“Cezaevinde tek başıma kalıyorum; ama bu yalınlık içinde zamanı savrulmadan tutabilmek için kendime sıkı bir disiplin kurdum.”
Ebru Özdemir bu cümleyi kurarken, cezaevinde ayakta kalmanın, zihni ve ruhu diri tutmanın ne demek olduğunu da anlatıyor.
Silivri Cezaevi’nde geçen günler, onun için bir durma hâli değil, düşünmenin, yazmanın ve direnmenin başka bir biçimine dönüşmüş durumda.
28 Mart 2025’ten bu yana tutuklu olan Şişli Belediye Başkan Yardımcısı Ebru Özdemir, “Kent Uzlaşısı” soruşturmasında tutuklandı.
Şişli Belediyesi’nde Kültür ve Sosyal İşler, Uluslararası İlişkiler ve Muhtarlıklar Müdürlüğü görevlerini yürüten Özdemir, Şişli’de özellikle kadınları, çocukları, engellileri, yaş almışları ve yoksulları merkeze alan sosyal politikalarla tanınıyor.
Evinde bulunamadığı için bazı medya organlarınca “firari” ilan edilmesinin ardından, kendi iradesiyle gidip ifade veren Özdemir, buna rağmen tutuklandı. Aradan aylar geçmesine karşın hakkında hâlâ bir iddianame hazırlanmadı.
“Barış artık ertelenebilir bir ideal değil bugün ve şimdi savunulması gereken temel bir hak” diyen Ebru Özdemir, sorularımızı yanıtladı.
"Yazmak, burada hem düşünmenin hem de direnmenin bir biçimi"
Merhaba Ebru Hanım, nasılsınız? Cezaevindeki hayatınızı merak ediyoruz. Orada günlerinizi nasıl geçiriyorsunuz, neler yapıyorsunuz?
Cezaevinde tek başıma kalıyorum bu nedenle buradaki hayatımın renkli ya da hareketli olduğunu söyleyemem elbette. Ama tam da bu yalınlık içinde, zamanı savrulmadan tutabilmek için kendime sıkı bir disiplin kurdum. Günlerimi, zamana karşı değil zamanla birlikte ilerleyen bir düzen içinde yaşamaya çalışıyorum.
Güne erken başlıyorum. Her sabah, koşullar ne olursa olsun, en az bir saat yürümeyi ihmal etmiyorum. Ardından ilk işim, dışarıyla bağ kurmanın belki de en doğrudan yolu olan gazetelere, köşe yazılarına ve haberlere göz atmak oluyor. Ülkenin nabzını tutmaya, gündemin ruhunu anlamaya çalışıyorum.
Öğle yemeğinden sonra başlayan ve akşam yemeğine kadar uzanan zaman dilimi ise neredeyse tamamen kitaplara ayrılmış durumda. Okuyorum; bazen satırların altını çizerek, bazen durup düşünerek… Aklıma düşen, kayda geçmesi gereken notlar varsa mutlaka yazıyorum. Yazmak, burada hem düşünmenin hem de direnmenin bir biçimi.
Akşamları saat 20.00 civarında genellikle televizyondaki açık oturumları izliyorum. Açıkçası bu programlar benim için beklemediğim kadar öğretici bir deneyime dönüştü. Cezaevinden önce neredeyse hiç televizyon izleyen biri değildim. Şimdi ise, ülkede yıllardır derinleşen kutuplaşmanın hangi noktaya vardığını, canlı yayınlarda neredeyse laboratuvar ortamında gözlemliyorum. Zaman zaman TRT 2’de yayımlanan filmleri de takip ediyorum.
Bazen aynı konuyu 5-6 farklı kanalda izliyorum. Yorumcuların ne söyleyeceğini önceden tahmin etmeye çalışıyorum; çoğu zaman da kelimesi kelimesine tutuyor. Bu tekrarlar, ezberler ve sertleşmiş dil, bana adeta bir siyaset sosyolojisi dersi gibi geliyor. Hatta zaman zaman, yüksek lisans günlerime dönebilseydim, yalnızca bu ekranlardan bile onlarca tez konusu çıkarabilirdim diye düşünüyorum.
"Küçük gibi görünen bu temaslar, insana beklenmedik bir direnme gücü veriyor"
Cezaevinde geçirdiğiniz süre boyunca yaşadığınız gözlemler neler oldu? Bu deneyim günlük yaşama ve şehirle bağınıza dair algınızı nasıl etkiledi?
Cezaevinde geçirdiğim bu süre, kendimle ilgili hiç tahmin etmediğim bir şeyi fark etmemi sağladı: Güçlü olduğumu. Böyle bir deneyimi yaşamadan önce, insanın bedeninin bir mekâna kapatılmasının çok daha yıkıcı olacağını düşünürdüm. Oysa burada anladım ki asıl belirleyici olan, bedenin nerede olduğu değil; ruhun ve zihnin ne kadar özgür kalabildiği. Zihinsel ve ruhsal özgürlüğün insana verdiği dayanma gücü, sandığımdan çok daha derin ve sarsılmazmış…
Bugün zihnim çok daha berrak. Ne yapmak istediğime, neleri yapabileceğime dair düşüncelerim netleşti, konsantrasyonum geçmişe kıyasla belirgin biçimde arttı. Dışarıda, kentin olağanüstü hızlı ritmi içinde sürüklenirken çoğu zaman fark edemediğim gözden kaçırdığım pek çok ayrıntıya burada odaklanma imkânı buluyorum. Zamanın yavaşladığı bu yerde, düşüncelerim hız kazanıyor.
Bu süreci, kendi iç sesimi daha yakından duyabildiğim sessiz bir inziva dönemi gibi yaşamaya çalışıyorum. Gürültünün azaldığı, dikkatin dağılmadığı bu ortam, şehirle ve gündelik hayatla kurduğum ilişkiye de başka bir yerden bakmamı sağladı açıkçası. Kentin karmaşası içinde görünmezleşen pek çok duygu ve ihtiyaç, burada daha görünür hâle geliyor.
Avukat arkadaşlar ziyarete geldiğinde, cezaevinde kalan diğer insanları uzaktan da olsa görme fırsatı oluyor. Bu anlar, yalnız olmadığınızı derinden hissettiriyor. Daha önce hiç tanımadığınız biriyle bile, aynı koşulları paylaştığınızı bilerek uzaktan selamlaşmak, bir gülümsemeyi paylaşmak… Küçük gibi görünen bu temaslar, insana beklenmedik bir direnme gücü veriyor.
"En çok özgürce yürümeyi özlüyorum"
Cezaevinde en çok neyi özlüyorsunuz ve dışarıda tekrar yapmayı en çok dört gözle beklediğiniz şeyler neler?
Aslında özlediğim şeylerin sayısı saymakla bitmez. Ama dışarıyı sürekli düşünmek, bazen özlemi bir hatırlama hâli olmaktan çıkarıp insanın içini yakan bir duyguya dönüştürebiliyor. Bu yüzden bilinçli olarak, dışarıya tutunmamaya çalışıyorum. İçinde bulunduğum koşulları, şimdilik bütün dünyam gibi kabul edip, buradan beni güçlendirecek bir deneyim çıkarma gayretindeyim.
Bu, vazgeçmek değil, aksine hayatta kalmanın, ayakta durmanın başka bir biçimi… Özlemi bastırmıyor ama onunla mesafeli bir ilişki kurmayı tercih ediyorum diyelim. Çünkü insan bazen ancak bulunduğu yere kök salabildiğinde, gerçekten dayanabiliyor. Ama yine de sorarsanız…
En çok özgürce yürümeyi özlüyorum. Nereye gittiğimi hesaplamadan, varacağım yeri planlamadan, adımlarımı hızlandırmadan ya da yavaşlatmadan, sadece şehrin akışını izleyerek yürümeyi. Kaldırımları, vitrinleri, insanların telaşını, şehrin sesini…
Markete gidip alışveriş yapmayı, cumartesi sabahları Bomonti pazarına uğramayı, arkadaşlarımla buluşup gözleme yiyerek hafta sonuna başlamayı çok özlüyorum. Uzun yıllardır hayatın doğal bir parçası gibi yaşadığım, üzerine hiç düşünmediğim pek çok küçük şeyin, aslında ne kadar kıymetli olduğunu burada fark ettim. Yani burada en çok hayatın sıradan akan seyrini özlüyorum.
"Barış artık soyut bir temenni değil"
Bu süreçte kendinizi ve yaşadıklarınızı anlamlandırırken kamuoyuna vermek istediğiniz mesajlar neler oldu?
Yaşadıklarımı anlamlandırırken, dünyaya ve ülkeye dair daha geniş bir yerden düşünmemek mümkün değil. İçinde bulunduğumuz dönemin, alışageldiğimiz düzenin köklü biçimde sarsıldığı bir eşik olduğunu düşünüyorum. Uzun mücadeleler sonucunda kazanılmış pek çok hak ve özgürlüğün aşındırıldığı; hatta yer yer açıkça ortadan kaldırıldığı bir dünya düzeniyle karşı karşıyayız. Gücün, haklılığın önüne geçtiği; en güçlü olanın, dünyanın geri kalanı üzerinde tahakküm kurmayı kendinde bir hak olarak gördüğü bir zaman dilimi…
Tam da böyle bir dönemde, barış arayışlarının ne kadar hayati olduğu gerçeğinin toplum tarafından çok daha derinlikli biçimde kavranması gerektiğine inanıyorum. Barış artık soyut bir temenni değil; gündelik hayatımızı, haklarımızı, birlikte yaşama ihtimalimizi doğrudan belirleyen yaşamsal bir ihtiyaç. Ve bu ihtiyacın, kutuplaştırıcı, sert ve dışlayıcı bir dille değil; daha kapsayıcı, daha zarif, daha onarıcı ve birleştirici bir dille anlatılması gerekiyor.
Evet, bugün her şey çok zor ve karanlık görünebilir. Umudun kolayca törpülendiği, geleceğe dair kaygıların ağır bastığı bir atmosferde yaşıyoruz. Ancak içselleştirilmiş, sahici bir toplumsal barış talebi ve bu talebin arkasında durulan bir barış mücadelesi, bize gerçek bir demokratikleşmenin kapısını aralayabilir. Toplumsal cinsiyet eşitliğinin, sosyal adaletin ve birlikte onurlu bir yaşamın yolu da buradan geçiyor.
Bu yüzden barışı, ertelenebilir bir ideal değil bugün ve şimdi savunulması gereken temel bir hak olarak konuşmamız gerektiğini düşünüyorum.
"İddianamesiz tutukluluk cezalandırmadır"
Sizinle ilgili açılan davaya dair ne söylemek istersiniz?
Bu süreçte kendimi ve yaptıklarımı ifade ederken dayandığım yer çok net: Bugüne kadar yaptığım her şey, kamusal sorumlulukla, şeffaflıkla ve kentte birlikte yaşamı güçlendirme amacıyla yürütülmüş çalışmalardır.
“Kent Uzlaşısı” olarak adlandırılan süreç de suç isnadıyla değil; tam tersine, demokratik katılımı ve toplumsal diyalogu esas alan bir yerel yönetim anlayışıyla ele alınmalıdır.
Yaklaşık bir yıldır tutukluyuz ve hâlâ “Kent Uzlaşısı” dosyası kapsamında açılmış bir dava bulunmuyor. Aradan geçen zamana rağmen iddianame dahi hazırlanmış değil. Bu durum, yalnızca birkaç kişinin yaşadığı bireysel bir mağduriyet değil; savunma hakkının askıya alındığı, hukukun belirsizlik içinde işletildiği ciddi bir adalet sorunu.
Bir hukuk devletinde insanlar neyle suçlandıklarını bilmeli ve kendilerini savunabilmelidir. İddianame olmadan tutuklu kalmak, bu ilkenin fiilen ortadan kaldırılması anlamına geliyor ki savunma yapma imkânı tanınmadan özgürlükten mahrum bırakılmak, yargılanmadan cezalandırılmaktır.
Bugün yaşanan tam olarak budur. Bir yandan zaman akıp giderken, diğer yandan insanlar neyle suçlandıklarını dahi bilmeden bekletiliyor. Hukuki bir sürecin içinde olmaktan çok, hukuksuz bir bekleyişin içinde kalınıyor.
Bu nedenle bugün yaptıklarımı anlatmaktan çok, anlatamıyor olmanın yarattığı hukuksuzluğu görünür kılmaya çalışıyorum. Tek temennim, bu belirsizliğin bir an önce sona ermesi; hukuki sürecin şeffaf, adil ve evrensel hukuk ilkelerine uygun biçimde işlemesi. Ancak o zaman herkes için gerçek bir savunma ve adalet zemini kurulabilir.
"Bugün savunduğumuz şey kişilerin değerleri"

Bu süreç mesleki ve kişisel bakış açınızı nasıl etkiledi?
Bu süreç hem mesleki hem de kişisel olarak bana ciddi bir durup düşünme alanı açtı. Günlük hayatın yüksek temposu içinde çoğu zaman fark edemediğim pek çok meseleyi, burada daha yavaş ama çok daha berrak bir zihinle yeniden değerlendirme imkânı buldum. Yaptığım işe de kendime de artık daha dışarıdan, daha mesafeli ve daha eleştirel bir gözle bakabiliyorum.
Mesleki açıdan bakıldığında, özellikle yerel yönetimlerin taşıdığı toplumsal sorumluluğu ve kamusal alanın ne kadar hayati bir mesele olduğunu çok daha derinden kavradım. Kent politikalarının, çoğu zaman teknik ya da idari kararlar gibi görünen uygulamaların, aslında insanların hayatına ne kadar doğrudan ve belirleyici biçimde dokunduğunu burada geçirdiğim zamanda daha net hissettim. Kamusal alanın, yalnızca bir mekân değil; eşitliğin, adaletin ve birlikte yaşama kültürünün kurulduğu bir zemin olduğunu daha açık biçimde görüyorum.
Kişisel olarak ise, neyin gerçekten önemli olduğuna dair düşüncelerim sadeleşti. İlişkiler, dayanışma, birlikte üretme ve birlikte direnme duygusu benim için çok daha merkezi bir anlam kazandı. Hayatın asıl yükünü ve değerini, bireysel başarıların değil; kurulan bağların ve paylaşılan mücadelelerin taşıdığını daha derinden hissettim.
Bu sürecin bana kattığı en temel şey, bakışımı daha yalın, daha sakin ama aynı zamanda daha kararlı bir noktaya taşımış olması. Bugün dünyaya belki daha az aceleyle, ama çok daha net bir yerden bakıyorum.
Kamuoyunun sizi anlamasını sağlamak için ne tür mesajlar vermek istersiniz?
Kamuoyundan en temel beklentim, yaşananları tekil bir hikâye olarak değil; daha geniş bir toplumsal ve siyasal bağlam içinde değerlendirmeleri. Çünkü bu yaşananlar yalnızca bir kişinin hayatına ya da bir dosyaya sıkıştırılabilecek meseleler değil. Benim hayatım, yaptıklarım ve savunduğum değerler, başından beri demokrasi, eşitlik ve barış arayışı etrafında şekillendi; bugün de bu çerçevenin dışına düşmüş değil.
Bu süreçte vermek istediğim mesaj, bir mağduriyet anlatısı kurmaktan ziyade, ortak bir gelecek tahayyülüne dair. İçinden geçtiğimiz dönemde toplumsal sorunlara bakarken kutuplaştırıcı, dışlayıcı ve suçlayıcı bir dilin bizi bir yere taşımadığı artık çok açık. Buna karşılık, anlamaya çalışan, çoğulcu ve kapsayıcı bir siyasal dilin hem mümkün hem de zorunlu olduğuna inanıyorum.
Herkes için daha adil, daha özgür ve daha eşit bir toplum hayali benim için kişisel bir beklenti değil kamusal bir sorumluluk. Yerel yönetim deneyimim de, siyasetle ve kamusal alanla kurduğum ilişki de bu sorumluluk duygusu üzerine kurulu. Kamuoyunun beni, yaşanan sürecin yarattığı gürültü üzerinden değil; savunduğum değerler ve inandığım ortak yaşam fikri üzerinden değerlendirmesini isterim.
Çünkü bugün asıl ihtiyaç duyduğumuz şey, kişileri değil değerleri, korkuları değil cesurca ve kararlılıkla atılan adımları ve geleceği konuşabilmektir.
Cezaevinde geçirdiğiniz süre boyunca şehirle bağınızı ve kentsel mekanla ilgili algınızı nasıl korudunuz? Bu deneyim, yerel yönetimin kadın yaşamını desteklemedeki rolünü nasıl daha iyi anlamanıza yol açtı?
Cezaevinde şehirle kurulan bağ, fiziksel olmaktan çok zihinsel ve duygusal bir bağa dönüşüyor. İnsan dışarıdaki hayatın ritminden koparıldığında, şehir artık gidilen bir yer değil; düşünülen, özlenen ve yeniden anlamlandırılan bir mekân haline geliyor. Ben de bu süreçte, görevde olduğumuz dönemde kente dair ne yaptığımızı, neleri dönüştürmeye çalıştığımızı ve hangi eşitsizliklere yeterince dokunamadığımızı daha berrak bir yerden düşünme imkânı buldum.
Bu deneyim bana şunu çok net gösterdi: Toplumsal cinsiyet eşitsizliği kentsel mekânda tesadüfen değil, sistematik olarak yeniden üretiliyor. Sokakların, parkların, ulaşım ağlarının, kamusal hizmetlerin kime göre tasarlandığı; kimin için güvenli, kimin için tehditkâr olduğu meselesi hâlâ politik bir tercih alanı. Cezaevinde, kamusal alandan bütünüyle koparılmış bir kadın olarak, şehirdeki her küçük müdahalenin aslında nasıl hayati bir özgürlük alanı yarattığını çok daha yakından hissettim.
2000’li yıllardan bu yana yerel yönetimlerde “toplumsal cinsiyet eşitliğinin ana akımlaştırılması” sıkça dile getiriliyor; yerel eşitlik eylem planları hazırlanıyor, raporlar yazılıyor. Ancak pratiğe baktığımızda, bu politikaların büyük ölçüde proje bazlı kaldığını, süreklilik kazanamadığını ve çoğu zaman siyasi irade zayıfladığında ilk vazgeçilen alanlar olduğunu görüyoruz. Bu da eşitliğin hâlâ merkezî bir yönetim meselesi değil, tali bir başlık olarak ele alındığını açıkça ortaya koyuyor.
Eşitlik politikaları kendiliğinden hayata geçmiyor; ısrarla talep edilmediğinde ve savunulmadığında hızla görünmezleşiyor. Bu nedenle bu perspektifin özellikle kadınlar tarafından hem siyasal hem kurumsal düzeyde sahiplenilmesi hayati önem taşıyor. Çünkü toplumsal cinsiyet eşitliği yalnızca kadınların meselesi değil; kentte kırılgan konumda bulunan herkesin yaşam kalitesini doğrudan etkileyen bir adalet meselesi.
Cezaevinde geçirdiğim zaman, yerel yönetimlerde karar alma mekanizmalarında kadınların varlığının ne kadar kritik olduğunu bana çok daha açık biçimde gösterdi. Kadınların masada olmadığı, söz ve yetki sahibi olmadığı bir yerde, kentin gerçekten adil, erişilebilir ve kapsayıcı olması mümkün değil. Bugün bunu yalnızca teorik olarak değil, yaşanmış bir deneyimin içinden bakarak söylüyorum. Şehri dönüştüren şey yalnızca planlar ve projeler değil; o planlara hangi gözle bakıldığı ve kimin hayatının merkeze alındığıdır.
Cezaevinden çıktıktan sonra ilk olarak yapmak istediğiniz şeyler neler?
Cezaevinden çıktığımda ilk yapmak istediğim şey, kalabalık bir masa etrafında sevdiklerimle buluşmak olacak. Uzun uzun oturmak, birlikte yemek yemek, sohbet etmek, gülmek… Gündelik hayatın en sıradan ama en hayati anlarını paylaşmayı çok özledim. Çünkü insanın kendini yeniden bütün hissettiği yer tam da orası; birlikte olabildiği, sözünü sakınmadan söyleyebildiği o ortak alan.
Ardından, hiç vakit kaybetmeden yeniden çalışmaya dönmek istiyorum. Üzerine yoğunlaşmayı çok önemsediğim, benim için hem politik hem de kişisel anlamı olan iki başlık var. Bu süreçte zihnimde birikenleri yeniden üretime dönüştürmek, düşünmeye, yazmaya ve kamusal alana katkı sunmaya başlamak istiyorum. Çünkü benim için iyileşmenin ve özgürleşmenin en güçlü yolu, yeniden söz almak ve yeniden üretmekten geçiyor.
"Nerede olursam olayım mücadele edeceğim"
Kadınların şehirde güvenli ve özgür olabilmesi için çalışmalarınıza nasıl devam etmeyi planlıyorsunuz?
Yerel yönetimlerde görev aldığım dönemde de, ondan önce sivil toplumda çalışırken de beni harekete geçiren temel motivasyon aynıydı: kadınların güvenli, özgür ve eşit bir yaşam sürebilmesi. Yerel yönetim deneyimi bana, bu mücadelenin yalnızca talep etmekle değil; politika üretmek, uygulamak ve ısrarla takip etmekle mümkün olduğunu bir kez daha gösterdi.
Bundan sonra siyasetin ya da kamusal mücadelenin hangi biçimde süreceğini bugün net biçimde tarif etmek zor. Ancak şundan eminim; özgür, güvenli ve eşit bir toplum hayali benim için bir görev tanımına, bir makama ya da bir unvana bağlı değil. Bu, hayatımın merkezinde duran politik bir duruş.
Nerede olursam olayım, hangi koşullarda bulunursam bulunayım; kadınların şehirde sadece var olabildiği değil, kendini güvende ve özgür hissettiği bir yaşam için düşünmeye, üretmeye ve mücadele etmeye devam edeceğim. Çünkü bu mücadele, bir pozisyon meselesi değil; ortak bir gelecek meselesi.
Kamuoyuna vermek istediğiniz en önemli mesaj nedir?
Benim için hayattaki en temel değerler eşitlik ve özgürlük. Bugün içinde bulunduğumuz tüm karanlığa, baskıya ve belirsizliğe rağmen umudumu bu iki değerden alıyorum. Çünkü eşitlik ve özgürlük, soyut kavramlar değil; insanların hayatlarını nasıl yaşayabildiğini, şehirde ne kadar rahat nefes alabildiğini, sözünü ne kadar açık söyleyebildiğini belirleyen somut yaşam koşullarıdır.
Kamuoyuna vermek istediğim en temel mesaj da bu çerçevede şekilleniyor: Özgürlükten ve eşitlikten vazgeçmek, güvenlik ya da düzen adına meşrulaştırılamaz. Aksine, gerçek güvenlik ve gerçek toplumsal huzur ancak herkesin eşit ve özgür olduğu bir zeminde mümkün olabilir.
Umudu korumayı ise bir duygu halinden çok bilinçli bir politik tutum olarak görüyorum. Eşitsizliklerin derinleştiği, özgürlük alanlarının daraldığı dönemlerde bu değerleri daha yüksek sesle savunmanın bir sorumluluk olduğuna inanıyorum. Ve tüm bu baskıya rağmen, eşitliğin ve özgürlüğün er ya da geç kazanacağına inanıyorum.
"Güvenlik meselesi yalnızca suçla mücadele olarak değil"
Ebru Özdemir, kadın hakları mücadelesini yalnızca söylem düzeyinde değil, yerel yönetim pratiğinin doğrudan içinde ele alan isimlerden biri. Ona göre kentler; sokakları, durakları, parkları ve ışıklarıyla tarafsız değil, politik mekânlar. Bu nedenle bir şehrin nasıl planlandığı, kadınların gündelik hayatta ne kadar özgür ve güvende olabildiğini doğrudan belirliyor.
Bir şehir plancısı veya yönetici gözüyle baktığınızda; bir sokağın aydınlatma açısı, kaldırım genişliği veya toplu taşıma duraklarının yerleşimi gibi teknik kararlar, bir kadının şehirde ne kadar özgür ve güvenli hareket edebileceğini nasıl belirliyor? Bu kararları alırken kişisel deneyimlerinizden öğrendikleriniz neler oldu?
“Kentin cinsiyeti” dediğimiz şey, aslında kentin kimin bedenine ve deneyimine göre kurulduğunu gösterir. Şehirler tarafsız değildir; iktidar ilişkileri, toplumsal cinsiyet rolleri ve görünmez normlarla şekillenir. Bugün pek çok kent, hâlâ erkek deneyimini esas alarak planlanıyor. Kadınların kentle kurduğu ilişki ise çoğu zaman temkin, hesap ve sınır duygusu üzerinden ilerliyor.
Ben bir şehir plancısı değilim. Ancak kadın bir yerel yönetici olarak, planlamaya ilişkin kararlarda toplumsal cinsiyet eşitliği perspektifinin masaya taşınması ve bu bakışın görünür kılınması için sorumluluk aldım.
Bir sokağın aydınlatması, sağır cepheleri, alt ve üst geçitleri, yaya geçitleri, trafik ışıklarının süresi, toplu taşıma duraklarının yeri, parkların giriş ve çıkışları, kaldırımların genişliği ve sürekliliği… Bunlar teknik ayrıntılar olmaktan öte, bir kadının şehirde ne kadar özgür ve ne kadar güvende olabileceğini doğrudan etkileyen politik kararlardır.
Güvenlik meselesi yalnızca suçla mücadele olarak değil; kamusal alanda özgürce hareket edebilme, görünür olabilme ve eşit yurttaşlık hakkı olarak ele alınmalıdır.
Türkiye’de kadın belediye başkanı sayısının ve yerel meclislerdeki kadın temsil oranının düşüklüğü tesadüf değil. Bu temsil eksikliği nedeniyle kentler çoğu zaman homojen bir yapı gibi ele alınıyor; cinsiyet farkları sistematik biçimde görünmez kılınıyor. Oysa planlama kararları, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini yeniden üretebildiği gibi, dönüştürme potansiyeline de sahiptir.
Şişli’de görev yaptığım dönemde Belediye Meclisi’nde kadın temsil oranı İstanbul ortalamasının üzerindeydi ve bu temsil sembolik değildi. İmar gibi genellikle erkek egemen kabul edilen alanlarda dahi kadınlar karar verici konumdaydı. Yönetim kademelerinde kadınlar yaklaşık yüzde 70 oranında icracı pozisyonlarda yer alıyordu. Bu sayede alınan her karar, “Bu karar toplumsal cinsiyet eşitliğini güçlendirir mi, yoksa zayıflatır mı?” sorusu etrafında tartışılabiliyordu.
Kendi deneyimim, kent yönetiminde kadınların yalnızca temsil edilmesi değil, karar alma süreçlerinde etkin, söz sahibi ve uygulayıcı konumda bulunmasının, kentin karakterini doğrudan dönüştürebildiğini gösterdi.
Kadın haklarını genellikle yasal ve sosyal çerçevede tartışıyoruz; siz meseleyi yerel yönetim pratiği üzerinden ele alıyorsunuz. Şişli deneyiminizden yola çıkarak, bir şehri kadınlar için güvenli hale getirmek sadece niyetle mi ilgili, yoksa doğru planlama ve mühendislik adımlarıyla çözülebilir bir mesele mi?
Ben siyasete sivil toplum alanından gelerek girdim. Uzun yıllar kadın mücadelesi verdikten sonra yerel yönetimlerde yönetici pozisyonunda olmak, çok öğretici bir deneyim oldu. Çünkü sivil toplumda politika önerileri geliştirirken, bir noktadan sonra bu politikaların hayata geçirilmesini talep ediyorsunuz; yerel yönetimde ise artık o taleplerin doğrudan uygulayıcısı oluyorsunuz. Yıllardır savunduğunuz hakları, niyet beyanı olmaktan çıkarıp somut kamusal uygulamalara dönüştürme imkânı buluyorsunuz.
Bu nedenle bir kenti kadınlar için güvenli hale getirmek, yalnızca iyi niyetle açıklanabilecek bir mesele değil. Planlama ve mühendislik çoğu zaman kendini tarafsız, rasyonel ve bilimsel alanlar olarak tanımlar; ancak gerçekte hangi ihtiyaçların merkeze alındığı, hangi deneyimlerin görünür kılındığı son derece politiktir. Kadınların kentteki deneyimini hesaba katmayan bir planlama, ne kadar “teknik” olursa olsun eşitsizliği yeniden üretir.
Elbette doğru planlama ve mühendislik adımları son derece belirleyici. Ancak bu teknik bilgi, toplumsal cinsiyet eşitliği perspektifiyle birleşmediği sürece eksik kalır. Aydınlatmadan yaya akışına, durakların konumundan kamusal mekânların kullanımına kadar her kararın, farklı toplumsal grupların ihtiyaçlarına duyarlı biçimde ele alınması gerekir. Bunun yolu da katılımcı, çoğulcu ve şeffaf süreçlerden geçer.
Niyet elbette önemlidir, ama yeterli değildir. Asıl dönüştürücü olan, bu niyeti doğru teknik kararlarla, mühendislik çözümleriyle ve eşitlikçi bir yönetim anlayışıyla birleştirebilmektir. Ancak o zaman bir şehir, kadınlar için yalnızca daha güvenli değil; gerçekten daha özgür ve kapsayıcı bir yaşam alanına dönüşebilir.
Bir kadın yönetici olarak masada olduğunuzda, kentsel dönüşüm veya park projelerine bakışınızda erkek meslektaşlarınızdan ayrıştığınız, 'bunu bir kadın düşünürdü' dediğiniz örnekler nelerdi? Bu detaylar, şehrin kadınlar için erişilebilirliğini ve güvenliğini somut olarak nasıl etkiledi?
Görevde olduğumuz süre boyunca temel yaklaşımımız kenti, soyut kullanıcılar için değil; kadınları, çocukları, gençleri, yaş almış bireyleri, engellileri ve ekonomik olarak dezavantajlı yurttaşları merkeze alarak düşünmek oldu. Bu bakış açısını yalnızca söylem düzeyinde değil, mümkün olduğunca kapsayıcı ve katılımcı bir yerel yönetim pratiğiyle hayata geçirmeye çalıştık. Kısıtlı bir zaman diliminde, yaklaşık 300 gün içinde 150 projeyi hayata geçirmiş olmamız da bu yaklaşımın ne kadar somut ve uygulamaya dönük olduğunu gösteriyor aslında.
“Bunu bir kadın düşünürdü” dediğim örnekler, aslında kadınların kentteki gündelik deneyimini merkeze alan müdahalelerdi. Örneğin gece saatlerinde metro istasyonlarından mahalle aralarına, yalnızca kadınların kullanabildiği servisler koyduk. Bu, güvenliği bireysel önlemlere havale etmek yerine, kamusal bir sorumluluk olarak ele alan açık bir tercihti. Parklarda kadınlar ve çocuklar için güvenliği artıran düzenlemeler yaptık; aydınlatmadan kullanım biçimlerine kadar pek çok detayı bu gözle yeniden ele aldık.
Kültür merkezlerinde kadınların atölyelere katılımını kolaylaştırmak için çocuk oyun odaları oluşturduk; gündüz bakım evi sayısını artırdık. Çünkü kadınların kentteki hareketliliğinin, çoğu zaman bakım emeğiyle, zaman kısıtıyla ve güvenlik kaygısıyla sınırlı olduğunu biliyorduk. Zira, bu gerçekliği görmezden gelen her planlama kararı, kadınları kamusal alanın dışına itiyor.
Bu adımlar, kadınların şehirde daha bağımsız, daha görünür ve daha güvende hareket edebilmesini somut olarak mümkün kıldı. Kadın bakışı dediğimiz şey, aslında tam olarak budur: Kenti, hayatın yükünü taşıyanların deneyimi üzerinden yeniden düşünmek.
Ne yazık ki planlama aşamasında kalmış ve görevden alınmamız nedeniyle hayata geçiremediğimiz pek çok proje de vardı. Ancak kısa sürede atılan bu adımlar bile şunu açıkça gösterdi ki yerel yönetimde kadınların yalnızca masada olması değil, karar verici ve uygulayıcı konumda bulunması, kentin gündelik hayatını doğrudan ve derinden dönüştürüyor.
Notlarınızda ‘içerideki’ kadının şehre duyduğu özlemden bahsediyorsunuz. Yerel yönetimlerin açtığı kreşleri, sığınma evlerini ve kadın merkezlerini sadece bir ‘sosyal yardım’ olarak mı görmek gerekir, yoksa bunlar kadının kamusal alana çıkış biletleri olarak da yorumlanabilir mi?
“İçerideki” kadının şehre duyduğu özlem, aslında kadınların yüzyıllardır kamusal alandan sistematik biçimde dışlanmasının bir sonucu. Kent dediğimiz şey tarihsel olarak erkekler için tasarlanmış bir alan; üretim, dolaşım, karar alma ve görünürlük erkek deneyimine göre kurgulanmış. Kadınlar ise çoğunlukla ev içiyle, bakım emeğiyle ve “özel alan”la özdeşleştirilmiş. Bu yüzden yerel yönetimlerin açtığı kreşleri, sığınma evlerini ve kadın merkezlerini yalnızca birer “sosyal destek” olarak tanımlamak, bu müdahalelerin politik anlamını görünmez kılar.
Bugün eşitsizlik, adaletsizlik ve şiddet kentlerin en yakıcı meseleleri arasında. Bunları kökten dönüştürmek elbette yapısal değişimler gerektirir ancak halka en yakın yönetim birimi olan yerel yönetimler, attıkları somut adımlarla bu yapıyı sarsma gücüne sahiptir. Kreşler, kadın merkezleri, ulaşım ve bakım hizmetleri bu nedenle birer lütuf ya da yardım değil; kadınların kamusal hayata katılabilmesinin maddi koşullarıdır.
Bakım emeğinin hâlâ büyük ölçüde kadınların omuzlarında olduğu bir düzende, çocuk bakım hizmetlerine erişim doğrudan bir eşitlik meselesidir. Eğitimin ve bakım hizmetlerinin piyasalaştığı bir ortamda, bu yük kadınlar için ya güvencesiz çalışmaya razı olmak ya da kamusal hayattan çekilmek anlamına geliyor. Bu nedenle erişilebilir kreşler, güvenli ulaşım, aydınlatılmış sokaklar ve kamusal sağlık hizmetleri; sizin de belirttiğiniz gibi kadınların kamusal alana çıkış biletidir. Kadını evin içine hapseden görünmez duvarları yıkan altyapılardır.
Sığınma evleri söz konusu olduğunda ise mesele daha da nettir. Kadına yönelik şiddet bir “aile sorunu” değil, politik ve yapısal bir şiddet biçimidir. Veriler bize kadınların en çok şiddeti evde ve en yakınlarındaki erkeklerden gördüğünü söylüyor. Dolayısıyla sığınma evleri, bir sosyal yardım hizmeti olmanın çok ötesinde, kadınların hayatta kalma hakkının kurumsal karşılığıdır. Devletin ve yerel yönetimlerin kadınlara “kaçacak bir yer” değil, şiddetsiz bir yaşam kurma imkânı sunma sorumluluğunun somut ifadesidir.
Kadınların şehirde sadece ‘var olması’ değil, ‘güvende ve konforlu hissetmesi’ için yerel yönetimlerin yetki sınırları nerede başlıyor ve nerede bitiyor? Siz bu inisiyatifi kendi çalışmalarınızda nasıl kullandınız?
Kadınların şehirde yalnızca “var olması” değil, güvende ve konforlu hissetmesi meselesi; tam da yerel yönetimlerin yetki sınırlarıyla politik iradelerinin kesiştiği yerde başlıyor. Türkiye’de yönetim sistemi son derece merkeziyetçi ve hiyerarşik bir yapıya sahip; bu da yerel yönetimlerin hareket alanını hukuki olarak daraltıyor. Ancak bu sınırlar, yerel yönetimlerin sorumluluğunu ortadan kaldırmıyor. Aksine, kadınların gündelik hayatla kurduğu ilişkiye en yakın olan yönetim birimi olarak belediyelere özel bir politik yükümlülük yüklüyor.
Yerel yönetimlerin gücü, tam da bu yakınlıktan geliyor aslında. Aynı mahallelerde yaşıyor, aynı sokaklardan geçiyor, aynı karanlık duraklarda bekliyor, aynı parkları kullanıyoruz. Kadınların şehirde nerede tedirgin olduğunu, nerede hızlandığını, nerede duraksadığını en iyi yerel yönetimler biliyor. Bu bilgi, yalnızca teknik değil; politik bir bilgidir ve bu bilgi, doğru bir bakışla birleştiğinde, sınırlı yetkilerle bile dönüştürücü adımlar atmak mümkündür.
Bugün belediyeler artık yalnızca “altyapı hizmeti” üreten kurumlar değil. Sosyal hizmetten kamusal mekân tasarımına, ulaşımdan bakım hizmetlerine kadar, gündelik yaşamın doğrudan düzenleyicisi haline geldiler. Merkezi yönetimin ya görmezden geldiği ya da bilinçli olarak boşlukta bıraktığı alanlarda, özellikle kadınlar açısından hayati müdahaleler yapma potansiyeline sahipler. Bu da yerel yönetimleri, kadın odaklı politikaların en somut ve en etkili zeminlerinden biri haline getiriyor.
Biz kendi çalışmalarımızda, yasal sınırların arkasına saklanmak yerine, bu sınırların içinde neyi ne kadar dönüştürebileceğimize odaklandık. Kadınların güvenlik kaygılarını “abartı” olarak değil, kentsel tasarım ve hizmet üretiminin merkezî bir meselesi olarak ele aldık. Aydınlatmadan ulaşıma, sosyal hizmetlerden kamusal mekânların kullanımına kadar her alanda, kadınların şehirle kurduğu ilişkiyi güçlendirmeyi hedefleyen bir inisiyatif geliştirmeye çalıştık.
Özetle; yerel yönetimlerin yetki sınırları, kadınların yaşam hakkının başladığı yerde sona erer. Kadınların şehirde kendini güvende hissetmediği bir yerde, kamusal yaşamdan, eşit yurttaşlıktan ya da kent hakkından söz etmek mümkün değildir. Bu nedenle yerel yönetimlerin asıl gücü; yasa maddelerinden değil, kamusal ihtiyaçları görme, tanıma ve bu ihtiyaçlar doğrultusunda politik inisiyatif alabilme cesaretinden gelir.
(EMK)







