“HAKSIZLIĞA KARŞI DURMA FİKRİ İLE AYAKTA KALIYORUZ”
Mahpus şehir plancısı Gürkan Akgün: Gitarım ve kitaplar en sadık yoldaşlarım, özgürlüğü özlüyorum
İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) operasyonlarında tutuklanan ve 500 günü aşkın süredir cezaevinde tutulan İBB Genel Sekreter Yardımcısı ve şehir plancısı Gürkan Akgün, hem tecrit altındaki günlerini hem de Türkiye’nin adalet ve kent mücadelesini anlattı.
Hukuksuzlukları, delilsiz suçlamaları ve "asrın yolsuzluğu" iddialarının altının nasıl boşaltıldığını gözler önüne seren Akgün, mesleki yaşamını, İstanbul'un rant baskısına karşı verdiği mücadeleyi ve hapishane odasındaki zihinsel direncini paylaştı.
Yaşananların sadece bireysel bir mağduriyet olmadığını, doğrudan 16 milyon İstanbullunun iradesine ve kentin geleceğine vurulan bir darbe olduğunun altını çizen Akgün, ”Yok canım, bu da olmaz dediğimiz her şey olabiliyormuş. Bunu, sanırım hepimiz aldık. Ben de aldım” diyor ve vurguluyor:
"Aynı mevzuata tabi bir ihale, kanuna uygun, çok daha açık ve şeffaf bir biçimde gerçekleştirilmiş ve 2019 öncesi suç değilken, 2019 mart ayından sonra suç olamaz."
500 günü aşkın süredir cezaevindesiniz. İlk gününüzle bugün arasında baktığınızda, bu süreç sizi en çok hangi açıdan değiştirdi?
Açıkçası burada tek başına yaşayıp giderken bu soruya net bir cevap veremiyorum. Sanırım dışarıda insanların arasına karışınca bu sürecin bende yarattığı değişimi daha iyi anlayabileceğim.
“Gitarım burada bana eşlik ediyor”
Cezaevinde sıradan bir gününüz nasıl geçiyor?
Sabah 8 - 8 buçuk gibi sayımla beraber avlunun kapısı da açılıyor ve gün başlıyor. Esasında günü çok planlı geçirdiğim söylenemez. Bazı dönemler güne erken başladığım oluyor, bazı dönemlerse daha çok gece vakit geçirdiğimden öğleye doğru uyanmayı tercih ediyorum. Ama muhakkak yaptığım bazı şeyler var tabi. Yaklaşık bir saat gazete okuma faslı var mesela. Cezaevleri gazetelerin fiziki olarak, hem de köşe bucağına kadar okunduğu son yerler olabilir.
Yazın, 12'den sonra, bir iki saat güneş avlunun bir kısmına vuruyor. Onu kaçırmamaya çalışıyorum. Gün içinde avukat arkadaşlar veya eşim Sinem geldiğinde onlarla görüşüyorum. (Evet! Onun da avukat olmasından dolayı böyle bir imkânımız var en azından). Günde 1-2 saat yürüyüş ve hafif de olsa spor yapmayı ihmal etmemeye çalışıyorum.
Batan güneşin kızıllığı avlu duvarının en üst köşesine vurduğunda kapıların kapanma vakti geldi demek. Diğer vakitler de daha çok okumayla ve rutin işlerle geçiyor. Radyo 3'te favori müzik programlarım var. Onları kaçırmamaya çalışıyorum.
Bir de, -her ne kadar filmlerin birçoğunu izlemiş olsam da- TRT 2 film kuşağına akşam yine bir göz atıyorum yeni film var mı diye. Sonrası tekrar ve yine tekrar... Haftada 1 saat, yine tek başıma olmak üzere mini halı sahada spor, ayda biri açık olmak üzere diğerleri camın arkasından haftalık 1 saat aile görüşü ve yine haftada toplam 10 dakika olmak üzere, bir seferlik ailemle telefon görüşmesi yapabiliyorum.
Zamanı geçirmek ve zihninizi diri tutmak için neler yapıyorsunuz? Okuyor musunuz, yazıyor musunuz, notlar alıyor musunuz?
Kitaplar buradaki en sadık yoldaşlarımız. Dolayısıyla evet, zamanımın önemli bir kısmını okumaya ayırmaya çalışıyorum.
Bir dönem Birgün gazetesine iki haftada bir yazılar yazıyordum. Yazmak; o yazı üzerine düşünmek, çalışmak insanı oldukça zinde tutuyor tabi.
Ancak hem burada güncel beslenme kanallarımızın sınırlı olması hem de mahkeme sürecinin başlamasıyla o yazılara ara vermek durumunda kaldım.
Hem zihinsel hem de fiziksel açıdan diri kalabilmek adına spor yapmak, mümkün olduğunca hareket etmek önemli. Yoksa burada hareketsizliğe alışmak çok kolay ve bu insanı gerçekten çürütebilecek bir şey. Bir de burada bana eşlik eden gitarım var tabi. Birkaç beste taslağı oluştu gibi. Bakalım, gerisi gelir mi göreceğiz.
“Birlikte üretmeyi özlüyorum”
Son dönemde okuduğunuz ve sizi en çok etkileyen kitaplar neler oldu? Cezaevinde okuma biçiminiz dışarıdaki okuma alışkanlığınızdan farklılaştı mı?
Burada koşturmacadan uzak daha gönlünüze göre okuyorsunuz tabi. Roman olarak Céline'in "Gecenin Sonuna Yolculuk", Elias Canetti'nin "Körleşme" ve John Fowles'ın "Büyücü" kitaplarını çok beğenerek okudum.
Don Kişot'u okuyarak Cervantes'e hücremden tekrar saygılarımı sundum. İnsan ilk modern romanı yazıp, kurmaca işte böyle yapılır diye baştan noktayı koyar mı... Yıllar sonra baştan aşağı, -hem de hapishanede- Nâzım'ın "Memleketimden İnsan Manzaraları"nı okudum ve ustanın karşısında da yine saygıyla eğildim.
Bunların varlığını ve var olabileceğini bilmek insana dair umudu ayakta tutan şeyler. Türkiye'nin yakın siyasi tarihine dair Yordam Yayınları’ndan çıkan "Türkiye'de Siyasal Hayat" kitabını tavsiye ederim. Çok titizlikle ve yetkinlikle hazırlanmış bir çalışma.
Bunlarla birlikte yine yakın tarih, şehircilik, siyaset, kentsel politikalar ve İstanbul üzerine kitaplar okumaya çalışıyorum. Bir de çizgi roman. Dünya edebiyatı uyarlamalarından, "En Kahraman Rıdvan"lara kadar bayağı çizgi roman okudum.
Bir mühendis ve şehir plancısı olarak sürekli analiz eden, üreten bir insandınız. Uzun tutukluluk sürecinde mesleğinizle bağınızı nasıl koruyorsunuz? Yeni fikirler, projeler üzerine düşündüğünüz oluyor mu?
İmkânların kısıtlı olduğu malum. Mümkün olduğunca gündemi televizyon, gazete ve avukat arkadaşlardan takip etmeye çalışıyorum. Meslekle bağımı, dışarıdayken yoğun iş-güç temposundan, koşturmacadan okumaya fırsat bulamadığım kitapları okuyarak korumaya çalışıyorum.
“Düşersek hep birlikte düşeriz”
Cezaevinde en çok neyi özlüyorsunuz? İstanbul'un sokaklarını, işinizi, çalışma arkadaşlarınızı, ailenizi ya da günlük hayatın küçük ayrıntılarını?
Tabi ki insan en çok eşini, dostunu, ailesini; sevdikleriyle birlikte olabilmeyi özlüyor. Denizi, ağacı, toprağı, doğaya dair her şeyi özlüyorum bu betonun ortasında. İstanbul'u özlüyorum. Tabi hemen herkes "nerde o eski Beyoğlu" dese de, kendimi Beyoğlu'nun akışına bırakmayı özlüyorum. İnsanlarla birlikte bir şey yapabilmeyi, birlikte üretmeyi, paylaşmayı özlüyorum. İşin özü, özgürlüğün kendisini özlüyorum.
Ailenizle ve yakınlarınızla görüşmeleriniz nasıl geçiyor? Onlara güçlü görünmeye çalıştığınız ama zorlandığınız anlar oluyor mu?
Buradayken siz dışarıdakileri düşünüyorsunuz, onlar da sizin durumunuzu merak ediyor. Onlar iyi oldukça benim moralim yüksek kalmaya devam ediyor. Görüşmeler sınırlı sürede yapıldığından genelde o haftanın havadisleri, hızlıca olan biteni derken zaten sona gelmiş oluyorsunuz. Şu ana kadar öyle zorlandığım bir ânı hatırlamıyorum.
Cezaevinde sizi ayakta tutan şeyler neler? Bir rutin, bir düşünce, bir insan, bir alışkanlık var mı?
Haksızlığa karşı durma fikri diyebilirim. Bu yaşadığımız durumu kabullenemem, hiçbirimiz de kabullenmemeliyiz, alışmamalıyız.
İnsanlığın tarihi hak mücadelelerinin, adalet arayışının tarihi. Biz de bugün o tarihteki yerimizi alıyoruz. O yüzden ayakta kalmak zorundayız. Mahkemede de söyledim; "düşersek hep birlikte düşeriz". O yüzden umutsuzluğa kapılma lüksümüz yok.
Dışarıdaki hayatınızda yoğun bir çalışma temposu içindeydiniz. Şimdi zamanın daha yavaş aktığı bir yerde olmak size kendinizle ilgili ne düşündürdü?
O yoğun tempo, sürekli bir şeylere yetişme hali ve farklı sorunlarla mücadele etme insanı elbette yıpratan bir süreç.
Ama başka türlüsü de mümkün değil sanırım. Bütün bu koşturmaca içinde üretmeye devam edebiliyorsanız, insanların dertlerine çözüm üretebiliyorsanız zaten bu tempo katlanılabilir oluyor. Açıkçası burada geçmişi çok da düşünmemeye çalışıyorum. 'Keşke'lerin sonu yok. Tek başına o girdaba düşmenin de gereği yok. O yüzden önümüze bakalım. Gelecek güzel günlere.
Hakkınızdaki suçlamalar ve tutukluluk sürecinizle ilgili en büyük itirazınız nedir? Bir mühendis şehir plancısı gözüyle, kamuoyuna anlatmak istediğiniz temel nokta ne?
En temel itirazım şu; bu dava Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu anayasal maddesi ile ortaya konmuş 'sosyal hukuk devleti' nosyonunu aşındırıyor. Şayet bu aşınma devam ederse, bizim bir arada yaşayabilme güvencemiz ortadan kalkmış olur.
Hukukun temeli olan eşitlik ilkesi ortadan kalkmış olur. Yargılanmaktan yana hiçbir çekincem yok ama şu anda peşinen cezalandırılmış durumdayız. Üstelik iftiralar, resmi olarak bilirkişi olmayan ‘bilirkişi’lerin raporları, gizli tanık beyanları ile. Delilsiz suç olmaz.
Aynı mevzuata tabi bir ihale, kanuna uygun, çok daha açık ve şeffaf bir biçimde gerçekleştirilmiş ve 2019 öncesi suç değilken, 2019 mart ayından sonra suç olamaz. Aynı kararın altına imza atmış kişilerden AKP'li meclis üyelerinden ifade bile almazken, bürokratları suçlayıp tutuklayamazsınız. Daha nice örnek verebilirim.
Kamuoyu elbette bütün davanın teknik hususlarına hâkim olamaz. Zaten ortaya atılan pespaye yalanlar şimdi başka yargılamalara konu oluyor. Sonuç olarak "asrın yolsuzluğu" diye, masumiyet karinesini ayaklar altına alarak başlayan bir operasyonun 17 ay sonrasında, ortada ne açıklanamayan tek bir kuruş para, ne kamu zararı ne de örgüt var.
Kamu görevi yapan teknik insanların kararları bugün daha fazla tartışılıyor. Sizce bir mühendis, mimar ya da şehir plancısı kamu yararı için karar alırken hangi ilkeleri gözetmeli?
Elbette halkın ortak çıkarını ön plana koymak gerekir. Bugün kamu, kamu yararı kavramları o kadar aşındı, o kadar işgal edildi ki, bir yeşil alanı lüks konut için imara açarken bile kamu yararı iddiası ortaya atılabiliyor. Zeytinlikleri katledip şirketlerin maden sahası haline getirmeyi mahkemelerde kamu yararı diye savunuyorlar.
Bütün hayatın kendisini para hesabı, al-ver, kâr-zarar üzerinden şekillendirirseniz kavramları da, mevzuatı da piyasacılığa teslim edersiniz. Ama ortada da yaşanacak bir hayat kalmaz.
Bir kamu görevlisi elbette işlerini mevzuat çerçevesinde yürütmek zorunda. Burada önemli olan karar anı.
Ve kamu yönetiminde alınan her karar da, nihayetinde son derece politiktir. O yüzden de karar süreci, demokratikleştirilmelidir. Kamu görevlisi de; bilimin ve tekniğin yol göstericiliğinde, doğayı, halkın ortak faydasını gözeten bir perspektiften, eşitlik ve adalet temelinde bu karar sürecine katılmalıdır.
Savunmalarınızda kent hakkı ve kamu yararı vurgusu yaptınız. İstanbul gibi büyük bir kentte planlama yapmanın görünmeyen zorluklarını anlatır mısınız?
İstanbul herkesin gücü ölçeğinde bir tarafından çekiştirmeye çalıştığı bir şehir. Bu soruya belki sayfalarca cevap verilebilir.
Rant baskısından, yetki karmaşasına, inşaat odaklı büyüme stratejisinin getirdiği kontrolsüz, kuralsız yapılaşmadan, geçmişten bugüne sürekli ötelenen mülkiyet sorunlarına kadar planlamanın görünür, görünmez birçok zorluğu var. Ancak temelde planlamanın kendisini, bu şehirde bir avuç insanın zenginleşmesini sağlarken geri kalan milyonlarca kişinin bu kentleşmenin bedelini ödediği bir araç olmaktan çıkarmak gerekiyor.
Temelde kamu yararını gözeten ortak, yaşanabilir bir gelecek tahayyülü kurabilmek ve onun arkasında irade oluşturabilmek gerek. İşte 19 Mart 2025 tarihinde o gelecek tahayyülü doğrultusunda ilerleyen iradeye darbe vurulmuştur. Kaybeden 16 milyon İstanbulludur, halkın bizzat kendisidir.
Cezaevinden İstanbul'a baktığınızda şehir nasıl görünüyor? Dışarıdayken fark etmediğiniz hangi şeyleri şimdi daha fazla düşünüyorsunuz?
Gerçekten kaygı verici. 19 Mart 2025 tarihinde, olması gerektiği gibi, Sazlıdere Su havzasında tek bir tuğla dahi yoktu. Kanal İstanbul ve Yenişehir projesi kapsamında beton yığınına dönmüş son halini görünce, nasıl bir geleceksizliğe doğru koşar adım gittiğimizi maalesef görüyorum.
Burada biraz daha geleceğin İstanbul'u üzerine düşünmeye çalışıyorum. Dünyada finans ve teknoloji sermayesi adeta üretim tarzının kendisini dönüştürüyor, yapay zeka çalışma yaşamı ve ilişkilerini, mesleklerin kendisini değiştiriyor.
İstanbul ve Kuzey Marmara Bölgesi; yani Türkiye'nin birincil üretim havzası, erken sanayisizleşmenin etkilerini hissediyor. Dünya ticaretinde mal ve hizmetlerin akışının kontrolü, güvenli/riskli bölgeler derken jeostratejinin önemi giderek daha artıyor.
Tüm bu konular mekanın organizasyonunu, kentin bugününü ve geleceğini de dönüştürüyor elbette. İstanbul'un ciddi sorunları da var, büyük potansiyelleri de. İklim, barınma, göç, ekonomik ve diğer çoklu krizlerin ortasında İstanbul'un da, ülkenin de refahı, mutluluğu için bütün arkadaşlarımla birlikte çalışmak varken dört duvar ardına kısılıp kalmak gerçekten acı verici.
Tutukluluğunuzun uzun sürmesi sadece sizi değil, ailenizi, çalışma arkadaşlarınızı ve meslektaşlarınızı da etkiledi. Bu süreçte çevrenizdeki insanların dayanışması size ne hissettirdi?
Hayatım boyunca dayanışmanın o eşitlikçi, kurucu, incelikli hakikatine inandım. Yanılmamışım.
Bu dayanışmanın gücü ile birlikte daha özgür, mutlu, neşeli, adil günlerin umudunu büyütebiliriz. Gerçekten desteğini sunan herkese yürekten teşekkür ediyorum.
Bugün sizi ilk kez tanıyan birine kendinizi nasıl anlatırsınız? "Ben bir mühendis şehir plancısı olarak şuna inanıyorum" diye başlayacağınız cümle ne olurdu?
Aslında beni tanıyanlar bilir, kendimi anlatmayı pek sevmem. Ama sorunun devamı için şunu söyleyebilirim. Ben bir şehir plancısı olarak; bu mesleğin gereğinin; yoksulun, yok sayılanın, ezilenin, garibanın, sözüne kulak asılmayanların, emeğinden başka bir şeyi olmayanların, ağacın, kedinin, kuşun, suyun, toprağın... hakkını savunmak olduğuna inanıyorum. Gerisi teferruattır.
500 günü aşkın sürenin ardından geriye dönüp baktığınızda, yaşadıklarınızdan çıkardığınız en önemli ders nedir?
"Yok canım, bu da olmaz" dediğimiz her şey olabiliyormuş. Bunu, sanırım hepimiz ders aldık. Ben de aldım.
"Kimse cesaretini yitirmesin"
Cezaevinde geçirdiğiniz bu sürecin ardından dışarıdaki ilk gününüzü hayal ediyor musunuz? İlk yapmak istediğiniz şey ne olurdu?
Herhalde bolca sarılmayla geçer. İlk yapmak istediğim; teller ve duvarların sınırlamadığı bir gökyüzünün altında yollara düşmek olur, diye düşünüyorum.
Son olarak; sizi takip edenlere, sizinle dayanışma gösterenlere ve benzer süreçlerden geçen insanlara ne söylemek istersiniz?
Asla kimse umutsuzluğa kapılmasın.
Asla kimse cesaretini yitirmesin. İnanıyorum. Hayallerimiz bu demir kapıların, sağır duvarların arkasında kalmayacak. Özgür günlerde buluşmak dileğiyle.
İBB davasında ikinci celse bugün başlıyor
(EMK)
Esra Işık Rize’den seslendi: Toprağımızı şirketlere vermeyeceğiz
TARLABAŞI SOKAKLARI’NDAN İSKENDERİYE KÜTÜPHANESİ’NE
Ali Öz: Fotoğrafın değil, insanın peşinden koştum
MAHPUS GRUP YORUM EMEKÇİSİ ANLATTI
8,5 metrekarede 22 saat: "Dar Hücre" uygulamasına karşı açlık grevi 90. gününde
Tutuklu öğrenci Busenur Öztürk: “Sesimi duyurun, duruşmama gelin”
ERKEK ŞİDDETİ ÇETELESİ TEMMUZ 2026
Erkekler Temmuz’da 28 kadını öldürdü