8 Mart Dünya Kadınlar Günü öncesinde kadınların hayatındaki görünmez ama çok gerçek olan bir deneyim üzerine konuşuyoruz: menopoz.
Gazeteci-yazar Melis Alphan, bu süreci hem biyolojik bir değişim hem de kadınların bedenleriyle, kimlikleriyle ve hayatlarıyla yeniden tanıştıkları bir dönem olarak anlatıyor. Cerrahi menopoz sonrası yaşadıklarını tarif ederken kullandığı şu cümle, aslında pek çok kadının sessizce deneyimlediği duyguyu özetliyor: “Evim sandığım yerde misafirdim.”
46 yaşına kadar “reflekslerini tanıdığı, nasıl çalıştığını bildiği” bir bedenle yaşadığını söyleyen Alphan, cerrahi menopozdan sonra bu tanıdık sistemin “bir gecede değiştiğini” anlatıyor.
Ona göre menopoz, yalnızca östrojen ve progesteronun düşmesi değil; “içeride çok daha kalabalık bir orkestranın” bir anda şefsiz kalması gibi. Bu süreçte insanın iradesiyle biyolojisi arasındaki ilişkiyi de yeniden düşünmek zorunda kaldığını söylüyor: “İnsanın iradesi güçlü olabilir ama hormonlarla kavga ederek bir yere varamadığınızı anlıyorsunuz.”
Toplumda menopozun uzun süre sessizlikle çevrelenmesini ise kadınlık anlatısının gençlik ve doğurganlıkla özdeşleştirilmesine bağlıyor.
Bu yüzden pek çok kadının “başka bir evreye geçtiğini söylemenin kırılganlık yaratacağı” duygusuyla konuşmamayı tercih ettiğini belirtiyor. Ancak ona göre bu sessizlik artık yavaş yavaş dağılıyor: deneyimler paylaşıldıkça yalnızlık azalıyor, bilgi arttıkça korku yerini anlayışa bırakıyor.
Melis Alphan’la, bedenle yeniden tanışmayı, kadın sağlığındaki bilgi boşluklarını, dayanışmanın gücünü ve bu dönüşümün kadınlara açtığı yeni alanları konuştuk.
Menopoz deneyiminizin başladığı cerrahi süreçten sonra bedeninizde ve zihninizde yaşadıklarınızı şöyle tanımladınız: Ani hormon değişimi, sıcak basmaları, uyku bozukluğu gibi çok yönlü etkiler… Bunu yaşarken içinizde doğan ilk his neydi ve bu duygularla nasıl başardınız başa çıkmayı?
46 yaşıma kadar ezbere tanıdığım, reflekslerini tanıdığım, nasıl çalıştığını bildiğim bir bedenim vardı. Ne zaman acıkacağımı, ne zaman yorulacağımı, nasıl toparlanacağımı bilirdim. Cerrahi menopozdan sonra o tanıdık sistem bir gecede değişti. Sanki zihnim aynı kalmış ama başka bir bedene transfer edilmişim gibiydim. Bilim kurgu filmlerinde beden iflas edince bilincin başka bir bedene aktarılmasına benziyordu. Hafıza ve kimlik yerindeydi ama donanım farklıydı.
Bazıları bunu “bedenin ihaneti” diye tarif ediyor. Ben ilk anda ihanetten çok yabancılık hissettim. Evim sandığım yerde misafirdim. Kontrol sandığım şeyin aslında hormonların ince ayarına bağlı olduğunu fark ettim.
Menopoz genellikle östrojen, progesteron ve testosteron üzerinden anlatılıyor ama içeride çok daha kalabalık bir orkestra var ve şef bir anda kürsüden indiğinde herkes kendi kafasına göre çalmaya başlıyor. Kortizol sabah yükselmesi gerekirken akşamları pik yaparak uykumu sabote etti, tiroit dengem bozuldu ve Hashimoto ile tanıştım, insülin direnci ortaya çıktı ve metabolizmamın lisanı değişti. Uykusuz gecelerde biyokimyamın beni ne kadar yönettiği gerçeğiyle de yüzleştim. İnsanın iradesi güçlü olabilir ama hormonlarla kavga ederek bir yere varamadığını anladım.
Bu süreçte denemediğim yöntem kalmadı. Akşam kortizolünü dengelemeye yönelik beslenme düzenleri uyguladım, meditasyon ve nefes çalışmaları yaptım, bitki çayları içtim, hatta masal dinleyerek sinir sistemimi yatıştırmaya çalıştım. Ama bunu bir kriz yerine yeni bir evre olarak görmeye başladığım anda konuya aydım.
Bedenimin bozulduğunu düşünmektense kalibre olduğunu kabul ettiğimde direncim azaldı. Kısa yol aramaktan vazgeçtim, hızlandırmaya çalışmadım, eşlik etmeyi seçtim ve bedenimin yeni ritmini bulacağına güvenmeye karar verdim. Cerrahi menopoz beni biyolojimle daha dürüst bir tanışmaya zorladı ve o tanışma sürüyor.
Sizce toplumda menopoz neden hâlâ sessiz kalmayı tercih edilen bir konu? Bu sessizliği kırmanın en etkili yolu sizce nedir?
Menopozun uzun süre sessizlikle çevrelenmesinin temel nedeni, yaşlanma ile kadınlık değerinin yan yana getirilmesinden duyulan tedirginlik. Gençlik kutsanırken doğurganlık merkeze alınmış bir kadınlık anlatısı içinde menopoz, üretkenliğin ve arzu edilirliğin azaldığı bir eşik gibi kodlandı ve kuşaktan kuşağa aktarıldı.
Kadınların kamusal alandaki varlığını gençlik üzerinden tanımlayan kültürlerde konuşulması daha da zor bir başlık haline geldi. Bu yüzden pek çok kadın menopoz nedenli sıkıntılarını yüksek sesle dile getirmedi çünkü “Artık başka bir evreye geçtim” demek kırılganlık yaratıyordu. Ama bu sessizlik son dönemde dağılmaya başladı. Utanmak ve gizlemek yerine konuşmayı seçiyoruz çünkü deneyim paylaşıldıkça yalnızlık, bilgi arttıkça korku azalıyor. Daha çok kadın açıkça menopozdan söz ediyor ve bu görünürlük süreci gerçek bir yaşam evresi olarak konumlandırıyor.
Bence bu sessizliği kırmanın en etkili yolu, menopozu ne trajedi ne de tabu olarak anlatmak, onu biyolojik, psikolojik ve sosyal boyutları olan bir dönüşüm süreci olarak, veriyle ve kişisel hikayeyle birlikte konuşmak.
Kadınların deneyimlerini görünür kılması, doktorların daha güncel ve bütüncül bilgiyle yaklaşması ve iş dünyasının bunu bir performans sorunundansa sağlık başlığı olarak ele alması birlikte ilerlediğinde, menopoz normalleştirilmiş ama sıradanlaştırılmamış bir yere oturuyor. Sessizlik ancak bilgi, dayanışma ve temsil arttıkça kalıcı biçimde dağılıyor.
“Menopoz Rehberi” adlı kitabınızda menopozun kadınlık deneyiminde yeni bir başlangıç olabileceğini vurguluyorsunuz. Bu düşünceyi biraz açabilir misiniz? Menopozu sadece biyolojik bir süreç değil, aynı zamanda bir “kişisel dönüşüm” olarak nasıl görüyorsunuz?
Hayatının ilk yarısında çoğu kadın başkalarının ihtiyaçlarına göre konumlanıyor, çocuk, eş, aile, iş, beklentiler, roller… Menopozla birlikte biyoloji yavaşlarken bilinç hızlanıyor ve kadın ilk kez şu soruyu net biçimde sorabiliyor: Ben ne istiyorum?
Bu yüzden ben menopozu bir yeniden inşa fırsatı olarak görüyorum. Artık onay alma ihtiyacı azalmış, herkesi memnun etme refleksi zayıflamış, sınır koyma kası güçlenmiş bir kadın var karşımızda. “Hayır” diyebilen, yorulduğunu söyleyebilen, kendi sağlığını ertelemeyen bir kadın. Bu dönüşüm elbette sancılı bir iç muhasebe gerektiriyor çünkü yıllarca üzerine giydiğiniz rollerin bir kısmını çıkarmak zorunda kalıyorsunuz. O roller çıktıkça, altında daha sade ve gerçek bir benlik beliriyor.
Menopoz, insanı kendi kırılganlığıyla yüzleştirirken kendi gücüyle de tanıştırıyor. Kontrol edemediğiniz biyolojik değişimler size hayatın sınırlılığını hatırlatıyor ve önceliklerinizi yeniden sıralamanıza neden oluyor. Daha az oyalanıyor, daha net karar veriyor, enerjinizi gerçekten değer verdiğiniz alanlara yönlendirmeye başlıyorsunuz. Dolayısıyla menopoz kadınlığın gençlik ve doğurganlıkla sınırlı olmadığını, deneyim, sezgi ve iç güçle de tanımlanabileceğini gösteren bir geçiş alanı. Bu alanı farkındalıkla geçtiğinizde, menopoz bir inşa sürecine dönüşüyor.
"Kadınların deneyimi eksik kayda geçti"
Menopozla ilgili bilgi eksikliği ve tıp literatüründe kadın bedeni üzerine çalışmaların yetersiz olması üzerine söyledikleriniz çok çarpıcı. Kadın sağlığı ihmalinin toplum ve birey üzerindeki en önemli sonuçları sizce nelerdir?
Tıp tarihine baktığınızda “insan bedeni” diye anlatılan şeyin çoğunlukla erkek bedeni olduğunu görüyorsunuz. Klinik araştırmaların büyük kısmı uzun yıllar erkek denekler üzerinden yürütüldü, ilaç dozları, semptom tanımları, risk analizleri bu referansa göre şekillendi ve kadın bedeni hormonal karmaşıklığı gerekçe gösterilerek dışarıda bırakıldı. Bunun sonucunda kadınların deneyimi sistematik biçimde eksik kayda geçti ve menopoz gibi nüfusun yarısını ilgilendiren bir evre bile hala parçalı ve yetersiz veriyle konuşuluyor.
Bu ihmalin bireysel düzeyde en önemli sonucu, kadınların yaşadıkları belirtileri uzun süre kişisel bir zayıflık ya da abartı sanmaları oluyor. Uykusuzluk, çarpıntı, beyin sisi, kilo değişimi ya da ruh hali dalgalanmaları “stres, yaş, takıntı” gibi görülüp geçiştiriliyor ve doğru tanı ile doğru tedavi gecikiyor. Geciken her tanı, kadının fiziksel ve psikolojik yükünü artırıyor çünkü kadın semptomların yanında görünmezlikle de mücadele etmek zorunda kalıyor.
Toplumsal düzeyde ise iş gücüne katılım, üretkenlik, sağlık harcamaları ve bakım yükü gibi alanlarda ciddi bir maliyet ortaya çıkıyor. Menopoz dönemindeki kadınların iş hayatında yaşadığı performans düşüşü bireysel bir yetersizlik gibi okunuyor, oysa arka planda yönetilmeyen bir sağlık süreci olabiliyor. Kadın sağlığına yatırım yapılmadığında bu ekonomik bir kayıp da yaratıyor çünkü nüfusun yarısının potansiyelini tam kullanamayan bir sistem verimli çalışamaz.
Bir de güven konusu var. Sağlık sistemine güven, ancak kişinin deneyiminin ciddiye alındığını hissetmesiyle kuruluyor. Kadınlar bedenleriyle ilgili sorularına yeterli ve güncel yanıt bulamadıklarında alternatif kaynaklara yöneliyor, bu da bilgi kirliliğini artırabiliyor. Dolayısıyla kadın sağlığının ihmal edilmesi, kamusal sağlığı ve toplumsal adaleti ilgilendiren yapısal bir sorun. Bu açığı kapatmak için daha fazla araştırma, cinsiyet duyarlı veri ve kadınların deneyimini merkeze alan bir tıp yaklaşımı gerekiyor.

Medikal tedavilere yaklaşımınız bugün nasıl? Kadınlara bu konuda ne gibi mesajlar vermek istersiniz?
Cerrahi menopozdan sonra medikal tedavilere bakışım siyah-beyaz olmaktan çıktı. Ne her şeyi ilaçla çözebileceğimize inanıyorum ne de “Doğal olan her zaman daha iyidir” romantizmine kapılıyorum. Bir dönem hormon sözcüğü bile insanı ürkütüyordu çünkü yıllarca etrafımızda ya abartılı bir korku dili vardı ya da tam tersi hiçbir riskten söz etmeyen yüzeysel bir rahatlık.
Oysa gerçek daha nüanslı. Her kadının yaşı, genetik zemini, eşlik eden hastalıkları, semptomlarının şiddeti ve yaşam kalitesi farklı ve tedavi kararı bu bütünlük içinde verilmeli.
Ben bugün medikal tedaviyi bilgiye dayalı bir seçenek olarak görüyorum. Menopozal Hormon Tedavisi bazı kadınlar için yaşam kalitesini dramatik biçimde artırıp gelecekteki sağlık risklerini azaltabilirken, bazı kadınlar için uygun olmayabilir ve bu ayrımı ancak güncel bilimsel veri ve hekimle kurulan açık bir iletişim belirler. Aynı şekilde tiroit, insülin direnci ya da uyku sorunları söz konusu olduğunda da gerekirse medikal destek almak önemli.
Kadınlar korku üzerinden karar vermemeli ama kör bir iyimserlikle de hareket etmemeli. Sorular sormalı, ikinci görüş almalı, riskleri ve faydaları anlamalı, bedenlerinin önceliklerini netleştirmeli. Menopoz yönetilebilir bir süreç ve bu yönetim bazen yaşam tarzı değişiklikleriyle, bazen psikolojik destekle, bazen de medikal tedaviyle mümkün. Önemli olan ideolojik kamplara savrulmadan her kadının kendi biyolojisine uygun, kanıta dayalı ve bilinçli bir yol seçmesi.
Sosyal medyada “Menopoz Seyir Defteri” gibi bir paylaşım alanı oluşturdunuz. Bu dijital dayanışma alanının kadınlar üzerindeki etkilerini nasıl gözlemliyorsunuz? Artık daha fazla açık konuşulduğunu düşünüyor musunuz?
Menopoz Seyir Defteri hesabını açarken niyetim bilgi vermek olduğu kadar, bir tanıklık alanı da oluşturmaktı çünkü menopozla ilgili en büyük sorun bilgi eksikliğinin yanında deneyimin görünmezliğiydi. Kadınlar aynı semptomları yaşıyor ama bunu birbirlerinden bile saklıyordu. Sanki herkes tek başına menopozdaydı. Bir paylaşım yaptığımda altına birçok benzer yorum yazılıyor ve o an kolektif bir rahatlama hissediliyor. Kadınlar sorunun kendi zayıflıkları olmadığını görüyorlar.
Dijital alanın çok dönüştürücü bir etkisi var çünkü hiyerarşiyi kırıyor. Tek konuşan doktorlar ya da uzmanlar değil, deneyimi yaşayan kadınlar da konuşuyor ve bu iki ses yan yana geldiğinde daha bütünlüklü bir bilgi ortaya çıkıyor. Kimi kadınların sıcak basmaları, beyin sisi ya da anksiyete yaşadığını açıkça yazması başka kadınlara cesaret veriyor. Sessizlik yerini açıklığa bırakıyor ve utanma azalıyor.
Menopozun bir yılda daha fazla açık konuşulduğunu düşünüyorum ama hala yolun başındayız. Konuşma cesareti arttıkça talep de artıyor ve kadınlar daha güncel bilgi, daha nitelikli sağlık hizmeti ve iş yerlerinde daha anlayışlı politikalar talep etmeye başlıyor. Bu dijital dayanışma alanı kolektif bir bilinç üretim alanı haline geliyor. Deneyim paylaşıldıkça bireysel yük hafiflerken, toplumsal dönüşüm için bir basınç oluşuyor ve bence bu çok değerli.
Kitabınızda uzman hekimlerin görüşlerine de yer veriyorsunuz. Sizin kişisel deneyiminiz ile tıbbi bilgilerin buluştuğu bu yaklaşım size göre kadınlara nasıl bir güç sağlıyor? Bu dengeyi kurmak zor muydu?
Başta sadece uzman anlatıları vardı. Sonra editörüm Hülya Balcı “Kitapta sen yoksun” deyince kendi deneyimlerimi kattım. Böyle bir kitapta sadece kendi hikayenizi anlatmanız yeterli olmaz. Kişisel deneyim çok güçlü bir araç olsa da tek başına genellenebilir bilgiyi üretmez.
Aynı şekilde sadece tıbbi veriyi aktarmak da kadının yaşadığı duygusal ve sosyal boyutu görünmez kılacaktı. Bu yüzden kitabı kurgularken iki hattı yan yana getirmek önemliydi. Bir yanda benim menopoz semptomlarıyla mücadelem, diğer yanda güncel literatüre hakim uzman hekimlerin bilimsel çerçevesi. Bu buluşma kadınlara yaşadıklarının gerçek ve biyolojik bir zemini olduğunu gösteriyor. Deneyim bilgiyi insani kılıyor, bilgi ise deneyimi doğruluyor.
Dengeyi kurmak çok kolay değildi çünkü ne kendi deneyimimi dramatize etmek istedim ne de tıbbi bilgiyi didaktik bir dille aktarmak. Bilimsel doğruluktan taviz vermemek ama kadının kendini bir ders kitabı okuyor gibi hissetmemesini de sağlamak gerekiyordu. Bu yüzden uzmanlarla uzun sohbetler yaptım, karmaşık mekanizmaları sadeleştirmeye çalıştım ve kendi kırılganlıklarımı saklamadım.
Mesajım şu aslında… Bedeninizde olan biteni anlamak için hem kendi sesinize hem de bilime kulak vermelisiniz. En sağlam zemin, kişisel farkındalık ile kanıta dayalı bilginin kesiştiği yerde kuruluyor. Bu kesişim noktası kadını pasif bir hasta konumundan çıkarıp kendi sağlığının aktif öznesi haline getiriyor ve güç burada ortaya çıkıyor.
Son olarak, Dünya Kadınlar Günü vesilesiyle kadınlara iletmek istediğiniz bir mesajınız var mı?
Dünya Kadınlar Günü, kadınların hayatın her alanında görünür olmak için verdikleri mücadelenin simgesi. 8 Mart’ta eşit haklardan ekonomik katılıma, sağlıktan temsile pek çok başlığı konuşuyoruz ama bence en önemli mesaj, kadınların deneyimi ciddiye alındığında toplumun güçlendiği.
Kadınlar bedenlerini, sezgilerini ve sınırlarını küçümsememeli. “Abartıyorsun”, “Çok hassassın”, “İdare et” cümleleriyle büyüdük. Oysa bir kadının kendi sağlığını, kendi zamanını ve kendi önceliklerini merkeze almasına bencillik denemez, bu aslında bilinçtir. İster menopozda olun ister başka bir geçiş döneminde, yaşadığınız değişimi saklamak zorunda değilsiniz. Konuşmak, talep etmek, destek istemek güçsüzlük değildir.
Kadınlar yan yana geldiğinde bilgi üretiyor, politika değiştiriyor, kültürü dönüştürüyor. Bu yüzden her bir kadının kendi hikayesini sahiplenmesi ve kendi sağlığını ertelememesi çok önemli. Değerimiz gençliğimizle, doğurganlığımızla ya da başkalarını memnun etme kapasitemizle ölçülmez. Varlığımız, emeğimiz ve bilincimizle ölçülür.
(EMK/NÖ)







