European University Viadrina’da görev yapan Barış Akademisyeni Latife Akyüz, Avrupa Birliği destekli RESIST Projesi kapsamında hazırladığı “Avrupa Çapında ‘Toplumsal Cinsiyet Karşıtı’ Hareketlerin Etkileri ve Bunlara Karşı Direnişler: AB’de Sürgünde Yaşayan İnsanlar” başlıklı bir rapor yayınladı. Akyüz, yayınladığı raporda Avrupa’daki Türkiyeli LGBTİ+ göçmenlerin deneyimlerini araştırdı.
Küresel toplumsal cinsiyet karşıtlığı
Barış Akademisyeni Latife Akyüz’e göre toplumun geniş kesimlerinde kolaylıkla kabul görebilecek “aile”, “çocukların korunması” ve “toplumsal değerler” gibi kavramlar üzerinden kurulan LGBTİ+ karşıtı söylemler, ülkeler değişse de birbirine oldukça benziyor.
Raporu bianet'te değerlendiren Akyüz bu benzerliği şöyle anlatıyor:
“Aile, çocukların korunması ve kutsal aile kurumunun korunması gibi argümanlarla yükselen bu karşıtlık her yerde birbirine çok yakın söylemler üretiyor. Öyle ki, Avrupalı bir sosyal demokrat milletvekilinin konuşmasını dinlerken gözünüzü kapatsanız, Türkiye’deki bir AKP milletvekilinin konuştuğunu sanabilirsiniz.”
“Avrupa’da LGBTİ+ hakları düşünüldüğü kadar yüksek değil”
Avrupa'nın demokratik basamaklarda Türkiye'den çok daha ileride olduğu düşünülse de, göçmen kuirler için tablonun hiç de öyle olmadığını vurguluyor.
Araştırmada mülteci kamplarındaki koşullar, bürokratik şiddet, mesleki statü kaybı ve gündelik ırkçılık, Avrupa’daki göçmen LGBTİ+’ların karşılaştıkları başlıca sorunlar arasında yer alıyor. Araştırmaya göre özellikle trans kadınlar konut, çalışma yaşamı ve fiziksel güvenlik alanlarında ağır ayrımcılıkla karşılaşıyor.
Akyüz özellikle trans göçmenlerin durumuna dikkat çekiyor:
“Gözaltı merkezlerinde ve kamplarda bir sürü şiddet hikayesi var. Avrupa’da LGBTİ+ hakları düşünüldüğü kadar yüksek değil ve ihlaller giderek artıyor. En fazla şiddet söylemine maruz kalanlar ise göçmen translar.”
“Çocukların korunması” söylemi
Akyüz’ün araştırmasında öne çıkan kavramlardan biri “ahlaki panik”. Rapora göre toplumsal cinsiyet karşıtı hareketler, siyasi destek üretmek amacıyla özellikle “çocukların korunması” söylemine başvuruyor.
Okullardaki cinsel eğitim ve toplumsal cinsiyet çalışmalarının çocukların “cinselleştirilmesi” veya “ideolojik olarak yönlendirilmesi” şeklinde sunulduğunu belirten araştırma, LGBTİ+’ların çocuk istismarı ve pedofiliyle ilişkilendirilmesinin de bu söylemin bir parçası olduğunu ortaya koyuyor.
Akyüz’e göre LGBTİ+’lara yönelik saldırıların hangi kavramlar ve söylemler üzerinden kurulduğunu anlamak bu nedenle önemli. Buna göre “aile” ve “çocuk” gibi toplumda geniş karşılığı bulunan kavramların LGBTİ+ karşıtı politikaların meşrulaştırılması için kullanıldığını söylüyor.
Avrupa’daki hak hareketlerine “rehavet” eleştirisi
Akyüz, Avrupa’daki LGBTİ+ ve kadın hareketlerinin yükselen sağın yarattığı tehdidi Türkiye’den gelen LGBTİ+’lar kadar erken okuyamadığını düşünüyor:
“Haklar garanti gibi görüldüğü için, ‘biz demokratik bir ülkeyiz’ yanılgısıyla bu haklara gerektiği gibi sahip çıkamıyorlar. Gelen şiddet dalgasını, Türkiye’den gelmiş LGBTİ+’lar kadar iyi okuyamıyorlar. AfD’nin varlığının yaratacağı şiddet ortamını ilk fark edenler aslında Türkiye’den gelen göçmenlerdi. Bizler bunu kendi geçmiş deneyimlerimizden dolayı çok net okuyabiliyoruz. Onlar ise bu yıkımı görmekte zorlanıyor.”
Akyüz’e göre Türkiye’den gelen LGBTİ+’ların otoriterleşme ve hak kayıplarıyla ilgili deneyimleri, Avrupa’da yaşanan dönüşümleri daha erken fark etmelerini sağlıyor.
Türkiye’den Avrupa’ya uzanan “sürgün”
Raporda “sürgün”, bir yandan hayatta kalma ve siyasi baskıdan uzaklaşma yolu olarak değerlendirilirken, diğer yandan Avrupa’da karşılaşılan yeni eşitsizlikler nedeniyle baskının tamamen sona ermediği bir süreç olarak tanımlanıyor.
Akyüz, “sürgün” yaşayan akademisyenlerden biri. 11 Ocak 2016’da yayımlanan “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı Barış Bildirisi’nin Düzce’deki tek imzacısı olan Akyüz, hakkındaki yurtdışı yasağının ardından Scholars at Risk (Risk Altındaki Akademisyenler) programının davetiyle 2016’da Almanya’ya gitti.
Kendi direniş biçimini yaratmak...
Araştırmaya göre Avrupa’daki ana akım LGBTİ+ hareketlerinin dışında kalan Türkiyeli kuir göçmenler, ayrımcılık ve şiddet karşısında kendi dayanışma ağlarını ve topluluklarını oluşturuyor.
Akyüz, toplumsal cinsiyet karşıtı politikaların ülkeler arasında ortaklaşan bir dile sahip olduğuna, buna karşı geliştirilecek mücadelenin de sınırları aşması gerektiğine dikkat çekiyor:
“Nasıl ki bu politikalar küreselse, küreselleşebilecek bir direniş söylemini de kurmak gerekiyor. Sadece tepki vermek gündemi sınırlandırıyor; direniş hareketinin kendi söylemini ve dilini üretmesi şart.”
Araştırmadaki göçmen LGBTİ+ katılımcı biri de bu ihtiyacı şu sözlerle anlatıyor:
“Biz kendi dilimizi ve kendi direniş biçimimizi yaratmak zorundayız.”
RESIST Projesi hakkında
Avrupa Birliği tarafından finanse edilen RESIST araştırma projesi, Ekim 2022-Eylül 2026 arasında Avrupa’daki “toplumsal cinsiyet karşıtı” politikaları ve bu politikalara karşı geliştirilen pratikleri inceliyor. Beş çalışma paketinden oluşan proje , toplumsal cinsiyet karşıtı politikaların farklı ulusal bağlamlarda (otoriter rejimlerden liberal demokrasilere kadar) nasıl şekillendiğini analiz ederken, marjinalleştirilmiş grupların deneyimlerini ve taban örgütlenmelerinin pratiklerini akademik bir çerçevede belgelemeyi amaçlıyor.
(DE/FY)







