Z kuşağı için Sevgililer Günü toksik ilişkilere karşı farkındalık, rıza vurgusu, “red flag” (bir kişinin olumsuz özelliği) kültürü ve “self-love” (öz-sevgi) temalarıyla yeniden tanımlanıyor.
Gençler ilişkilerde duygusal şiddeti, manipülasyon ve kontrolü romantize etmiyor. Sosyal medyada “Acı çekmek aşk değildir” söylemi yaygınlaşıyor. Flörtte ve sevgililikte açık rıza, kişisel alan ve eşitlik vurgusu ön plana çıkıyor.
Söz konusu eğilimler, özellikle kadın ve LGBTİ+ gençler arasında güçlü.
Partner yerine kendine hediye almak, arkadaşlarla “Galentine’s” gibi anti-Sevgililer Günü etkinlikleri düzenlemek ya da yalnızlığı damgalamamak da Z kuşağı arasında yaygın.
20’li yaşlarının başında evlenen ve dünyaya bizleri getiren anne-babalarımızın kuşağıyla kıyaslandığında bile, gençlerin ilişkilere ve aşka bakışı daha özgün bir yerde duruyor.
Kimine göre “kapitalizmin tuzağı”, kimine göre ise haftalar öncesinden planlanan özel bir gün olan 14 Şubat’ı, Z kuşağından dinledik.
“Plotinos’un Aşk Kuramı” kitabının yazarı ve Ege Üniversitesi Felsefe Bölümü Başkanı Prof. Dr. Zerrin Kurtoğlu ise gençlerin anlatılarından da hareketle aşkı tarihsel, kültürel ve varoluşsal bir deneyim olarak ele aldı.
“Biraz performans alanı”
18 yaşındaki Duru Işık, Sevgililer Günü’nün eskisi kadar “büyük” kutlanmadığını düşünüyor:
“Yani genelde iyi bir mekânda yemek yemek ya da ‘iyi’ bir hediye almak öne çıkıyor. Daha çok romantik yerlerde akşam yemeğine gidiliyor, fotoğraflar çekiliyor. Aslında mesele sevgilinin olması değil, daha çok o romantik atmosferi yaşamak gibi. Cozy bir mekânda yemek yiyip içmek, özel bir plan yapmak.” Işık, günün pazarlama odaklı bir hâl aldığını düşünse de sosyal uyum baskısının sürdüğünü ekliyor: “Bizim kuşak bunun farkında; ama yine de herkes ne yapıyorsa ona uyma hâli var.”
Kendisi ise günü özel olarak kutlamadığını belirtiyor: “Sevgilimle yemeğe gideceğim; ama Sevgililer Günü olduğu için değil. Hatta klişe romantik bir Boğaz yemeği yerine kebapçıya gideceğiz. Zaten işin ekonomik tarafı da var. Mekânlar pahalı, hediyeler pahalı. Bu yüzden çoğu insan için çok duygusal bir yerden değil, daha çok ‘Ne alındı, nereye gidildi?’ üzerinden konuşuluyor.”
Işık, sosyal medyanın tutum ve davranışları üzerindeki etkilerini de şöyle tarif ediyor:
Sosyal medya da işin başka bir boyutu. Sevgililer Günü biraz güç gösterisine dönüşüyor. Kim nereye gitmiş, sevgilisi ona ne hediye almış… Birbirimize atıp konuşuyoruz. Biraz geri kalmama hâli var. Roma’ya mı gittin, Kapadokya’ya mı gittin, herkes görsün. Bizim kuşak, sizin kuşak gibi kendisi için değil, hayatını başkalarına göstermek içim paylaşım yapıyor. Sevgililer Günü de biraz böyle bir performans alanı.
Işık’a göre aşk da “ilk görüşte” yaşanan büyük bir hikâye değil: “Daha çok iyi anlaşmak, güvenmek, rahat hissetmek. ‘O zaman sevgili olalım, bir adı olsun’ noktasına gelmek. Çok büyük, film gibi bir başlangıçla değil; zamanla birlikte vakit geçirerek gelişen bir şey. Yaşadığım aşk mı, değil mi, onu da bilemem. Daha 20 yaşımdayım.”

“Tek sefere mahsus değil”
20 yaşındaki Beste Naz Kaşut ise 14 Şubat’a daha olumlu bakıyor. Kaşut, günün ticarileştiğini kabul etmekle birlikte, özel günlerin insanlar için anlam taşıdığını düşünüyor: “Yılbaşı, yıldönümü, doğum günleri benim için hep önemli. Sevgililer Günü de birbirine âşık insanların sadece birbirlerine odaklanması için iyi bir bahane bence.”
Tüketim kültürünün zaten kanıksandığını söyleyen Kaşut, özel günlerin insanları bir araya getirmesini değerli buluyor. Aşkın evrensel bir tanımı olmadığını vurgulayan Kaşut, şimdiye kadar iki kez âşık olduğunu ya da öyle düşündüğünü söylüyor:
Ben aşkın evrensel olarak kabul edilecek bir tanımı olabileceğini düşünmüyorum. Şu ana kadar iki kez aşık oldum ya da olduğumu düşündüm. Birden fazla kez aşık olunabileceğine inanıyorum. Aşık olmak tek sefere mahsus bir şey değil ve aşık olunan kişiye göre de şekillenebilecek bir şey belki de. Benim şimdiye kadarki deneyimim, aşık olduğum kişilerin her hareketine ve huyuna tolerans gösterebilmek gibiydi. Tolerans biraz yanlış kelime de olabilir çünkü aşıkken tolerans gibi hissettirmiyor bu durum. Karşılıksız ve pervasızca sevmek gibi bir şey bence aşk. İsmini tam koyamadan ve nedenlerini tam açıklayamadan bir şeyler hissetmek.
“Ölüp bitmeye gerek yok”
22 yaşındaki Mert Aydın, Sevgililer Günü’ne de aşka da daha mesafeli yaklaşıyor. Ona göre 14 Şubat, büyük ölçüde kendilerinden önceki kuşakların yüklediği anlamla yaşayan bir gün: “Bence aşk biraz abartılmış bir şey. Özellikle bizden önceki kuşaklar için çok dramatik, hayatın merkezi gibi anlatılıyor. Benim için o kadar büyük bir mesele değil. Daha çok iyi vakit geçirmek, uyumlu olmak, kafanın rahat olması önemli.”
Aydın, Sevgililer Günü’nü özel olarak kutlamayı düşünmediğini ve sosyal medyadaki romantik paylaşımları da “biraz gösteri” olarak nitelendirdiğini söylüyor: “Herkes en mutlu, en aşık hâlini paylaşıyor. Aşk sanki çok kutsal, ulaşılması zor bir şeymiş gibi. Bana göre o kadar da derin değil.”
Önceki kuşakların “ilk görüşte aşk” ya da “tek ve sonsuz aşk” anlatılarını gerçekçi bulmadığını söyleyen Aydın, kendi deyimiylz ilişkileri daha “temiz” bir yerden tanımlıyor: “İki insan anlaşırsa yürür, anlaşmazsa biter. Ölüp bitmeye gerek yok.”
“Başkasının kalbinde yeniden doğup, yeniden dünyaya geliş”

Prof. Dr. Zerrin Kurtoğlu’na göre ise kapitalizm aşkı da metalaştırıp ambalajlamayı başardı. Fakat aşk her seferinde o ambalajı yırtıp çıkan yaratıcı bir güç olarak varlığını sürdürüyor:
Her çağın ve her kültürün aşk tanımı birbirinden farklıdır. Kültürler ve çağlar, yaşamla ilgili her edimde olduğu gibi aşk hakkında da kendi ethoslarına uygun ideolojik klişelerini üretir ve insanların tahayyüllerini bu klişelerle biçimlendirirler. Evet, klişeler aşkın dinamizminin ve yaratıcı kapasitesinin önündeki engellerdir; ama öte yandan da ironik olarak ilişkilendikleri sözcüğün tarihsel bağlamlarının ötesine geçip evrensel bir karakter kazanmasına da vesile olurlar.
Aşk sözcüğü ile ilgili olarak düşündüğümde, bir varoluşsal tamamlanma çabası olarak tanımlanan aşktan, bir adım ötesinde mistik görünün gizlendiği birbiriyle hemhal olma, birbirinin içinde eriyip yok olma olarak aşka; varlıkları kendileri için iyi olanı aramaya yönelten evrensel güç olarak aşktan, insanın var olma, yaşama ve eyleme gücünü arttıran aşka; doğanın türün devamı için insana kurduğu erotik tuzak olarak aşktan, iki kişi arasındaki bir egemenlik ve teslimiyet mücadelesi olarak aşka kadar, filozofların aşka dair kavramsallaştırmalarının her birinde yaşamdan yana olma ve yaratma tutkusunu ayırt edebiliriz.
Bizim çağımızda kapitalizm aşkı da metalaştırıp ambalajlamayı (Sevgililer Günü, standartlaştırılmış romantizm ritüelleri vb.) başardı. Ama bu başarının ardında aslında bir başarısızlığın itirafı da gizli: Çünkü ne kadar paketlenirse paketlensin, aşk her seferinde o ambalajı yırtıp çıkan “yaratma tutkusuyla” kendini yeniden doğurur.
İnsanı kendisi dışına çıkmaya, diğerini görmeye yönelten en güçlü duygu olan aşk aslında hem sınırlanmışlığa, hem metalaşmaya, hem de denetime karşı bir direniştir. Her ne kadar ideolojik olarak biçimlendirilmeye direnmiyor gibi görünse de otoriter rejimlerin de baş belasıdır aşk! Zira kolaylıkla ve doğallıkla kontrolden, denetimden kaçar. Distopik eserlerde aşkın bir “ruh çıkarma” hastalığı olarak tanımlanması boşuna değil! Çünkü başkasında, ondaki ele geçirilememiş hayatı, onun dünyayı görme biçimini, dünya ile ilişkilenme tarzını severiz. Bu süreçte kişi kendi kabuğunu kırdığı için, dünya onun için daha geniş ve anlamlı bir yer haline gelir. Bu nedenledir ki aşk bir başkasında duygusal ve düşünsel demlenmenin, dünyaya doğru genişlemenin iki özne arasındaki en kişisel görüntüsüdür.
Aşk sadece bir “duygu” değil, aynı zamanda bir “dikkat” halidir. Dünyadaki milyonlarca insan arasından sadece onu seçip, ona hayati bir önem atfetmektir. Yani birine “Seni seviyorum” demek “Senin var olmanı istiyorum” demektir. Çünkü aşk, sevilen kişinin varlığını sürekli olarak onaylamaktır. Diğerinin varlığına şükretmek, aşkın en yalın halidir.
Aşık olunan diğerindeki hayat olduğunda, o hayatın özgür kalması gerekir. Aşk yüzünden ölen veya öldürenlerin trajedisi, aslında karşısındakini bir “özne” olarak değil, bir “nesne” olarak görmelerinden kaynaklanıyor. Aşk için öldüren kişi, aslında karşısındakinin “kendi dışındaki hayatına” tahammül edemeyen kişidir. Toplumda aşk uğruna gerçekleştirildiği söylenen şiddet eylemleri, diğerini mülk edinerek yozlaşmış bir aşkın, “kaybetme korkusunun” ve “ego kaybının” dışavurumudur. Aşkı bir yöneliş, bir kendi kalarak kendi dışına çıkma değil bir “elde etme” (fetih) olarak gören biri, diğerinin varlık ve anlam payını gasbederek zalimleşir. Bu aşk değil, patolojik bir narsisizmdir
Çünkü aşk statik bir duygu değil, zamana yayılan, olgunlaşan ve dünyasal bir dönüşüm içeren yaratıcı bir süreçtir. İnsanın kendi içine kapanması değil, kendi merkezinden çıkıp sevilen özneye, onun dünyasına doğru sürekli bir akış halinde olmasıdır. Aşk, bir kayboluş değil, başkasının kalbinde yeniden doğup, yeniden dünyaya geliştir.
Dinleme önerisi: Daft Punk – Beyond.
“You are the night, you are the ocean / You are the light behind the cloud / You are the end and the beginning.”
(TY/EMK)







