“Yapay Zekânın Politik İnşası” dosyamızın bu bölümünde, Birleşik Krallık merkezli bağımsız araştırma ve dayanışma örgütü “The Corner House” bünyesinde çalışmalarını sürdüren, iklim adaleti ile sermaye birikimi arasındaki ilişkilere odaklanan araştırmacı Larry Lohmann’ı konuk ediyoruz. Dünya Yağmur Ormanları Hareketi ve Durban İklim Adaleti Grubu gibi yapılar içinde de uzun yıllardır ekoloji ile siyasal iktisat arasındaki bağları çözümleyen Lohmann, yapay zekâyı devasa enerji tüketimi ve su gasbıyla işleyen bir “makine sömürgeciliği” biçimi olarak tanımlıyor. Bu teknolojinin, emeği disipline etmek ve doğadaki çeşitli canlı enerjileri sermaye için “soyut enerjiye” (kendi deyimiyle tek bir “üst yakıta”) dönüştürmek amacıyla kurgulanan tehlikeli bir kumar olduğunu vurguluyor. Şili’deki su yağmasından küresel Güney’deki dijital emek sömürüsüne uzanan Lohmann, bu yıkıcı döngüden çıkışın neoliberal nostaljiye sığınmakta değil, emek ve ekoloji hareketlerinin teknoloji tekellerine karşı kuracağı ortak ve militan bir direniş hattında olduğunu hatırlatıyor.

Yapay Zekânın Politik İnşası
Kapitalizm krizlerini aşmak için tarih boyunca emeği, ham maddeyi ve enerjiyi ucuzlatacak yeni birikim cepheleri açmıştır. Siz yapay zekâyı bu tarihsel sermaye birikimi sürecinin neresine yerleştiriyorsunuz?
Sermaye, kriz karşısında meşhur bir dayanıklılığa sahiptir. Kârlar düştüğünde, emek maliyetlerini kısmaya yarayacak yeni makineler ve yeni dalavereler arar; işçileri tehdit etmeyi ya da oyalayıp dikkatlerini dağıtmayı hedefler. Yeni finansal dolandırıcılık biçimleri icat eder. Daha ucuz kaynakların ve farklı emek gücü rezervlerinin çekilip çıkarılabileceği taze cephelere yönelir. Vergi verenlerden daha fazla sübvansiyon ve kurtarma paketi koparmaya çalışırken, gücünü sınırlamaya dönük kamusal çabaları da zayıflatmaya uğraşır. Direnişi kontrol altına almanın yeni yollarını arar. Eski metaların yol açtığı sorunlardan kâr devşirmek için yeni metalar yaratır.
Bugünün yapay zekâ oğlanları; Sam Altman, Mark Zuckerberg, Jeff Bezos, Elon Musk, Bill Gates, Sundar Pichai, Jensen Huang, Alex Karp ve diğerleri, yatırımcılara ve hükümetlere, kendi servetlerini büyütme umuduyla bu numaraların çoğunu, hatta belki de tamamını sunuyor. Bunu gerçekten hayata geçirip geçiremeyecekleri ise ayrı bir soru. Bildiğimiz gibi, sermayenin krizleri sermayenin kendisinden bile daha dayanıklıdır. Uzun vadede yapay zekâ, kapitalist çarelerin tükenişine doğru giden hâkim eğilimi tersine çevirecek kadar tutarlı bir hamle değil; fazlasıyla dağınık ve çelişkili bir kumar. Ayrıntılar çok ilgi çekici ama burada içine girmek fazla zaman alabilir. Yapay zekâ numarasının temel çelişkilerinden biri şudur: Yapay zekâ, Karl Marx’ın “ölü emek” dediği şeyin, yaşayan insan emeğinin yerini alabileceği iddiasına soyunmasıdır. Marx’ın bize öğrettiği gibi bu asla işlemez, çünkü sermaye her ikisine de ihtiyaç duyar. Bu elbette yapay zekânın başka etkileri yok demek değildir.
“Bu, aynı eski makine sömürgeciliği”
Uluslararası Enerji Ajansı, veri merkezlerinin elektrik tüketiminin 2030’a kadar iki katına çıkabileceği uyarısında bulunuyor. Bu devasa büyüme, enerji kaynakları üzerindeki tahakküm ve toplumsal bölüşüm adaletsizliği bağlamında neyi görünür kılıyor?
Yapay zekâ, 19. yüzyıl sanayi kapitalizminin devamıdır. Çipleri ve soğutma sistemleri, dokuma tezgâhları ya da metal panç presleri gibi sanayi makineleridir. Bu makinelerin işi, yaşayan insan emeğini disipline etmek, yeniden örgütlemek, seferber etmek, gizlemek, sömürmek ve hızlandırmaktır; tek tek şirketlerin daha fazla değer elde etmesini sağlamak için çalışırlar. Bunu yapabilmek için de makinelerin ihtiyaç duyduğu soyut enerjinin örgütlenmesine devasa coğrafyaları ve bu coğrafyalardaki halkları tabi kılmak zorundadırlar; tıpkı 19. ve 20. yüzyılın eski sanayi makinelerinin yaptığı gibi.
Bu enerji “soyut”tur; çünkü dijital makineler ve diğer sanayi makineleri, yemek pişirmek, ısınmak ya da ürün yetiştirmek için müştereklerde kullanılan tüm “küçük” somut enerjiler ile çevremizdeki farklı biyolojik, jeolojik, hidrolojik ve yıldızsal enerjiler, önceki bağlamlarından koparılıp politik olarak tabi kılınarak sermaye birikimi için tek bir üst yakıta dönüştürülmedikçe çalışamaz. Bu bakımdan, Uluslararası Enerji Ajansı 1974’te daha kurulmadan yaklaşık yüz elli yıl önce de durum buydu; “enerji” sözcüğünün bugünkü anlamını 19. yüzyılın ortasında kazanmasından beri de değişen bir şey yok. Rüzgâr ve güneş enerjisi çiftlikleri ile NVIDIA H100 GPU’ları bu örüntüye hiçbir itiraz getirmiyor. Bu, aynı eski makine sömürgeciliği.
Tek küçük fark, ölçek ve aciliyettir. Bugün yapay zekâ oğlanlarının konuştuğu tek şey, işlemcileri için daha fazla enerjiyi nasıl bulacakları. Mark Zuckerberg ve Sam Altman, her büyük veri merkezi için özel olarak tasarlanmış nükleer, hatta termonükleer reaktörlerden söz ediyor. Eric Schmidt, sırf yapay zekâ için daha fazla elektrik sağlamak adına ABD enerji politikasını ele geçirmekten bahsediyor. Elon Musk, güneş akısından azami ölçüde yararlanmak için yüz binlerce veri merkezini uzaya fırlatmayı anlatıyor. Bu insanların hiçbiri, bu yeni denetim rejimlerinin dünya çoğunluğunun yaşamını nasıl tahrip edeceğiyle ilgileniyormuş gibi bile yapmıyor.
“Veri merkezleri yerel suyu ve elektriği sömürüyor”
Teknoloji tekelleri “birim başına verimlilik” artışıyla övünürken, toplam enerji ve kaynak kullanımı hızla büyümeyi sürdürüyor. Bu çelişkiyi, sermaye birikiminin doymak bilmez mantığı açısından nasıl açıklarsınız?
Birim başına verimlilik, tek tek kapitalistlerin ancak elektrik maliyetleri kâr için bir kısıt hâline geldiğinde düşünmeye başladığı bir şeydir. Yeterince ucuz arz varsa bunu dert etmezler. Daha da önemlisi, birim başına verimliliği, kapitalizmin toplam enerji kullanımını azaltmanın bir yolu olarak hiç görmezler. Neden görsünler? Verimlilik bunun için değildir. Sermaye, birikmeden sermaye değildir; birikim ise birim maliyetlerden bağımsız olarak, toplamda daha fazla soyut enerji tüketimi ve entropi eğimlerinin küresel ölçekte daha hızlı düzleştirilmesi anlamına gelir.
19. yüzyılın ana akım iktisatçılarından William Stanley Jevons, adını taşıyan paradoksu ortaya koyarken bu meseleyi epey iyi kavramıştı. 1865’te, kömür kullanımında verimliliğin artmasının, toplam tüketimi azaltmak yerine artırdığını gözlemledi; çünkü verimlilik maliyetleri düşürüyor, talebi ve tüketimi büyütüyor ve birikimi hızlandırıyordu.
Yapay genel zekâ, yani YGZ yaratma projesi, büyük veriyle beslenen tahminleme algoritmaları çalıştıran bilgisayar işlemcilerine yeterince enerji uygulandığında, milyarlarca yıllık biyososyal evrimin taklit edilebileceği varsayımına dayanıyor. Bu proje umutsuz, delice. Buna ulaşmaya çalışmak, giderek evrendeki tüm kullanılabilir enerjiyi soğuracaktır. Böyle bir tasarım varken, şurada burada birkaç küçük verimlilik önlemi uygulamanın ne farkı olabilir ki? YGZ, Jevons Paradoksu’nu bile aşan bir çelişki kuruyor.

Veri merkezleri ve yapay zekâ altyapısı için şebeke yatırımları ve kapasite genişletmeleri hızlandığında; bu devasa büyümenin faturası, ekolojik ve toplumsal bölüşüm anlamında pratikte kimlere kesiliyor?
Bu konuda şüpheye yer yok. Yanıt şu: Her zamanki insanlar. ABD, Şili, İspanya, Meksika, İrlanda, Birleşik Krallık, Uruguay, Hollanda ve daha pek çok ülkede veri merkezlerine karşı büyüyen toplumsal hareketlere sorun yeter. Veri merkezleri yerel suyu ve elektriği sömürüyor, yerel yönetimleri yozlaştırıyor, hava ve gürültü kirliliğini artırıyor, fosil yakıtla çalışan santrallerin ömrünü uzatıyor ve devletlerin kendi yurttaşlarına karşı kullandığı gözetim, baskı ve kâr amaçlı teknolojileri güçlendirmek için kullanılıyor. Donald Trump bile ortaya çıkan bu huzursuzluğun farkına vardı.
Buna ek olarak veri merkezleri, lityum, bakır, kobalt, kömür ve nikel gibi minerallerin dünya çapında farklı bölgelerde daha fazla ve daha acımasız biçimde çıkarılmasını gerektirir; pek çok durumda bu süreç, yerel halkın yaşamını, veri merkezlerinin doğrudan etkilerinden bile daha ağır biçimde yıkıyor. Üstelik yapay zekânın kendini eğitmesi ve sürdürmesi için ihtiyaç duyduğu ucuz ya da bedelsiz emeğin önemli bir kısmı, Kenya, Hindistan ve Madagaskar gibi ülkelerde dünya proletaryasının en dezavantajlı kesimlerinden orantısız biçimde devşiriliyor; bu insanların pek çoğu bu süreç sonucunda zihinsel ve fiziksel olarak ağır biçimde yıpranıyor.
“Sübvansiyon değil hırsızlık”
Soğutma için su kullanımı ve atık ısı yükü büyürken, suyun tahsisi ve kullanım öncelikleri teknoloji tekellerinin lehine hangi yeni el koyma ve hak kaybı mekanizmaları üzerinden yeniden kuruluyor?
Önceki konuklarınızdan teknoloji yazarı Karen Hao, Empire of AI [Yapay Zekâ İmparatorluğu] kitabında Latin Amerika’dan birkaç örneği çarpıcı ayrıntılarla anlatıyor.[1] Veri merkezleri, sunucularını soğutmak için saf suya ihtiyaç duyduğundan, çoğu zaman belediyelerin içme suyu şebekelerine bağlanmaya çalışıyor. Şili’nin Cerrillos kentinde planlanan bir Google veri merkezinin; yıllardır süren bir kuraklıkla boğuşan ülkede, yaklaşık 88.000 kişilik yerel nüfusun tamamının içme suyu tüketiminin bin katından fazlasını kullanacağı öngörülüyordu. Şili için sıra dışı biçimde bu su özelleştirilmemişti, kamuya aitti. Bu tür bir yağmaya “sübvansiyon” demek pek yerinde olmaz. “Hırsızlık” daha uygun bir kelime olur. Doğal olarak Google, bu gasbı kolaylaştırmak için her tür taktiğe başvurmak zorunda kaldı: Yanlış bilgiler, anlaşılması güç olacak şekilde tasarlanan teknik raporlar, hatalı çeviriler, gözdağı, ücretsiz birkaç ağaç dikme teklifi gibi rüşvetler ve benzeri yöntemler. Projeyi yenilgiye uğratmak ve sularını kurtarmak için, pek çok yerel gönüllünün özveriyle ayırdığı muazzam bir zaman ve emek gerekti.
Ne var ki her topluluk bu kadar şanslı değil. Kuraklıktan etkilenen bir başka bölgede, ABD’nin Nevada eyaletinde Google, Meta, Oracle ve Tesla, Trump destekli başka şirketlerden oluşan bir konsorsiyumla birlikte, daha fazla veri merkezi için 400 kilometrekareyi aşan yüksek çöl arazisini ele geçirdi. Makineleri soğutmak için kullanılabilecek tek su, 16.000 yıldır Pyramid Lake Paiute Yerli topluluğunun yurdu olan havzadaki su kaynaklarında bulunuyor. Buna rağmen veri merkezi geliştiricileri, şimdilik yerel ve çevreci muhalefeti ezip geçmekte pek zorlanmadılar. Çünkü devasa arazileri çok az sayıdaki eski mülk sahibinden satın almak ve yerel yönetimin izin süreçlerini hızlandırmak son derece kolaydı.

Karen Hao ile "Yapay Zekâ İmparatorluğu" üzerine
Maden çıkarımından çip üretimine, oradan elektronik atık dağlarına ve düşük ücretli dijital emek süreçlerine uzanan zincirde; yıkımın ve sömürünün ısrarla aynı coğrafyalarda yoğunlaşması size hangi süreklilikleri hatırlatıyor?
En ağır tahribatın bir kısmı, Afrika, Latin Amerika ve Asya’daki eski Avrupa sömürgelerinde, ayrıca Kuzey Amerika’da kıyametvari yerleşimci sömürgeciliğin en sert biçimde vurduğu topluluklarda ve Endonezya ile Güney Afrika gibi ülkelerin alt-emperyalist politikalarının etkilediği yerlerde görülüyor.
Ama sömürgeci süreklilikleri açığa çıkaran şey yalnızca yapay zekâya eşlik eden el koyma ve sömürü pratiklerinin nerede gerçekleştiği değil. Bu süreçlerin nasıl yürütüldüğü de, ayrıca bu süreçlerin üzerine kurulduğu ırkçı mirasların içselleşmiş izleri de aynı süreklilikleri görünür kılıyor; yapay zekâ bu miraslardan devasa kârlar devşiriyor. Daha önceki söyleşi yaptığınız isimlerden Dan McQuillan, yapay zekânın beyaz üstünlüğü ve öjenik gibi tarihsel akıntıları nasıl kanalize ettiğini isabetle anlatıyor; sömürgecilikteki rolleri kimseye hatırlatılmaya muhtaç değil.[2] Yapay zekânın kullandığı zekâ kavramının kendisi bile, nihayetinde, erken sömürge döneminde moda olan Kartezyen, yarı-yönetici bir ideolojiye kadar izlenebilir; bu ideoloji fethedenlerin “zihnini”, fethedilenlerin kaba “bedeninden” ayırıyordu. Bu hat daha sonra faşist ve nekropolitik geleneklerle de birleşti.

Dan McQuillan: Silikon Vadisi ile faşizan siyaset biçimleri arasındaki örtüşme belirginleşiyor
“Kapitalist krizin çözümü ancak daha fazla kapitalizm”
Düne kadar teknoloji tekelleri “net sıfır” ve “karbon dengeleme” gibi vaatlerle kendilerine bir iklim meşruiyeti sağlıyor, piyasa temelli “çözümler” sunuyordu. Ancak bugün aynı figürlerin bu yeşil kılıflara eskisi kadar ihtiyaç duymadan, çok daha pervasız hareket ettiğini görüyoruz. Sermayenin bu makyajlı dönemden bugünkü aşamaya geçişini nasıl okuyorsunuz?
Daha birkaç yıl önce Bill Gates, “yeşil çelik” ve “yeşil çimento” gibi şeylerden çok söz ediyordu. İddiası şuydu: Sanayinin emisyonları, dengeleme ve başka araçlarla bir şekilde “sıfırlanabilir” ve kapitalizm olduğu gibi kalabilirdi. Benzer biçimde Mark Carney, Birleşmiş Milletler üzerinden, gönüllü karbon kredisi piyasasının muazzam ölçekte genişletilmesi için bastırıyordu ve bunun bir vurgun olduğunu gayet iyi biliyordu. Oxy ve Chevron gibi petrol şirketleri ile Google’dan Sundar Pichai gibi Büyük Teknoloji oğlanları, iklim kirliliğini telafi etmek için milyonlarca hektar araziyi ele geçirip buralara ağaç dikme fikrini parlatıyordu. Fosil kapitalizmin insanların hayatlarını mahvetmesinin, en azından kısa bir süreliğine, daha fazla insanın toprağını, ormanlarını ve geleceğini ele geçirerek onların hayatlarını daha da mahvetmekle telafi edilebileceğini iddia etmek moda olmuştu.
Bu, neoliberal devletin ve onun güdümündeki STK’lerin tasarladığı klasik bir şirket “çözümü”ydü; kapitalist krizin çözümünün ancak daha fazla kapitalizm olabileceği ısrarına dayanıyordu. Çeyrek yüzyılı aşkın süredir, kişisel olarak en yakın olduğum kimi eylemciler; Dünya Yağmur Ormanları Hareketi, Yerli Çevre Ağı, Accion Ecologica ve REDD Monitor gibi örgüt ve ağlarda, bu neoliberal hamleye karşı mücadeleyi sürdürdü. Çünkü bunun dünyanın dört bir yanındaki taban topluluklarına nasıl zarar verdiğini görüyorlar; dahası, bilimsel sahtekârlık yoluyla gezegeni yıkan fosil kapitalizmini (ve artık yapay zekâ kapitalizmini) ayakta tuttuğunun farkındalar.
Ama bütün bunlar olurken tuhaf bir şey yaşandı. Net sıfır ve karbon dengeleme konusundaki neoliberal saçmalık ortadan kalkmadı ama biz neoliberalizmin çağından —kabaca 1975 ile 2025 arasındaki o parlak dönemden— Trump, Modi, Milei, Bolsonaro, Erdoğan, Orban, Meloni, Farage ve benzerlerinin liderliğinde faşizm ve açık gangsterlik çağına geçmeye başladık. Zamana ayak uyduran yapay zekâ oğlanları artık dengeleme ve yenilenebilir enerji konusundaki eski neoliberal yalanların büyük kısmını es geçme eğiliminde. Bunun yerine, kimsenin bu tür lafları dinlemediği ve yeni görünümün faşizm olduğu Trump’ın ikinci yemin töreninde en ön sıradalar.
Bu, tarihsel bir dönüşüm. Ama bir bakıma Shakespeare’den fırlamış bir taht değişimine de benziyor. Bir yanda dramatik husumet, hınç ve ölümüne kılıç düelloları var; öte yanda, bütün bunların altında, fraksiyonların derinden paylaştığı pek çok gangster değer bulunuyor. Bazı açılardan yeni faşizm, eski neoliberalizmin soyulmuş, sadeleştirilmiş hâlidir. Bunun nedenini anlamak için, bugün neoliberallerle faşistler arasında yüzeyde büyük bir çekişme konusu gibi görünen bilime bakmak faydalı olabilir.
Neoliberalizm altında bilimin iki çok farklı parçası vardı: Beyaz bilim ve sahte bilim. Beyaz bilime termodinamik ve klimatoloji örnek verilebilir. İkisi de sahte değildir. Tam tersine, ikisi de muazzam entelektüel başarılardır. Ama tarihsel nedenlerle, sorunları kurma ve çözme biçimleri, beyaz üstünlüğünün damarına basmaktan sistemli biçimde kaçınır.

“Beyaz bilimsiz beyaz üstünlüğü neden olmasın?”
Örneğin klimatoloji, gezegenin ısınmasını sadece yanlış yerlerde fazla sera gazı molekülü bulunması meselesi olarak sunar. Bu moleküllerin oraya nasıl geldiğini araştırmayı refleks olarak pas geçer; oysa bu, ırkçı kapitalizmin fosil yakıt çıkarımına bağımlılığına bakmayı zorunlu kılardı. Bu yaklaşım, kamuoyunu ve pek çok STK’yi, toplumsal hareketlerin fosil yakıtları yerin altında tutma mücadelesini desteklemek yerine; devlet eliyle molekül fiyatlaması, molekül piyasaları ve molekül yönetiminin çözüm olduğuna inandırmaya meylettirir.
Benzer biçimde termodinamiğin soyut enerjiyi ayrıcalıklı konuma yerleştirmesi, sermayenin makinelerini işletmesine büyük kolaylık sağlar ama müşterekleri kullanan sıradan insanların, sayısız termodinamik dışı enerji biçiminin sanayinin enerjisine tabi kılınmasına karşı koymasına pek yardım etmez. Kapitalist çağ boyunca egemen olan, büyük emekle evrilmiş fizik yöntemlerinin içine gömülü bu yanlılık, yine STK’ler arasında hâlâ yaygın olan sömürgeci bir inancı teşvik eder: Enerji adaleti, aşağı yukarı, soyut enerji maddesinin adil dağıtımından ibarettir.
Sahte bilim farklıdır ama neoliberalizm için en az onun kadar vazgeçilmezdir. Sahte bilime karbon ve biyoçeşitlilik dengelemenin ya da “döngüsel ekonomi”nin sözde bilimleri örnek verilebilir. Karbon piyasalarının klimatoloji açısından hiçbir anlamı yoktur. “Yenilenebilir” sınai enerji ile sözde “döngüsel ekonomi”nin termodinamik açısından hiçbir anlamı yoktur. Çevre hareketleri deneyimi olan herkes, Çevresel Etki Değerlendirmelerini (ÇED) ya da maliyet-fayda analizlerini de ekleyebilir; bunlar genellikle (her zaman değilse bile) dikkatle asla düzeltilmeyen apaçık bilimsel hatalarla doludur. Neoliberalizm altında bu düpedüz sahte bilimin beyaz bilimle karıştırılması gerekir, çünkü neoliberalizm “çözümleri” için buna ihtiyaç duyar.
Mesele şu ki Trump ve Orban gibilerinin üniversitelere ve araştırma kurumlarına yönelik topyekûn saldırıları, onların gözünde sermayenin neoliberal bilimin bu iki bileşeninden artık hiçbirine ihtiyaç duymadığını herkese ilan ediyor. Bunlar, masrafına değmeyen birer baş belası. Beyaz bilimsiz beyaz üstünlüğü neden olmasın? Sermayenin sömürü ve el koymalarına sözde bilimsel bir cilâ sürmekle görevli, itaatkâr ve iyi fonlanmış binlerce üniversite hocasını, doktora danışmanını ve Birleşmiş Milletler teknik kurulunu neden bir kenara atmayalım? Sera gazı moleküllerini yönetmek ve pazarlamak için bu sözde devlet ve uluslararası programlara ne gerek var; pratikte bunlar, iklim krizini düpedüz inkâr etmekle neredeyse aynı kapıya çıkıyorsa ve dürüst olalım, sermaye zaten bunu yapmak zorundaysa? Temellere dönelim. Nasıl ki artık “hukukun üstünlüğü” gösterisini ve Birleşmiş Milletler’in eski bürokratik ve diplomatik prosedürlerini bir kenara bırakıp Trump’ın Barış Kurulu gibi düzenekleri tercih edebiliyoruz, aynı şekilde bilimin titiz ve aşırı karmaşık rutinlerini de unutabiliriz.
Bu sadece cehalet ya da entelektüel karşıtlığı değil. Bu, son yarım yüzyılda sermaye birikimini zar zor ayakta tutan gıcırdayan siyasi ittifakların bir kısmını dağıtma ve bugünün koşullarında aynı hedefler için daha iyi çalışabilecek yenilerini kurma denemesidir. Güvencesizlik çağında, neoliberal bürokratlar, teknokratlar ve pazarlamacılar belki de artık amaca uygun değildir; çünkü güvenli bir geleceğe dair o özgüveni başkalarının paylaşması gittikçe zorlaşıyor. Onlarca yıllık başarısızlıktan sonra, fiyat mekanizmalarının ekolojik krizi çözeceği hikâyesi bayatlamaya başlar; tıpkı sosyal adaletsizliği çözeceği hikâyesi gibi. Bu aşamada, ne kadar bölücü olursa olsun, beyazlığa yaslanan tehdit altındaki mülkiyet mevzilerini savunmak için karmaşık zulüm tiyatroları sahnelemek, sermaye birikiminin dayanacağı çıkar ağlarını tahkim etmekte daha önemli hâle gelebilir ya da en azından konuyu değiştirmeye yarayabilir. Zaten İsrail’in ve ABD’nin Gazze’de yaptıklarına dair düzgün bir neoliberal maliyet-fayda analizi nasıl çıkarabilirsiniz ki? Belki de daha iyi bir kapitalist strateji, Steve Bannon’ın “alanı bokla doldurun” tavsiyesini izlemektir. Yapay zekâ elbette buna yardımcı olabilir.
Yapay zekâ şirketleri neden faşizmi bu kadar seviyor?
Karbon muhasebesi ve risk puanlamasıyla doğanın sayısal birimlere çevrilmesi, bugüne dek doğa üzerinde hangi mülkiyet ve denetim biçimlerini güçlendirdi? Ve bugün teknoloji seçkinleri neden bu yöntemleri bir kenara bırakıyor?
Neoliberal teknokrasilerden, faşist franchise’lar olarak adlandırılabilecek yapılara geçişin sonuçlarından biri, tam da çevre üzerindeki mülkiyet ve denetim alanında görülebilir.
Eski neoliberal teknokrasiler, yeryüzünün karbon döngüsü kapasitesini, önceki yüzyılların çitleyicilerinin ortak mera arazilerini ve suları ölçüp biçmesi, özelleştirmesi ve parçalara ayırmasına benzer biçimde nicelleştirip bölüştürerek bir tür mülkiyete dönüştürdü. Doğal olarak bu yeni “şeyleştirilmiş” varlığın aslan payı hemen küresel Kuzey’e ve onun kirletici şirketlerine tahsis edildi. Atmosfere en çok sera gazı salan aktörlere, dünyanın bu gazları temizleyen canlı gücü üzerinde en geniş biçimsel mülkiyet hakları da verilmiş oldu. Bunun teknik iktisatçı adları arasında “ekosistem hizmetleri” ve “müktesep hakların korunması” (grandfathering) gibi kulağa hoş gelen terimler vardı. Bu el koyma formatı, Kyoto Protokolü’nün, Paris Anlaşması’nın ve AB Emisyon Ticaret Sistemi’nin temel dayanağıydı.
Yeni faşistler ise bütün bunlardan vazgeçebileceklerini düşünüyor. Paris Anlaşması’nı ve karbon piyasalarını unutun. Net sıfır, karbon muhasebesi, yenilenebilir enerjiye geçiş, çevresel ve sosyal yönetişim (ESG) kriterleri ve diğer bütün kurgular; iklim eylemini geciktirmenin etkili araçları olarak miadını doldurdu. Çünkü onların gözünde dünyanın karbon döngüsü kapasitesinin iktisadi bir değeri yok, zira iklim krizi yok. O hâlde bunu nicelleştirip zenginlere özel mülk olarak vermenin de anlamı yok. “Çevresel maliyetleri içselleştirme” projesinin içindeki neoliberal sahtekârlık ve sis perdesi (elbette maliyetler fazla yükselmediği sürece) yerini çıplak fethe bırakıyor. En gevşek ve en yalan dolu ÇED raporlarını ya da en ikiyüzlü toplumsal cinsiyet etki beyanlarını derlemeye niye uğraşasınız ki, doğrudan buldozerleri ve saldırı birliklerini göndermek daha kolayken?
Bunun da bir siyasal iktisadı var. Bu, bazı seçkinler, özellikle fosil yakıt, teknoloji ve alternatif finans sektörlerinin bazı liderleri, ABD’nin emperyal gerilemesinin mevcut koşullarında neoliberal hukukun, neoliberal ekoloji gibi, fazla pahalı ve fazla uğraştırıcı hâle geldiğini hesaplamasaydı mümkün olmazdı. Onların bakışına göre, (beyaz) faşist franchise’lardan oluşan bir ağ kurma yönündeki alternatif projeye razı olmak daha ucuz ve daha kolay; bu ağın her bir halkası, doğrudan yağmayı yürütmeye yardım etmesi karşılığında ganimetten pay alacak ve gerisi umursanmayacak. Elbette bu strateji yükselen faşist seçkinler için düşmanlar yaratıyor; bu düşmanlar arasında Robert Rubin ve Hillary Clinton gibi eski neoliberal sahtekârların önemli bir kısmı da var. Ama aynı zamanda, en azından kısa vadede, yeni dostlar devşirmeye de belki elverişli.

Peki enerji, su ve benzeri kaynak kullanım verilerinin ticari sır gerekçesiyle saklanması, kamusal denetimi ve teknoloji tekellerine karşı yürütülecek mücadeleyi nasıl etkiliyor?
Bu, neoliberalizm ile faşizm arasındaki sürekliliğe iyi bir örnek. Neoliberal düzenleme, topluma ait fikirlerin özel mülkiyet olarak el konulmasını, devredilemez ticari varlıklar olarak pekiştirdi. Bill Gates servetini böyle yaptı. Mesele yazılımının iyi olması, hatta ona ait olması bile değildi; hukuk aracılığıyla herkesi bu yazılımı kullanmak için kendisine para ödemeye zorladı. Trump da kendi markası ve kripto para vurgunlarıyla benzer bir numara yapıyor; biyokorsanlık yapan şirketler de aynı çizgide.
Faşizm bunu bir adım ileri taşır. Kamunun, sermayeye karşı kendini savunmak için ihtiyaç duyduğu her tür bilgi, kanun yoluyla sır hâline getirilir; zira bu bilgi, herkesi karanlıkta tutmaya dayanan o “haklı” kârlarını koruyan şirketlerin özel mülkü sayılır. Yapay zekâ şirketlerinin faşizmi bu kadar sevmesinin nedenlerinden biri de tam olarak budur: Veri merkezlerinin su ve enerji gereksinimlerinin bile ticari gizlilik kuralları kapsamına alınmasına ihtiyaç duyarlar.
“Bu düzen çözülüyor ve nostaljiyi hak etmiyor”
Hem emeğin hem de doğanın aynı ekstraktivist mantıkla mülksüzleştirildiği bu tabloda; ekoloji ve emek hareketlerinin teknoloji tekellerine karşı kurabileceği en stratejik ortak talep ve mücadele zeminlerini nerede görüyorsunuz?
Kıdemli bir düzenbaz olan Mark Carney’nin yakın zamanda isabetle işaret ettiği gibi, eski neoliberal dünya düzenine bir daha geri dönemeyeceğiz. Neoliberal hukuk, neoliberal bilim, neoliberal diplomasi, neoliberal ekoloji hatta neoliberal iktisat artık bir dönüş ufku değil. Bu düzen çözülüyor ve nostaljiyi hak etmiyor; onunla uzlaşma arayışına girmek de artık pek çabaya değmiyor. Bunun yerine, beliren faşist geleceğin ne olduğu kabul edilmeli ve onunla doğrudan yüzleşilmelidir.
Benim için, eski neoliberalizmle yeni faşizmin, halkın direnişinin ve süregiden toprak, yaşam alanı ve geçim savunusu pratiklerinin sert gerçekliğine tosladığı o çatışma bölgelerine odaklanmak önemli. Sömürgeciliğin temelleri değişmedi; ırkçı ve patriyarkal kapitalizm sürüp gidiyor. Duygum şu: Toplumsal hareketler, yapay zekâ dahil öngörülemeyen yeni gelişmelerle başa çıkabilecek kadar esnek kalmalı ama onlarla uğraşırken tarihi de gözünün önünden hiç ayırmamalıdır. Bunu yapmanın bir yolu, emek mücadelelerinin her zaman ekoloji mücadeleleri olduğunu ve bunun tam tersinin de her zaman geçerli olduğunu asla unutmamaktır.
Dipnotlar:
[1] Diyar Saraçoğlu, “Karen Hao ile ‘Yapay Zekâ İmparatorluğu’ üzerine”, bianet, 21 Ağustos 2025.
[2] Özgür Narin ve Diyar Saraçoğlu, “Dan McQuillan: Silikon Vadisi ile faşizan siyaset biçimleri arasındaki örtüşme belirginleşiyor”, bianet, 20 Şubat 2025.
(DS/VC)






