TELE1 Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ, hakkında hiçbir somut delil gösterilmeden ve ifadesi dahi alınmadan "siyasal casusluk" suçlamasıyla tutuklanmasının üzerinden tam bir yıl geçti.
Bu bir yıllık süreçte Yanardağ, Silivri Cezaevi’nde mücadeleye ve yazmaya devam ediyor. AKP iktidarının medya üzerindeki baskı politikalarını, TELE1’e yönelik operasyonun perde arkasını, cezaevi koşullarını ve Türkiye’deki gazeteciliğin geleceğini değerlendiren Yanardağ, iktidarın "darbe hukuku" uyguladığını vurgularken meslektaşlarına ve kamuoyuna kararlılık mesajı veriyor: “Enseyi karartmaya, moralimizi bozmaya gerek yok. Özgür ve demokratik bir ülke için gazeteciler direnmeli.”
“Tam anlamıyla darbe hukuku uygulanıyor”
“Siyasal casusluk” davasını ve bu davanın TELE1’e yönelik müdahaleyle ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Tutuklu yargılandığım “siyasal casusluk” davası, deyim yerindeyse beşinci sınıf bir kumpas. Açık yalana ve fütursuz iftiraya dayalı bir yargılama. Asıl amacın TELE1 haber kanalına el koymsk beni ve arkadaşlarımı susturmak olduğu açık.
Daha önceki davalardan farkı, sahte ve düzmece de olsa bir kanıt gösterilmemesi. Dahası, asıl amaç ve siyasal niyet neredeyse açıkça ortaya konuluyor. Uygulanan hukuk, düşman hukuku bile değil. Suçlamalar somut kanıtlara ve tanıklıklara dayanmadığı gibi, akla ve mantığa uygun bir savunma zemini de sunmuyor. Tam anlamıyla darbe hukuku uygulanıyor.
İddianamede temel vatandaşlık haklarını kullanmak suç sayılıyor. Seçimlere katılmak, seçim kazanmak, bir adayı desteklemek ve bu yönde yayın yapmak suç kabul ediliyor. Demokratik hak ve özgürlüklerin iktidara karşı muhalefet amacıyla kullanılması yasaklanmak isteniyor. Olay bundan ibaret.
Özetle, Erdoğan ve AKP iktidarına karşı siyaset yapmak, muhalefet etmek belli sınırlar içinde tutulmak ve kontrol edilmek isteniyor. Muhalefet yapmak suç sayılmaya kalkışılıyor.
Hakkınızdaki iddiaları trajikomik buluyor musunuz?
Benim yargılandığım dava dosyadaki tek kanıt, Kemal Kılıçdaroğlu ile yaptığınız canlı yayının kaydı. Yayının tarihi 22 Haziran 2023; yani seçimlerden yaklaşık bir ay sonrası.
İddia, program sırasında Kılıçdaroğlu’nu fazlasıyla sıkıştıran sorular sorarak onu zor duruma düşürmek. Böylece Ekrem İmamoğlu lehine ve Özgür Özel’den yana olumlu, yanlı bir siyasal atmosfer yaratıp İmamoğlu’nun CHP’nin 38. Kurultayı’nı kazanmasını sağlamak; ardından İstanbul seçimlerinin kaybedilmesinin yolunu açarak Türkiye’de iktidar olması için çalışmak. Şaka gibi ama iddianamede aynen böyle yazmışlar.
Asıl trajikomik olan, bütün bunları dış güçler adına yaptığımın ileri sürülmesi. Açıkça belirtilmiyor ama İngiltere kastediliyor.
TELE1’i de bu amaçla kullandığım iddia ediliyor. Ancak Türk Ceza Kanunu’nun casusluk suçunu düzenleyen 328. Maddesi’ndeki unsurların hiçbiri iddianamede yok.
Yabancı bir ülkeye ya da istihbarat örgütüne çıkar karşılığında ve casusluk saikiyle verilen bir belge de yok aynı amaç ve yöntemle elde edilip aktarılan bir bilgi de yok. Durum böyle olunca, iddianamede, yabancı bir devletin veya istihbarat örgütünün bulunmadığı bir casusluk ilişkisi tarif edilmeye çalışılıyor. Bu u iddialar, hukuki dayanaktan yoksun.
İronik, hatta absürt bir savunma yaptım. Kopuş savunma denilecek gürden bir savunma yaptım. İddianameyle dalga geçtim, savcıların yemek yeme programları ve benzeri etkinlikleri üzerinden örnekler verdim. Çünkü ortada yumurtasız omlet yapmaya kalkışmak gibi bir durum var. TCK’nin 328. Maddesi’ne göre suçun unsurlarını ortaya koyamıyorlar. Somut kanıtları olmadığı için yabancı devlet veya istihbarat örgütü olmadan da siyasal casusluk yapılabileceğini öne sürüyorlar. Nereden bakarsanız bakın, bu bir saçmalık ve hukuk rezaleti. Davada hukuk da yok, hukuk ahlakı da.
Bu yanı ile 12 Eylül 1980 darbesinin askeri mahkemelerinden bile daha kötü bir tablo ortaya koyuyor. Bunu biliyorum; 12 Eylül döneminde dört ayrı davada yargılandım. O dönemde sınırsız baskı, devlet terörü, işkence ve idamlar vardı. Ancak AKP rejimiyle karşılaştırıldığında, o dönemin mahkemeleri biçimsel hukuka daha uygundu. Bu kesin.
Olayın bir de komik tarafı var: Savcılığın kanıt diye sunduğu Kemal Kılıçdaroğlu programının yapıldığı Haziran 2023’te, yaptığımız diğer programların en az sekizinde İmamoğlu’nu eleştirmişim. Üstelik bu eleştiriler yer yer oldukça sertti. Programlardan birini de Kılıçdaroğlu yayınının ertesi günü, 23 Haziran’da yapmışız. Avukatlarım bu programların dökümlerini ve videolarını mahkemeye sundu. Komediye bakar mısınız? Ortada tam bir rezaleti var.
TELE1’e el konulması ve benim tutuklanmam —24 Ekim’de bir yıl oldu— Özgür Özel’in “19 Mart darbesi” olarak tanımladığı sürecin baskı stratejisinin etaplarından biridir. Bu nedenle sıradan bir medya operasyonu olmanın ötesine geçen bir anlamı da var. Medya ortamına yönelik bu dikey ve ölçüsüz müdahale bir yol açmak hedeflendi.
TELE1’e el konulması ve tutuklanmanız, basını susturmaya yönelik bir operasyon olarak değerlendiriliyor. Siz bu süreci nasıl yorumluyorsunuz?
Eğer TELE1’e el konulduğu ilk dönemde daha etkin ve geniş çaplı bir tepki gösterilebilseydi, Türkiye’nin demokratik güçleri bunu başarabilseydi Halk TV’ye bu kadar kolay el konulamazdı.
Elbette tepki gösterildi; çok etkili dayanışma eylemleri yapıldı, etkinlikler düzenlendi. Bunların tümüne teşekkür ediyorum. Ancak tepki yeterli değildi. TELE1’e el konulmasının ilk döneminde, tatilde düzenlenen danışma ve protesto toplantıları da vardı.
Başta basın meslek örgütlerimiz olmak üzere emeği geçen herkese ve etkinliklere katılanlara teşekkür ediyorum.
İkinci sorunuz üzerinden daha somut bir değerlendirme yaparsak, bizim dava dosyamızda da görüldüğü gibi, iktidara karşı siyaset yapmak son davalar üzerinden oluşturulacak Muhalif basını yasaklanmaya ya da sınırlandırılmaya çalışılıyor. Aynı şekilde muhalif bir basın ortamının varlığı da engellenmek isteniyor. Buna gazetecilik yapmanın yasaklanması diyebilirsiniz.
Çizilen sınırlar içinde kontrollü bir muhalefet isteniyor. Geri çekilmek, boyun eğmek ve taviz vermek mesleğimiz bakımından felaketle sonuçlanacaktır. Bağımsız ve özgür gazetecilik yerine yeniden “merkez medya” anlayışının yerleştirilmek istendiğini görüyorum. Bu teslimiyettir ve kimseyi korumayacaktır. Çare, bağımsız medyayı savunmak ve mücadele etmektir.
TELE1’e el konulmasıyla benim tutuklanmam, operasyonun birbiriyle doğrudan bağlantılı iki hedefidir. Amaç, TELE1’e el koymak, beni ve arkadaşlarımı susturmaktı. Çünkü TELE1 medya ortamında çok özel ve önemli bir yere sahipti. TELE1 üzerinden medyaya ne kadar ileri gidilebileceğini göstermek istediler. Bir yandan bağımsız ve muhalif medyaya gözdağı vermek, diğer yandan muhalif gazeteciliğin ön saflarında bulunanları tasfiye ederek örnek alınabilecek bir modeli ortadan kaldırmak istediler.
TELE1 tam anlamıyla bağımsız bir medya kuruluşuydu. Arkasında herhangi bir sermaye grubu ya da siyasal odak yoktu. İktidar dâhil bütün güç odaklarından bağımsız gazetecilerin kurduğu, sahip olduğu ve yönettiği tek televizyon kanalıydı. Televizyon alanında bunun başka bir örneği yoktu.
Eskiden gazetelerin sahipleri gazetecilikten gelen ailelerdi. Özal iktidarı ve 12 Eylül sonrasında bu tablo değişti. AKP iktidarıyla medyanın yüzde 98’i sektör dışı güçlerin eline geçti. İnternet medyasını dışarıda tutarsak TELE1, televizyon alanında tek örnekti.
Daha önemlisi, sosyalist gazeteciler tarafından kurulan, yönetilen ve başarılı biçimde büyük medya kuruluşları arasına giren ender örneklerden biriydi. Kurulu düzenin medya kartelleriyle rekabet edecek bir güce ulaşmıştı.
TELE1 hem işçiler ve emekçiler gibi geniş halk kesimleri hem de AB grubu olarak tanımlanan sosyoekonomik ve kültürel kesimler, hatta A Plus kategorisi tarafından izleniyordu. Etkileme gücü ve alanı büyüktü. En çok izlenen ilk dört haber kanalı arasındaydı; çoğu zaman üçüncü sırada yer alıyor, bazı programları kendi yayın saatinde günün birincisi oluyordu.
TELE1’de yaklaşık 160 kişi çalışıyordu. Bunların 140’ı bordrolu, yaklaşık 20’si telifliydi. Maaşlar aksatılmıyordu. Ankara ve bir çok kentte temsilcilikleri ve stüdyoları, yurt dışında muhabirleri bulunan büyük bir televizyon kanalı haline gelmişti. Ben 2016’da borçlarını karşılayabilecek durumda olan yerel bir kanalı satın aldım ve arkadaşlarımla birlikte büyüttüm. Sanırım asıl bu başarıdan ürktüler.
TELE1, televizyon alanında muhalif medya ortamına yön veren, rotayı belirleyen bir kanaldı. Yalnızca sol kesime değil, geniş bir cumhuriyetçi kesime de hitap ediyordu. Gücü buradan geliyordu. Böyle bir kanalın bulunduğu medya ortamında 19 Mart süreci bu kadar kolay yürütülemezdi.
Edirne’de, İzmir’de ve Diyarbakır’da da birinci sıradaydık. İlginç ölçütlerden biri de yurt dışındaki izlenme oranlarıydı: Avrupa’daki Türkiye kökenli göçmenler arasında en çok izlenen kanal TELE1’di. Bu değerlendirmem fanteziye değil, somut ölçütlere dayanıyor. Reklam ambargosunu da bu başarıyla kırdık. TELE1’e el konulmasının ve benim tutuklanmamın temel nedenleri bunlardır.
TELE1’in yayın politikası, özellikle Kürt meselesine yaklaşımı nasıldı? Bu yaklaşımın hedef alınmanızda etkili olduğunu düşünüyor musunuz?
TELE1, Kürt sorununun adil, demokratik ve onurlu bir çözümü için net bir tutuma sahipti. Bunu açıkça ilan etmiştik. 2023’te İmralı’daki tecridin kaldırılması gerektiğini savunduğum için de hedef alındım.
Demokratik rejimler, tutuklu ve hükümlülerin de haklarının bulunduğunun kabul edildiği rejimlerdir. Biz bunları söylediğimiz dönemde medyada “Kürt sorunu” demeye bile korkuluyordu. Yandaş ve kurulu düzen medyasında, hatta bazı muhalif gazete ve kanallarda, “dağ teröristi” gibi ifadeler kullanılmadan haber ve yorum yapılamıyordu.
Farkında mısınız bilmiyorum ama TELE1 bu dili hiç kullanmadı. Bu, üzerinde düşünülmüş bir dil tercihiydi. Nesnel bir dil kullanıyorduk. Bütün bunlar yayın ilkelerimizde ve bildirgemizde yazılıydı.
Kamuoyu ne kadar farkında bilmiyorum ama İMC TV kapatıldıktan sonra söz konusu ekiple iki yayın dönemi boyunca ortak yayın yaptık. Bugün İlke TV’yi yürüten ekibe iki yayın dönemi boyunca yer açtık. Bütün bunları risk alarak yaptık. Eğer yayın çizgimiz sert, marjinal ya da militan olsaydı, bizi bu tür yayınlar üzerinden hedef almak yerine “casusluk” gibi bir suçlamaya başvurmazlardı. Bu da iddiaların ne kadar temelsiz olduğunu gösteriyor.
Kimseye haksızlık etmek istemem ama TELE1, muhalif medya alanında profesyonel bir ekrana sahip neredeyse tek kanaldı. Yeni nesil televizyon yayıncılığı yapmaya çalışıyorduk. Koronavirüs salgınından çok önce, Ocak 2017’de uzaktan bağlantıyla konukların yayına alındığı programı da biz yapmıştık. Geniş bir izleyici profiline hitap ediyorduk.
Demokratik ve halkçı bir finansman modeli de kurduk. İktidarın mali baskılarını ve piyasanın reklam ambargosunu izleyici sponsorluğu ve desteği uygulamasıyla aşmaya çalıştık. Bu çok önemliydi. Televizyon gibi yüksek maliyetli bir yayıncılık alanında toplum desteğiyle ayakta kalmak, dahası başarılı olmak da onları ürküttü. Bu, saldırının nedenlerinden biriydi.
“Ağırlaştırılmış müebbet hapis koşullarında tutuluyoruz”
Cezaevindeki günlük yaşamınız nasıl geçiyor? Okuma, yazma ve gündemi takip etme olanaklarınız neler?
12 metrekarelik bir hücre ve benzer metrekarelik bir avludan oluşan, sabah 08.00 ile akşam 18.00 arasında açık olan alanda yaşıyoruz. Haftada bir gün, bir saat ziyaret hakkımız var. Ayda bir de açık görüş yapılıyor. Haftada bir kez 10 dakika telefon hakkımız var. Adli tutuklu ve hükümlüler ise haftada 60 dakika telefonla konuşabiliyor; üstelik bu süreyi haftanın farklı günlerine dağıtabiliyorlar.
Burası yüksek güvenlikli bir cezaevi. “Kuyu tipi” denilen cezaevlerinden farkı, avlu duvarlarının yaklaşık iki metre daha alçak olması. Ağırlaştırılmış müebbet hapis koşullarında tutuluyoruz.
İdare ve personelle bir sorunumuz yok. Bizim bulunduğumuz 9. bölüm biraz özel tutuluyor. Personel dikkatli ve saygılı; özel bir kötü muamele yok. Diğer tutuklu ve hükümlülerle, Ekrem İmamoğlu, Osman Kavala, Can Atalay ve diğerleriyle avukat görüşmeleri sırasında karşılaşıyor, kısa da olsa sohbet ediyoruz. Kabinler yan yana, bölmelerden oluşuyor; belden yukarısı cam.
"Yeni bir kitap hazırlığı içindeyim"
Bol bol okuyor ve yazıyorum. Tutukluluğumun ilk ayında, dışarıdayken hazırlıklarını tamamladığım “İsyanın ve Felsefenin Diyalektiği” adlı kitabım yayımlandı. Sonraki baskılar için düzeltmeleri burada yaptım. Ayrıca tümüyle cezaevinde yazdığım “Silivri’ye Direniş Yazıları” adlı çalışmam da yayımlandı. Bu, 18’inci kitabımdı.
Her hafta perşembe günleri BirGün gazetesine yazı gönderiyorum. TELE1 Haber’e, şimdi TELE1’e, yazı göndermeyi de sürdürüyorum. Sağlığıma dikkat etmeye çalışıyor, sporu ihmal etmiyorum. Silivri yalnızca bir siyasal zulüm merkezi değil, aynı zamanda bir direniş alanı.
Türkiye’nin her yerinden çok sayıda mektup geliyor. Hepsine yanıt vermeye çalışıyorum. En büyük harcama kalemlerimden biri mektup yanıtlamak için yaptığım masraflar. Gazeteler her zaman gelmiyor; içeride abonelik olmadığı zaman gazetelere erişemiyoruz. Kitap konusunda ise büyük bir sıkıntı yok. Postayla gelen kitaplar denetimden geçiriliyor. Şimdi yeni bir kitap hazırlığı içindeyim.
Gündemi televizyonlardan ve gazetelerden izliyorum. İnternet medyasına erişememek, bizim gibi gazeteciler için büyük bir sorun. Çünkü gelişmeleri kaçırabiliyoruz. Avukatlarımız ve ziyaretçilerimiz aracılığıyla bu eksikliği gidermeye çalışıyoruz. Milletvekili ziyaretleri de oluyor. Ancak sosyal medyayı izleyememek önemli bir boşluk yaratıyor. BİLİNMEYEN KELİME.
Kamuoyundan, okurlarınızdan ve meslektaşlarınızdan gelen dayanışma sizin için ne ifade ediyor?
Tutuklanmanın kendisi, benim gibi bu konularda deneyimli sayılabilecek biri için bile incitici. Ancak toplumun, izleyicilerimizin, okurlarımızın, meslektaşlarımızın ve dostlarımızın desteği en büyük güç kaynağımız.
Bir insana verilebilecek en büyük ceza sanırım unutulmaktır. Bugüne kadar kalbimi kıran, beni duygusal olarak yıpratan bir eleştiriyle karşılaşmadım. Unutulmadık!
Gazetecilikten, okurlardan ve izleyicilerimden uzak kalmak çok üzücü. Bu boşluğu yazı yazarak, mesaj ileterek ve mektuplaşarak kapatmaya çalışıyorum. Ama bunu romantize etmeye gerek yok: Hapishaneler zindandır.
“Enseyi karartmaya gerek yok”
Tutukluluğunuzun gazeteciler, özellikle de mesleğe yeni başlayan genç gazeteciler üzerindeki etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz? Meslektaşlarınıza mesajınız nedir?
Bir haber kanalının kurucusu, mesleki kıdemi 40 yılı aşan bir genel yayın yönetmeni ya da herhangi bir gazetecinin 12 aydır hapiste olması, hem aktif basın çalışanları hem de mesleğe yeni başlayan genç meslektaşlarımız üzerinde ürkütücü bir etki yaratabilir. Daha doğrusu, ülkeyi yönetenlerin amacı böyle bir etki yaratmaktı. Amaç açık.
Bu nedenle poliste, mahkemede ve hapiste alınacak tutum yalnızca kişisel bir onur meselesi değildir —bunu da çok önemsiyorum— aynı zamanda toplumsal ve tarihsel bir sorumluluktur. Hukuksuzluklara, baskıya ve sindirme girişimlerine boyun eğmemek tarihsel ve ahlaki bir görevdir.
Gençlere şunu söylemek isterim: Namık Kemal’den beri bu ülkenin aydınlarının ve gazetecilerinin bir direniş geleneği de var. Yarına kalanlar, direnenler oldu. Gazeteciler bu mücadelede özgür ve demokratik bir ülke için önemli bir tarihsel rol oynayacaktır. Bunun yolu direniştir. Direniş, belki bizim kalpsiz bir dünyanın kalbi olmamızı ya da insanların yaralarını dindiren bir ilaç gibi davranmamızı sağlamayacak; ama iyilik, adalet ve eşitlik için yürütülen mücadelenin en önde gelen ve saygın bileşenlerinden biri olmamızı sağlayacaktır.
Çünkü gazetecilik, insanın kendini gerçekleştirdiği; entelektüel ve siyasal yönü olan bir meslektir. Gazetecilik aynı zamanda akla ve düşünceye dayanır.
Feodal ve siyasal ömrünü doldurmuş, rejim değişikliğini tamamlamaya çalışan bir iktidarla karşı karşıyayız. Bu, tükenmiş bir iktidar. Özetle enseyi karartmaya, moralimizi bozmaya gerek yok.
Toplumsal muhalefetin yeterli etkinliği gösteremediği, siyasal muhalefetin ise tarihsel sorumluluğunu cesaretle yerine getiremediği dönemlerde nitelikli, muhalif ve bağımsız gazeteciler öne çıkar. Bu kaçınılmazdır; siyaset sosyolojisinin bir yasasıdır. Başka bir deyişle gazeteciler, toplumsal ve siyasal muhalefetin bazı işlevlerini üstlenebilir.
Ancak bu dönemlerin geçici olduğunu unutmamak gerekir. Gazetecilerin toplumsal ve siyasal muhalefetin yerini kalıcı olarak alması mümkün değildir. Evet, gazetecilik siyasal ve entelektüel bir meslektir. Gazeteciler arasından siyasal liderler de çıkabilir; tarihte bunun örnekleri vardır. Ama buna gerek yok. Gazetecilik, siyaset kurumunun işlevini ve daha önemlisi toplumların tarihsel rollerini üstlenemez. Ancak bu mücadelenin bir bileşeni olabilir.
Bu nedenle gazeteciler, toplumsal muhalefetin yükseltilmesine ve örgütlü siyasal güçlerin harekete geçirilmesine katkıda bulunabilir. Ancak roller ve görevler birbirine karıştırılmamalıdır.
Son olarak kamuoyuna iletmek istediğiniz bir mesaj var mı?
Son olarak şunu söylemek isterim: Toplum bizi, kendisi için mücadele eden gazetecileri ve aydınları unutmamalı. Kendi değeri için mücadele eden evlatlarını, gazetecilerini, siyasetçilerini, temsilcilerini ve aydınlarını harcatan toplumlar iflah olmaz.
Bazen bu karşılıksız bir aşk gibi olsa da bu toplumu çok seviyoruz. Yoksa bütün bunlara katlanmak kolay olmazdı.

Merdan Yanardağ kimdir?
(EMK)















