TBMM Genel Kurulu’nda, milli parklara ilişkin düzenlemeleri de içeren Milli Parklar Kanunu ve Bazı Kanunlar ile 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi’nin üç maddesi daha dün akşam (24 Şubat) kabul edildi.
Böylece Çevre Kanunu’nda değişikliğe gidilecek teklifin sekiz maddesi kabul edilmiş oldu.
Buna göre, kamu kurum ve kuruluşlarına verilecek izinler ile gerçek ve özel hukuk tüzel kişilerine verilecek izinler saklı kalmak kaydıyla, milli parklar, tabiat parkları, tabiat anıtları ve tabiatı koruma alanlarındaki planların gerektirdiği her türlü hizmet ve faaliyetler ile koruma, yönetim, işletme, tanıtım, sportif, eğlenme ve dinlenme hizmetleri için gerekli her türlü altyapı, üstyapı ve diğer tesisler Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü (DKMP) tarafından yapılacak, yaptırılacak, yönetilecek, işletilecek ya da işlettirilebilecek.

Koruma altındaki milli parklar şirketlere açılıyor
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) İzmir Milletvekili İbrahim Akın ile kanun teklifinin amacını, kapsamını ve Türkiye’deki çevre tahribatları ile ekoloji mücadelesi açısından taşıdığı önemi konuştuk.
“Telafisi mümkün olmayan ekolojik zararların önü açılacak”
Öncelikle, kanun teklifinin temel amacı nedir?
2873 Sayılı Milli Parklar Kanunu başta olmak üzere çevre mevzuatında öngörülen değişiklikler, korunan alanları ekosistem bütünlüğü içinde dokunulmaz bırakmak yerine, yönetilebilir ve gelir üretilebilir alanlara dönüştürmeyi hedefliyor. Yapılan değişikliklerin yasalaşması durumunda koruma hukuku yerini işletme hukukuna bırakacak.
Bu değişiklik teklifi, koruma öncelikli ekolojik anlayıştan uzaklaşmayı beraberinde getirerek doğayı gelir üreten bir kaynak olarak konumlandırıyor ve kamusal varlıkların sermaye lehine ticarileştirilmesinin önünü açıyor. Yasalaşması hâlinde, milli parklar, tabiat parkları, tabiat anıtları, tabiatı koruma alanları, ekolojik ve biyolojik çeşitlilik unsurları, yaban hayatı, orman içi su kaynakları, göl, dere, gölet ve sulak alanlar temel koruma niteliklerini yitirecek; telafisi mümkün olmayan ekolojik zararların önü açılacak.
Türkiye’nin taraf olduğu biyolojik çeşitlilik ve doğa koruma sözleşmeleri kapsamında (örneğin Bern ve Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi), bu düzenlemenin yükümlülüklerle uyumu konusunda görüşünüz nedir?
Teklif metni gerekçesinde uluslararası sözleşmelere atıf yaparak uyum iddiasında bulunuluyor. Ancak korunan alanlarda ekonomik faaliyet alanının genişletilmesi, altyapı ve enerji yatırımlarının kolaylaştırılması, işletmecilik modelinin özel sektöre açılması, planlama ve denetim güvencelerinin zayıflatılması konuları birlikte değerlendirildiğinde, düzenlemenin uluslararası sözleşmelerdeki koruma yükümlülükleriyle uyum içinde olduğu söylenemez.
Kâğıt üzerinde “ekosistem temelli yönetim” vurgusu mevcut; ancak düzenlemenin içeriği ve ruhu, koruma önceliğini zayıflatma riski taşıyor. Bu haliyle uluslararası yükümlülüklerle tam ve güvenli bir uyumdan söz etmek mümkün değil. Uluslararası sözleşmelerle uyum demek, yalnızca içinde “koruma” ifadesi geçen metinler yazmak demek değildir. Burada belirleyici olan söylem değil, düzenlemenin pratik sonuçları olacaktır. Yapılmak istenen değişikliklerin öngördüğümüz sonuçları ise bu pratiğin pek de iç açıcı olmayacağı şeklindedir.

“Doğa, hizmet sektörünün bir parçası gibi görülecek”
DKMP’nin kurabileceği döner sermaye işletmelerinin faaliyet alanı tam olarak nedir? Milli park ve tabiat parklarında özel şirketlere turistik tesis izni verilmesi nasıl sonuçlar doğuracak?
Sizin de belirttiğiniz üzere, teklif edilen düzenlemeye göre DKMP’ye, döner sermayeli işletmeler kurma yetkisi tanınıyor. Elde edilecek gelirlerin de Genel Müdürlüğün döner sermayesine aktarılması öngörülüyor. Bu düzenlemeyle, doğa koruma alanlarının yönetimi bir kamu hizmeti olmaktan çıkarılmış oluyor. Onun yerine, ticari işletme mantığı esas alınıyor. “Döner sermaye” ifadesi doğanın, gelir getirici bir kaynak olarak görüldüğünü anlayışla piyasa mantığına entegre edilmek istendiğini gösteriyor.
Önerilen bu modelde gelir artırma hedefiyle alan kullanımı artacak. Bunun sonucunda ziyaretçi yoğunluğu da artacak ve ekosistem zarar görecek. Doğanın ihtiyaçları değil sermayenin ihtiyaçları ön planda tutulacak. Doğa, adeta hizmet sektörünün bir parçası gibi görülecek.
“Meclis denetiminden kaçırılmaya çalışılan bir faaliyet alanı”
Tahsis edilen sermayeyi beş katına kadar artırma yetkisinin Cumhurbaşkanı’na verilmesi, Meclis denetimini nasıl etkileyecek?
Aslında iktidarın birçok alanda yaptığı şey burada da karşımıza çıkıyor. O da süper yetkilerle donatılmış bir bürokrat grubunun denetimsiz yetkilerle donatılması ve böylece amaca uygun her adımın hayata geçirilmeye çalışılması. Bu değişiklik teklifiyle DKMP Genel Müdürlüğü süper yetkilerle donatılıyor. Daha önce çeşitli bakanlıklara ait olan yetkilerin büyük bir kısmı bu Genel Müdürlüğe aktarılıyor. Bu da yetmiyor, Genel Müdürlüğün hareket alanı daha da genişletiliyor. Öyle bir durum ortaya çıkıyor ki, planlamayı yapan da, uygulayan da, harcayan da, kazanan da, denetleyen de kendisi oluyor. Haliyle, Meclis denetiminden kaçırılmaya çalışılan bir faaliyet alanı ortaya çıkıyor. İktidar, bu yöntemi birçok alanda kullanıyor ve böylece hem Meclis’i işlevsizleştiriyor hem de sermayeye rant alanları yaratıyor.
İktidarın tüm bu uygulamaları karşısında Meclis’teki muhalefetin asgari müştereklerde bir araya gelmesi ve doğa talanına karşı ortak zeminde buluşması gerekiyor. Bunun örneklerini 7554 Sayılı Yasa’ya karşı mücadelede yapabildik. Biliyorsunuz bu da bir doğa talanı yasasıydı, tüm itirazlarımıza karşı AKP ve MHP’nin çoğunluk oyuyla Meclis’ten geçti. Ancak ilk defa Meclis’teki tüm muhalefet milletvekillerinin imzasıyla Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) iptal davası açabilmiştik. Yine 260 muhalefet milletvekili olarak 4 Mart’ta AYM’ye vereceğimiz ortak dilekçeyle konunun acil gündeme alınması ve yürütmenin durdurulması talebimizle ilgili bir başvuru yapacağız. Tüm siyasal farklılıklarımıza karşın doğa, bizi yan yana getirecek olan ortak mücadele alanımızdır.
İntifa hakkının 49 yıl, bazı durumlarda 99 yıla kadar uzatılabilmesi ne anlama geliyor?
Yasanın mevcut şeklinde de intifa hakkı belli durumlarda 99 yıla kadar uzatılabiliyor. Bu süreyle ilgili yeni bir değişiklik yok. Ama 99 yıl gerçekten çok uzun bir süre. Yani süre uzatmaya karar veren bakanın ve bürokratların ömrünün yetemeyeceği kadar uzun bir süre bu. Aslında bu denli uzun süreli tahsisler genel olarak olmamalı. Bu durum, geleceği ipotek altına alıyor. Bırakın 99 yılı, 49 yıl bile oldukça uzun. Bu süre, işletmenin başarılı olup olmamasının ötesinde anormal derecede abartılı.
“Yerel yönetimlerin yetkisi fiilen daralıyor”
Milli park dışındaki tüm korunan alanlarda planların DKMP tarafından hazırlanması ya da hazırlattırılması, yerel yönetimlerin yetkilerini daraltacak mı?
Belediyeler ve il özel idareleri normal şartlarda imar planları yapma, nazım ve uygulama planlarını onaylama, yerel çevre düzenlemelerini belirleme gibi yetkilere sahip. Korunan alan statüsü zaten bu yetkileri kısmen sınırlıyor. Ancak yeni düzenleme ile planın hazırlanması, yapılaşma koşullarının belirlenmesi, proje üretimi ve uygulama süreçlerinin tasarlanması doğrudan DKMP Genel Müdürlüğü’ne bırakılıyor.
Bu durumda yerel yönetimler planı yapan değil, uygulamak zorunda kalan aktör konumuna düşecek. Yerel yönetimlerin rolü görüş bildiren; fakat belirleyici olmayan bir rol olacak. Dolayısıyla fiilî bir yetki daralması söz konusu olacak.

Tüm bu değişiklikler Türkiye’deki ekoloji aktivistlerini ve hareketi nasıl etkileyecek?
Bugün Türkiye’de ekoloji mücadelesi hem mevcut iktidara hem de genel olarak kapitalist sisteme karşı devam eden en dinamik alanlardan biri. Ekoloji hareketlerinde çoğu zaman toplumsal muhalefetin dinamizminin çok üzerinde bir performansı görebiliyoruz. Bu hareketler bir bakıma toplumsal muhalefetin taşıyıcısı konumuna gelmiş durumdalar. Geçmişte ve bugün vahşi madenciliğe karşı mücadele, ormanların, toprağın ve suyun korunmasına yönelik mücadele ekoloji hareketlerinin en aktif olduğu alanlar oldu. Ancak ne iktidar ne de sermaye duruyor.
Doğaya ve yaşam alanlarına saldırıda her gün yeni bir cephe açıyorlar. Doğayı ve yaşamı savunanlar da doğal olarak yeni bir savunma cephesi yaratacak ve orayı güçlendireceklerdir. Beklentim bu yönde. Ancak şunun da altını çizelim: Ekoloji mücadelesi bir ekokırım suçunun yaşandığı sınırlı bir lokasyonu saldırılara karşı korumaya çalışmaktan ibaret değildir. Bu önemli, fakat daha da önemli olan şudur ki; ülkedeki ve belki de kıtadaki ve hatta dünyadaki tüm ekoloji mücadeleleri arasında örgütlü bir ilişki kurmak ve toptan bir mücadele perspektifi kazanmak artık kaçınılmaz bir zorunluluk hâline gelmiştir.
Ayrıca yeri gelmişken Türkiye’deki ekoloji hareketleri açısından önemli olan bir şeyi de bu vesileyle hatırlatmış olayım. Biliyorsunuz bu yıl Türkiye, Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi, yani COP31’e ev sahipliği yapacak. Bizler doğa savunucuları ve ekoloji hareketleri ise aynı zaman dilimi içinde Halkların İklim Zirvesi’ni düzenleyeceğiz. Bu zirvede Türkiye’deki ekoloji hareketlerinin gündemi elbette ülkedeki ekolojik yıkım olacak. Bu yasa teklifi de o yıkımın bir parçası.

Ekoloji örgütlerinden milli parklar için acil çağrı: Yasa teklifi geri çekilmeli
“Ülke çapında eşi görülmemiş bir ekolojik yıkım süreci yaşıyoruz”
DEM Parti olarak siz bu yasa teklifinin uzun vadeli etkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bize göre bu, iktidarın çoklu cephelerdeki doğa talanının bir parçası. Özellikle son yasama dönemindeki yasalara baktığımızda ekolojik tahribat yaratan yasaların ardı ardına çıkarıldığını görebiliriz. İktidar bunu yaparken muhalefetin tüm eleştirilerine ve önerilerine kulak tıkayarak ve Meclis’i işlevsizleştirerek gözünü karartmış bir şekilde hareket etti. Çıkarılan yasalarda halkın ve doğanın değil, şirketlerin ve sermayenin ihtiyaçları gözetildi.
Bu yasa teklifi de bu saldırıların bir devamı. İktidar sermayeye rant sağlamak için ülkenin her karış toprağını talana açıyor. Tüm ülke çapında eşi görülmemiş bir ekolojik yıkım süreci yaşıyoruz. Çıkarılan yasalar bu yıkımı hızlandırıyor. Türkiye hem toplumsal olarak, hem ekonomik olarak, hem siyasal olarak ve en önemlisi de ekolojik olarak bir yıkıma doğru gidiyor. Bu ve benzeri yasalar bu yıkımın yolunu döşemenin temel taşları. (TY)











