LGBTİ+ örgütleri, trans oyuncu Meli Bendeli’nin tutuklanmasına ilişkin ortak açıklama yayımladı.
Örgütler, sosyal medya paylaşımları üzerinden yürütülen soruşturmaya ve Bendeli hakkında verilen tutuklama kararına tepki göstererek “Meli Bendeli’yi serbest bırakın” çağrısında bulundu.
Bendeli, Kızılcahamam Cumhuriyet Başsavcılığı koordinasyonunda yürütülen “müstehcenlik” soruşturması kapsamında gözaltına alınmış, emniyet ve savcılık işlemlerinin ardından çıkarıldığı sulh ceza hâkimliğince tutuklanmıştı. Soruşturma Türk Ceza Kanunu’nun “müstehcenlik” başlıklı 226’ncı maddesi kapsamında yürütülüyor.

Meli Bendeli “müstehcenlik” soruşturması kapsamında tutuklandı
Açıklamanın tamamı şöyle:
LGBTİ+lara yönelik yargı tacizine son verin, Meli Bendeli’yi serbest bırakın!
Trans oyuncu Meli Bendeli’nin sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek “müstehcenlik” soruşturması kapsamında tutuklanması münferit bir adli işlem değildir. Bu tutuklama; LGBTİ+ları, LGBTİ+ örgütlerini, hak savunucularını, uzmanları, gazetecileri ve sanatçıları hedef alan sistematik baskı politikasının son halkasıdır.
Son iki yılda yaşanan gelişmeler, “müstehcenlik”, “hayasızca hareketler”, “genel ahlak”, “ailenin korunması”, “çocukların gelişimi” ve “özendirme” gibi sınırları belirsiz kavramların LGBTİ+ varoluşunu ve LGBTİ+ haklarını savunan her türlü ifade ve örgütlenme faaliyetini suçlaştırmak amacıyla kullanıldığını göstermektedir.
Temmuz 2023’te, trans kadınlara yönelik bugün sistematik hale gelen “sanal devriye” uygulamalarının ilk örneklerinden biri yaşandı. Depremzede bir LGBTİ+, sosyal medya paylaşımı gerekçe gösterilerek “hayasızca hareketler” ve “teşhircilik” iddialarıyla karakola çağrıldı. Bir kişinin bedeni, dekoltesi ve sosyal medya görünürlüğü ceza soruşturmasının konusu haline getirildi.
2023’ün sonlarına doğru, İzmir Bornova Sokak’ta yaşayan trans kadınlar, sosyal medya paylaşımları üzerinden “müstehcenlik” iddiasıyla Ahlak Büro amirliklerine ve karakollara çağrılmaya başlandı. Kolluğun dijital hesapları tarayarak kişileri tespit etmesi, ardından ifade işlemleri ve soruşturma dosyaları oluşturması trans kadınların dijital görünürlüğünü bir suç şüphesi gibi ele alan süreklileşmiş bir uygulamaya dönüştü.
2024 yılında, İçişleri Bakanlığı’nın merkezi kararıyla LGBTİ+ derneklerine yönelik kapsamlı bir denetim dalgası başlatıldı. Derneklerin yalnızca idari ve mali kayıtları değil, geçmiş yıllara ait yayınları, sosyal medya paylaşımları ve sanatsal üretimleri de incelendi. Bu denetimler daha sonra kapatma davalarının, ceza soruşturmalarının ve dernek yöneticilerine açılan davaların zeminine dönüştürüldü.
Mayıs 2024’ten itibaren, trans kadınları hedef alan “sanal devriye” uygulamalarının Ankara’da da yoğunlaştığı; çok sayıda trans kadının sosyal medya hesabının kolluk tarafından tarandığı, kişilerin Ahlak Büro’ya veya karakollara ifadeye çağrıldığı ve haklarında “müstehcenlik” soruşturmaları ile davalar açıldığı belgelendi. Trans kadınlar ifade işlemlerinde birbirlerinden yalıtıldı; benzer suçlamalarla karşılaşan kişilerin bir araya gelmesi ve ortak bir savunma geliştirmesi zorlaştırıldı. Bazı dosyalar hiçbir nesnel ölçüt gösterilmeden takipsizlikle sonuçlanırken bazıları ceza davalarına dönüştü. Belirsizliğin kendisi, trans kadınları sürekli soruşturulma tehdidi altında bırakan bir yıldırma aracına dönüştürüldü.
Aynı dönemde İzmir ve İstanbul’da trans kadınların yaşadığı sokakların drone ile havadan izlendiği, bu görüntüler üzerinden kişilerin ve mekânların tespit edilmeye çalışıldığı aktarıldı. Dijital hesapların izlenmesi, sokakların drone ile gözetlenmesi, ev baskınları, elektronik cihazlara el koyma ve trans seks işçilerinin evlerinin “gizli fuhuş” iddiasıyla mühürlenmesi; dijital gözetimin barınma hakkına, özel hayata ve fiziksel güvenliğe yönelik baskıyla birlikte işletildiğini gösterdi.
18 Eylül 2025’te, Mabel Matiz’in “Perperişan” adlı şarkısı, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın talebi üzerine “aile kurumuna zarar verebileceği” ve “çocukların gelişimini olumsuz etkileyebileceği” iddialarıyla erişime engellendi. Ardından sanatçı hakkında TCK’nin 226. maddesi kapsamında suç duyurusunda bulunuldu ve altı aydan üç yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı. Şarkının sözleri bağlamından koparıldı; sanatsal ifade, savcılık ve mahkeme eliyle suç deliline dönüştürüldü. Mabel Matiz beraat etti; ancak soruşturma ve yargılama sürecinin kendisi bütün sanatçılar bakımından caydırıcı bir cezalandırma aracına dönüştü.
25 Kasım 2025’te, trans kadın aktivist Janset Kalan, kendisine ait olmadığı belirtilen bir sosyal medya hesabından paylaşılan ve yalnızca bacakları ile dekoltesinin göründüğü bir fotoğraf gerekçe gösterilerek “müstehcenlik” suçundan 5 ay hapis ve adli para cezasına mahkûm edildi. Üstelik karar, Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’nde verildi. Janset Kalan’ın yargılanması, trans kadınların bedenlerinin doğrudan suç deliline dönüştürüldüğünü; “sanal devriye” uygulamalarının trans kadınları hedef alacak biçimde işletildiğini gösterdi.
11 Aralık 2025’te, İzmir 3. Asliye Hukuk Mahkemesi, Genç LGBTİ+ Derneği’nin kapatılmasına karar verdi. Kapatma gerekçesi, derneğin 2019–2022 yılları arasında sosyal medya hesaplarından paylaştığı sanatsal illüstrasyonlardı. Savcılık, bu paylaşımların insanları LGBTİ+ olmaya “özendirebileceğini” ve Anayasa’nın ailenin korunmasına ilişkin 41. maddesine aykırı olduğunu iddia etti.
Oysa aynı paylaşımlar hakkında yürütülen “müstehcenlik” soruşturmasında takipsizlik kararı verilmiş ve bu karar kesinleşmişti. Buna rağmen mahkeme, “trans içerikli görselleri” ve LGBTİ+ların sanatsal temsillerini kapatma gerekçesi yaptı. Karar henüz kanun yollarından geçerek kesinleşmemiş olmasına rağmen, bütün LGBTİ+ örgütlerine “yayınlarınız ve sosyal medya paylaşımlarınız nedeniyle kapatılabilirsiniz” mesajı verdi.
20 Ocak 2026’da, 17 Mayıs Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Defne Güzel hakkında, derneğin yayımladığı “#BenimİnterseksHikâyem” kitabı ve “Çocuklar, Karacalar, Çiçekler, Ateşler” sergi kataloğu gerekçe gösterilerek iddianame hazırlandı. Savcılığın görevlendirdiği üç kişilik bilirkişi heyeti, dernek faaliyetlerinin hukuka ve tüzüğe uygun olduğunu açıkça saptamasına rağmen uzman raporu yok sayıldı; Defne Güzel’in bir yıldan üç yıla kadar hapsi ve seçme-seçilme hakkından yoksun bırakılması istendi.
Defne Güzel 12 Mayıs 2026’daki ilk duruşmada beraat etti. Ancak bu dava hiç açılmamalıydı. İntersekslerin kendi hayatlarını anlatması, bilimsel bilgi üretimi, sanatsal ifade ve insan hakları savunuculuğu aylarca ceza tehdidi altında bırakıldı. Bu süreç Defne Güzel’in şahsında LGBTİ+ örgütlerine, uzmanlara, araştırmacılara ve insan hakları savunucularına verilmiş bir gözdağıydı.
Mart 2026’da, Genç LGBTİ+ Derneği’nin önceki dönem yönetim ve denetim kurullarında yer alan 11 kişi hakkında ayrıca ceza davası açıldığı kamuoyuna yansıdı. Aynı paylaşımlar hakkında daha önce takipsizlik kararı verilmesine rağmen bu kez Dernekler Kanunu’na muhalefet iddiasıyla yöneticiler ve denetçiler sanık hâline getirildi. Böylece baskı, derneğin tüzel kişiliğiyle sınırlı kalmadı; dernekte sorumluluk alan kişilerin bireysel olarak cezalandırılması ve sivil toplum çalışmalarından uzaklaştırılması hedeflendi.
Haziran ve Temmuz 2026’da, yüzü aşkın LGBTİ+ örgütü, hak savunucusu ve LGBTİ+ hakları alanında çalışan gazetecinin sosyal medya hesabı erişime engellendi. Bu kararlarla yalnızca hesaplar kapatılmadı; hak ihlallerinin belgelenmesi, hukuki bilginin paylaşılması, dayanışma ağlarının kurulması ve halkın haber alma hakkı hedef alındı. Yargı ve idari mekanizmalar eliyle yürütülen uygulamalar sistematik bir dijital karartmaya dönüştü.
2 Temmuz 2026’da, erişim engellerinin İstanbul Emniyet Müdürlüğü Siber Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğünün “sanal devriye” faaliyetleri sonucunda talep edildiği ortaya çıktı. İstanbul 6. Sulh Ceza Hâkimliği; LGBTİ+ örgütleri, trans örgütlenmeleri, feminist örgütler, insan hakları kurumları, sağlık ve dayanışma ağları ile gazetecilere ait hesapların “kamu düzenini, aile yapısını, çocukların korunmasını ve genel ahlakı olumsuz etkileyebileceği” iddiasıyla engellenmesine karar verdi. Oysa Anayasa Mahkemesi, polise internet ortamında genel nitelikli sanal devriye yetkisi veren düzenlemeyi 19 Şubat 2020 tarihli kararıyla Anayasa’ya aykırı bularak iptal etmişti. Buna rağmen hukuka aykırılığı tespit edilmiş genel gözetim pratiği, bu kez LGBTİ+ hakları alanında paylaşım yapan yüzü aşkın hesabı tespit etmek ve dijital kamusal alandan çıkarmak için kullanıldı.
Ağustos 2026’da, Mabel Matiz’in “Ha Leylim” adlı şarkısı ve klibi hakkında yeniden “müstehcenlik” soruşturması başlatıldı. “Perperişan” davasındaki beraat kararına rağmen sanatçının yeni bir eserinin tekrar soruşturma konusu yapılması, ceza hukukunun sanatçılar üzerinde sürekli bir denetim ve otosansür mekanizmasına dönüştürüldüğünü gösterdi. Soruşturma kapsamında Mabel Matiz hakkında yurt dışına çıkış yasağı uygulandı. Verilen mesaj açıktı: İktidarın makbul saymadığı aşkları, arzuları, bedenleri ve hayatları anlatan sanatçılar her yeni eserlerinde yeniden soruşturulabilir.
14 Ağustos 2026’da, RTÜK; HBO Max, Prime Video, Netflix ve Disney+’a “LGBT propagandası”, “genel ahlak”, “müstehcenlik” ve “ailenin korunması” gerekçeleriyle üst sınırdan idari para cezaları ve katalogdan çıkarma yaptırımları uyguladı. Eşcinsel ilişkilerin “olumlanması”, “normalleştirilmesi” ve “sevimli biçimde sunulması” dahi yaptırım gerekçesi yapıldı. Böylece LGBTİ+ların yaşamlarının sıradan bir insanlık hâli olarak gösterilmesi, idari otorite tarafından cezalandırıldı.
28 Ağustos 2026’da, Manifest grubunun kurucusu ve menajeri Tolga Akış, “müstehcen yayınların yayımlanmasına aracılık etmek” suçlamasıyla tutuklandı. Savcılığın tutuklamaya sevk yazısında, grubun sosyal medya paylaşımlarının insanları LGBTİ+ olmaya “özendirici ve teşvik edici” olduğu öne sürüldü; Anayasa’nın ailenin korunmasına ilişkin 41. maddesine atıf yapıldı.
6 Eylül 2026’da ise trans oyuncu Meli Bendeli, sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek TCK’nin 226. maddesi kapsamında tutuklandı. Soruşturma kapsamında beş ilde yedi kişi hakkında eş zamanlı operasyon düzenlendi; gözaltına alınan beş kişiden dördü tutuklandı.
Tutuklama, henüz hüküm kurulmadan uygulanan istisnai bir tedbirdir. Kişileri cezalandırmak, kimlikleri nedeniyle hedef göstermek veya topluma gözdağı vermek amacıyla kullanılamaz. Meli Bendeli’nin trans kimliği nedeniyle daha önce çalışma hayatında maruz kaldığı ayrımcılık da düşünüldüğünde bu karar, transların mesleki, dijital ve kamusal alandaki varlığını baskı altına alan politikalardan ayrı değerlendirilemez.
Yargı paketlerinden çıkarılan hükümler fiilen uygulanıyor
Bu kronoloji, birbirinden bağımsız ve rastlantısal işlemler toplamı değildir. İdari denetimlerden kapatma davalarına, erişim engellerinden yayın yasaklarına, ceza soruşturmalarından tutuklamalara uzanan bütünlüklü bir baskı düzeniyle karşı karşıyayız.
LGBTİ+ karşıtı düzenlemeler 10., 11. ve 12. Yargı Paketlerinden toplumsal itirazlar sonucunda çıkarılmış olsa da bu düzenlemelerin dayandığı yaklaşım mevcut mevzuat ve yargı kararları üzerinden uygulanmaktadır.
“Doğuştan gelen biyolojik cinsiyete aykırı davranışları teşvik etmek, övmek veya özendirmek” şeklindeki suç önerisi kanunlaşmamıştır. Buna rağmen bugün savcılıkların sevk yazılarında ve mahkeme kararlarında LGBTİ+ görünürlüğünün insanları “özendirdiği ve teşvik ettiği” ileri sürülmektedir.
Aynı söylem;
Bir LGBTİ+ derneğinin kapatılmasına,
Derneğin 11 yöneticisinin ceza mahkemesinde yargılanmasına,
Bir sanatçının eserlerinin yasaklanmasına,
Bir menajerin tutuklanmasına,
Trans kadınların sosyal medya hesaplarının izlenmesine,
Dijital platformlardaki LGBTİ+ içeriklerinin kaldırılmasına,
Gazetecilerin ve hak örgütlerinin hesaplarının erişime engellenmesine,
İnterseks hakları alanındaki yayınların soruşturulmasına,
Bir trans oyuncunun tutuklanmasına gerekçe yapılmıştır.
Bu nedenle yargı paketlerinin Meclis’e sunulan metinlerinden LGBTİ+ karşıtı maddelerin çıkarılmış olması yeterli değildir. Paketlerin dili, hedefleri ve ayrımcı mantığı savcılıkların, mahkemelerin, kolluğun ve idari kurumların uygulamalarında yaşamaya devam etmektedir.
Bu bir gözdağı politikasıdır
Yürütülen baskı, farklı toplumsal kesimlere açık mesajlar vermektedir:
LGBTİ+lara “Görünür olmayın”; trans kadınlara “Bedeniniz ve sosyal medya varlığınız suç sayılabilir”; derneklere “Örgütlenirseniz kapatılabilirsiniz”; yöneticilere “Sivil toplumda sorumluluk alırsanız şahsen yargılanabilirsiniz”; uzmanlara ve akademisyenlere “LGBTİ+ ve interseks hakları alanında bilgi üretmeyin”; gazetecilere “Hak ihlallerini haberleştirmeyin”; sanatçılara “Makbul görülmeyen aşkları, arzuları ve hayatları anlatmayın” denilmektedir.
Beraat kararları da bu baskı düzenini ortadan kaldırmamaktadır. Enes Hocaoğulları’nın, Defne Güzel’in ve Mabel Matiz’in beraat etmiş olması, bu kişilerin aylarca hapis tehdidi altında yaşadığı, bazılarının tutuklandığı, mesleki çalışmalarının kesintiye uğradığı ve toplumun geri kalanına gözdağı verildiği gerçeğini değiştirmez.
Soruşturmanın kendisi cezaya; tutuklama peşin hükme; erişim engeli görünmezleştirme aracına; idari denetim ise örgütleri tasfiye etme yöntemine dönüştürülmüştür.
Yargının görevi iktidarın makbul hayat anlayışını topluma dayatmak değildir. Ceza hukuku LGBTİ+ları kamusal alandan silmenin; örgütlenme, ifade, basın, bilim ve sanat özgürlüklerini bastırmanın aracı hâline getirilemez. “Genel ahlak” ve “müstehcenlik” gibi muğlak kavramlar ayrımcılığı meşrulaştırmak ve temel hakları ortadan kaldırmak için kullanılamaz.
Taleplerimiz
Yetkili makamları;
Meli Bendeli’yi ve aynı soruşturma kapsamında tutuklananları derhal serbest bırakmaya,
Tolga Akış’ın tutukluluğuna son vermeye,
LGBTİ+lara, hak savunucularına, gazetecilere, uzmanlara ve sanatçılara yönelik ayrımcı soruşturma ve davaları sonlandırmaya,
Genç LGBTİ+ Derneği hakkındaki kapatma kararını kaldırmaya ve derneğin yönetici ve denetçileri hakkındaki suçlamaları düşürmeye,
LGBTİ+ örgütlerini hedef alan idari denetim ve fesih süreçlerine son vermeye,
Mabel Matiz hakkındaki “Ha Leylim” soruşturmasını sonlandırmaya ve yurt dışına çıkış yasağını kaldırmaya,
LGBTİ+ örgütleri ile gazetecilerin hesaplarına getirilen erişim engellerini kaldırmaya,
RTÜK’ün LGBTİ+ içeriklerini hedef alan ayrımcı yaptırımlarına son vermeye,
Anayasa Mahkemesinin iptal kararına rağmen sürdürülen, trans kadınları, LGBTİ+ örgütlerini, feministleri, gazetecileri ve hak savunucularını hedef alan “sanal devriye” uygulamalarını derhal sonlandırmaya; bu yöntemle elde edilen verilere dayalı soruşturma, dava ve erişim engeli kararlarını gözden geçirmeye,
TCK’nin 225 ve 226. maddelerini uluslararası insan hakları standartlarına uygun şekilde yeniden düzenlemeye,
“Müstehcenlik”, “genel ahlak”, “ailenin korunması” ve “çocukların gelişimi” kavramlarını LGBTİ+ varoluşunu suçlaştırmak için kullanmaktan vazgeçmeye,
LGBTİ+ karşıtı yasa ve yargı paketi hazırlıklarını tamamen durdurmaya,
İfade, örgütlenme, basın, bilim ve sanat özgürlüklerini herkes için güvence altına almaya çağırıyoruz.
Meli Bendeli yalnız değildir.
LGBTİ+ varoluşu müstehcenlik değildir.
Hak savunuculuğu suç değildir.
Gazetecilik suç değildir.
Bilimsel ve sanatsal üretim suç değildir.
Aşk suç değildir.
Arzu suç değildir.
Yargı eliyle yürütülen LGBTİ+ karşıtı politikalara, sansüre ve yargı tacizine son verin!
İmzacı dernekler: 17 Mayıs Derneği, 20 Kasım Nefret Suçlarıyla Mücadele Derneği, Ankara Gökkuşağı Aileleri Derneği (GALADER), Genç LGBTİ+ Derneği, HEVİ LGBTİ+ Derneği, Mersin 7 Renk LGBTİ+ Derneği, Muamma LGBTİ+ Eğitim Araştırma ve Dayanışma Derneği , Özgür Renkler Derneği, Pembe Hayat Derneği, Kaos GL Derneği, Kırmızı Şemsiye Cinsel Sağlık ve İnsan Hakları Derneği, Lambdaistanbul LGBTİ+ Dayanışma Derneği, Sosyal Politika Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği (SPoD), ÜniKuir Derneği, LGBTİ+ Aileleri ve Yakınları Derneği (LİSTAG)
(NÖ)






