye girer. Bu raddede Bedri Rahmi’nin “Yüzünüzü Anadolu’ya dönün” sözü benim için çok belirleyiciydi. Ne ararsanız orada bulursunuz, derdi: “Ama kapı ve pencerelerinizi de dünyaya açın”... Bir gün Bedri Rahmi’ye “Hocam özgünlük nedir?” diye sormuştum. O da çok net bir cevap vermişti: “Sarımsak yiyorsan sarımsak kokarsın. Lavanta kokuyorum demenin bir anlamı yok.” Yani önce kendin olacaksın. Bu anlayış Türkiye’deki birçok sorunun da özünde yatıyor bana göre. Çünkü hâlâ Batı’dan alınan kalıplarla iş üretme eğilimi var. Bu da özgünlüğü zayıflatıyor.
1986’da Ankara’da bir sergide yaptığım bir söyleşide “Akademi Batı reçetelerini tekrar ediyor,” dediğim için tepki görmüştüm. Bugün de aynı fikirdeyim. Eğer ürettiğiniz şey size ait değilse, evrensel de olamaz. Bu konuda da Mahşerin Dört Atlısı’ndan; Cevat Şakir Kabaağaçlı, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Sabahattin Eyüboğlu ve Azra Erhat’tan ziyadesiyle etkilendim. Onlar Anadolu’yu karış karış gezmiş, anlamaya çalışmış insanlardı. Ama ne yazık ki bu emeklerinin karşılığı çoğu zaman takdir değil, dışlanma ve sürgün oldu.

Asmalımescit zamanları
Akademi’den sonraki serüveniniz nasıl ilerledi?
Akademi bana dar gelmeye başlayınca, 1970’li yıllarda entelektüel çevrelerin merkezlerini araştırmaya başladım. Bunlardan biri Asmalımescit’ti. Asmalımescit’e yöneldim, çünkü Narmanlı Han’da Bedri Rahmi’nin atölyesi vardı. Oraya gidip gelmeye başladım. Bedri Rahmi bize orada sürekli hayat dersi verirdi. “Aman ha ara sokaklara dalmayın, başımıza iş gelir,” derdi. Çünkü burası kozmopolit bir bölgeydi. 6-7 Eylül olaylarından sonra büyük bir tahribat yaşamış, birçok gayrimüslim yurttaşın ayrılmasıyla bölge değişmişti. Evler terk edilmiş, ardından işgal edilmiş, mallar yağmalanmıştı. Bunu yazın lütfen, bu bir gerçekti. Komşuluk ilişkileri çözülmüş, büyük bir sosyal kırılma yaşanmıştı.
Bölgede buna rağmen birkaç önemli mekân vardı. Bunlardan biri Refik’ti (1954’te kurulan İstanbul’un en eski ve köklü meyhanelerinden). Ne yazık ki artık yok. Refik, bir anlamda üniversite gibiydi; sanatçıların, yazarların, şairlerin buluştuğu bir yerdi. Ahmet Rasim’den Can Yücel’e, Cemal Süreya’ya kadar birçok ismin geçtiği bir atmosferdi. Özdemir Asaf, Edip Cansever, Cemal Süreya gibi isimlerle zamanla burada tanıştım. Önce uzaktan, sonra birebir… Refik, benim için büyük bir öğrenme alanıydı. Bir yandan şiiri, edebiyatı ve sanatı içselleştiriyor, bir yandan da bu insanlarla aynı masada bulunmanın ağırlığını hissediyordum. Bu çevre içinde zamanla çok sayıda yazar, şair ve sanatçıyla tanıştım. Yaşar Kemal’in dediği gibi “iyi insanlar” vardı, sonra birer birer çekip gittiler ama izleri kaldı. Bunlardan biri de Tuncel Kurtiz idi, çok eski bir dostumdu. Son günlerini birlikte geçirmiştik. Onun kaybı bende derin bir iz bıraktı. Benim için en önemli kavramlardan biri hep “vefa” oldu. Ahde vefa… İnsan ilişkilerinde bunu çok önemsedim.
1974’te Asmalımescit çevresinde de ilk sergimi açtım. O dönem İstanbul’da yalnızca iki özel galerileri vardı. 1976-77 döneminde yoğun biçimde üretmeye devam ettim. Ağrı’daki askerlik döneminde bile resimden kopmadım, bulduğum malzemelerle üretim yaptım. 1978’de İstanbul’a döndüğümde Galata çevresinde yeni sanat galerileri açılmıştı. Bu süreçte Galata Sanat Galerisi’nde önemli sergiler açtım. Bu süreç bana şunu öğretti: Sanatta esas olan başkalarının ne dediği değil, sanatın kendi içindeki “namus terazisi”dir. Gerçek değerlendirme orada yapılır. 1981’de yurt dışında bir sergi teklifi aldım, Hollanda’da. Ancak Türkiye’deki siyasi atmosfer, darbe sonrası koşullar nedeniyle süreç çok zorlaştı. Bir karışıklıktan ötürü olsa da pasaportuma el konuldu, çeşitli engellerle karşılaştım. Ama bütün bu zorluklar, üretme isteğimi azaltmadı; aksine, beni daha da güçlendirdi.

“Görsel Sanatçılar Derneği bizim için bir mücadeleydi”
Bu süreçte yolunuz bir de Görsel Sanatçılar Derneği ile kesişti, değil mi?
Evet, Görsel Sanatçılar Derneği’ne ben de üyeydim. Genel olarak iyi bir dönemdi, buradaki arkadaşlarım samimi ve dürüst insanlardı, bunu özellikle söylemek isterim. Ama her dernekte, her kurumda olduğu gibi zaman zaman çatlak sesler de çıkardı. Bu vesileyle özellikle anmak istediğim dostum, arkadaşım, yoldaşım Orhan Taylan’dır. 1 Mayıs ruhunu taşıyan, sanatçı bir aileden gelen çok değerli bir insandı. Samimi, dürüst ve üretken bir sanatçıydı. “Sarımsak yiyen sarımsak kokar” dediğimiz insanlardandı, yani olduğu gibi görünen, sahici bir kişilikti. Sonra Zepür vardı, Hanımyan. Ermeni bir aileden geliyordu, çok dürüst ve güzel bir insandı Zepür de. Görsel Sanatçılar Derneği’ne gelişim de bu çevreyle ilişkilidir. 1977-78 döneminde askerlik sürecindeydim; ama aynı zamanda bu yapının içindeydim. Toplantılarına katılır, sergilerinde yer alırdım.
Görsel Sanatçılar Derneği, bizim için bir mücadeleydi aslında; sanat alanında var olma, üretme ve ayakta kalma mücadelesi. Orhan gibi isimler bu yapının öncülerindendi. Temel mesele ise sanatın ve sanatçının ayakta kalmasıydı.

O dönemdeki üretimleriniz ve verdiğiniz mücadeleyi bugün geriye dönüp baktığınızda nasıl değerlendiriyorsunuz?
Elbette tablo oldukça farklı. O zaman yokluk içinde üretmeye çalışıyorduk, malzeme bulmak, sergi açmak bile büyük bir sorundu. Şimdi ise olanaklar çok arttı. Şu an 300’ün üzerinde galeri olduğunu biliyorum. Bu bir yandan büyük bir imkân; ama diğer yandan ciddi bir yoğunluk ve rekabet de getiriyor. Teknoloji de sanatı kökten değiştirdi. Üretim hızlandı, çoğaldı ama nitelik meselesi daha tartışmalı hâle geldi. Burada yanlış anlaşılmak istemem; teknolojiye karşı değilim, elbette kullanılmalı. Ama sanatın yerini almamalı. Bugün yapay zekâ ve dijital üretim, sanatın hızını artırdı. Ama hız arttıkça nitelik kaybı riski de büyüyor. Çünkü sanat, sadece üretmek değil; aynı zamanda zaman, emek ve düşünce işidir. Sonuçta her çoğalma, kaliteyi artırmaz; aksine bu süreç doğru yönetilmezse kaliteyi düşürür. Az bulunan, nadir olan değerlidir. Bir yaratı varsa, bir özgünlük taşıyorsa kıymetlidir. Günümüzde bazı kişiler bunu bir avantaj gibi görüp saldırabiliyor. Ben abstraksiyona (soyut sanat) karşı değilim. Picasso’yu, Miró’yu reddetmem. Ama bu, bir sürecin, bir evrenin ürünüdür; kendiliğinden ortaya çıkmaz.
Sormak lazım: İnsan ayda 15 resim üretebilir mi? Normal şartlarda bu imkânsız. Çünkü üretim zaman, emek ve zihinsel süreç ister.
Bir başka mesele de şu: Eskiden sanatçıların bir araya geldiği ortamlar, dernekler, mekânlar vardı. Şimdi herkes kendi alanında, içine kapanmış durumda. “Gemisini kurtaran kaptan” anlayışı hâkim. Ama ben şuna inanıyorum: Bir ayıklanma süreci olacak. Teknoloji de bir noktada gerçek üretimi, gerçek emeği görünür kılacak. Bir gün üretimler, emek ve sanata verilen gerçek katkı ortaya çıkacak. Kimin ne ürettiği, nasıl ürettiği daha görünür olacak. Ve en sonunda sanat, yeniden kendi “namus terazisi”ne dönecek. Çünkü dünya bir masa, masa bir dünya, ara kendini bul…

Görsel Sanatçılar Derneği hakkında
Görsel Sanatçılar Derneği (GSD), 1975 yılında Orhan Taylan, Cihat Aral ve İsa Çelik gibi sanatçılar tarafından kuruldu. Dernek, sanatçıların düşünce ve ifade özgürlüğünü savunduğu bir dönemde önemli bir yer edindi.
Kuruluşuyla birlikte sanatın toplumsal işlevine dair güçlü bir hat açan GSD, yalnızca bir meslek örgütü değil, aynı zamanda politik ve estetik bir duruşun ifadesi oldu.
1 Mayıs İşçi Bayramı kutlamalarında ön saflarda yer alan dernek üyeleri, 13. Antalya Film ve Sanat Festivali’nde sanatçıların işlerine yönelik saldırıların ardından, Ağustos 1976’da “Duvar Resimleri Olayı” başlıklı bir sergi açtı.
Kasım 1976’da Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) Dayanışma Fonu yararına GSD’de bir sergi düzenlendi.
Dernek, dönemin baskıcı atmosferi nedeniyle Nisan 1980’de Devlet Resim ve Heykel Sergisi’ne katılmama kararı aldı.
12 Eylül Darbesi sırasında kapatılan dernek, darbe sonrası yaşanan baskılar ve sanatın bir ifade ve direniş aracı olarak yeniden düşünülmesiyle hafızadaki yerini korudu. Bu yönüyle GSD, yalnızca bir dönem tanıklığı değil, Türkiye’de sanatın toplumla ve toplumsal hafızayla kurduğu ilişkinin de önemli bir parçası olarak öne çıktı.

(TY)












