“Büyüyünce burdan gelip ayakkabı alacağım” dediğim Mahmut Kundura gel gör ki dün itibariyle kapandı. Hem de ben ayakkabımı alamadan.
Çocukken her önünden geçtiğimde, İtalyan kesim, siyah rugan ayakkabıyı almak için ayaklarımın 40 numara olmasını beklediğim Mahmut Kundura, dün itibariyle kapandı. İstiklal Caddesi’nden her geçişimde vitrininden içeriye baktığım Mahmut Kundura’ya ayakkabı almak için değil ama haber yapmak için giriyorum.
İstiklal Caddesi ile özdeş Mahmut Kundura, 1936'dan beri hizmet veriyordu. Ismarlama ayakkabılarıyla ünlüydü. Ancak ekonomik sebeplerle kapandı.
Mahmut Kundurayı, Mahmut Soyman 82 yıl önce açmış sonra da oğlu Metin Soyman’a devretmiş.
Mağaza, tam 63 yıldır bu dükkanda emeğini deri ile birleştiren 79 yaşındaki Halil Dağlı ve kalfası Ahmet Dağlı ile üretime devam ediyordu.
Mağazanın son ustası Halil Dağlı, kapanıştan bir gün önce bianet’e konuştu:
Üretim talebi yok
“Mal sahibi olmamıza rağmen yeterli üretim talebi yok, bu yüzden üretim geriliyor.
“Bir süredir devam eden bu duruma bir çözüm bulamayınca kapanışa gitmek zorunda kaldık.
Ismarlama artık hantal geliyor
“Bu mağazanın bir diğer özelliği ise, ısmarlama erkek ayakkabısı yapması.
“Büyük çoğunluk markalaşmış ayakkabıları tercih ediyor. Ismarlama hantal geliyor ya da modanın dışında olduğu düşünülüyor.
Ayakkabı kalıplarını müzeye verdik
“Bu mağaza zamanında Alman Büyükelçisi Franz von Papen', birçok siyasetçiye ve ünlü isme ayakkabı yaptı.
“Atatürk'e ve İsmet İnönü’ye de ayakkabı yapmıştık. Hatta Atatürk'e ve İsmet İnönü’nün ayakkabı kalıplarını bizdeydi, müzeye verdik.
Bu ayakkabıları giyecek kimse kalmadı
“Ayakkabılar başlangıçtaki tarzını koruyarak modelleniyor. Nostaljik olabilir ama yeterince şık ve zarifler.
“Kapanma sebeplerinden biri de bu. Bu ayakkabıları giyecek kimse kalmadı,
Mahmut Kundura kapanışını bu mağazalardan farklı olarak salt ekonomik sebeplerle sınırlandıramıyoruz. Kendileri de değişen müşteri profiline ve taleplerine de hitap edemediklerini dile getiriyor.
Bunun altında da Beyoğlu'nda kültürünün değişmesini vurguluyorlar. Mağazanın eski ahşap çerçevesinin artık dikkat çekmediğini, ayakkabılarının sade modellerinin talep edilmediğini düşünüyorlar. Beyoğlu'nda ev sahibi olmalarına rağmen yeni Beyoğlu'nda yabancı gibi durduğunu düşünüyor.
Ayakkabı Yan Sanayicileri Derneği (AYSAD) Başkanı Ömer Kadir Arpacı'nın Hürriyet gazetesine yaptığı açıklamaya göre, ayakkabıda ihracatın 2016'da 708 milyon dolar olduğunu belirtmiş.
Büyüklüğü 5 milyar doları bulan ayakkabı sektöründe son yıllarda artan ihracat ise 1 milyar dolara yakın. Ayakkabı sektörü perakende sektörünün önemli oyuncularından biri oldu. Ancak Türk ekonomisinde son dönemde yaşanan sorunlar nedeniyle sektörden bir süredir olumsuz haberler geliyordu.
Eski Türkiye Ayakkabı Sanayicileri Derneği Başkanı Hüseyin Çetin de döviz kurlarındaki hareketlilikten ötürü, sektörde daralmaya gidilebileceğini ve ayakkabılarda %25 zammın söz konusu olabileceğini söylemişti. Döviz kurundaki artıştan ötürü, şirketlerin sermayeleri %50 eridi.
Alacak sigortası şirketi Euler Hermes'in Küresel İflas Raporu'na göre Türkiye'de iflaslar 2019'da yüzde 6 artacak. 2018'de 15 bin 400 olan iflas eden şirket sayısı, 2019'da 16 bin 200'e yükselecek.
Ayakkabı sektöründe 1938 yılında kurulmuş köklü firma olan Hotiç'in ardından yine geçmişi 1948 yılına dayanan bir diğer büyük firma olan Yeşil Kundura da konkordato talep etti. Daha önce Hotiç, Beta Ayakkabı, Eser Ayakkabı ve Yeşil Kundura da konkordato talep eden şirketler olmuştu.
Bianet Haziran 2019 stajyeri. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler mezunu. İstanbul Altınbaş Üniversitesi’nde yüksek lisans yapıyor. Şu sıralar moda ve eşya tarihi üzerine çalışmakta.
Hak odaklı, çok sesli, bağımsız gazeteciliği güçlendirmek için bianet desteğinizi bekliyor.
Sırrı Süreyya Önder: “Uzun bir geleceği düşünüyoruz”
Kürt sorununda çözüm tartışmalarının en önemli isimlerinden biri olarak İmralı Heyeti’nde yer alan Sırrı Süreyya Önder ile barış süreçlerinde çoğu zaman göz ardı edilenleri konuştuk.
Sırrı Süreyya Önder, nereli? Kürt mü, Alevi mi? Hangi filmleri çekti? Dijital bilgi kaynaklarında adını arattığınızda onun hakkında en çok merak edilen sorular bunlar. Ama onun hikâyesi, arama motorlarına sığmayacak kadar derin ve virajlı.
1962’de Adıyaman’da başlayan hayatı, uzun yol şoförlüğünden cezaevi yıllarına, sinemadan siyasete uzanan bir yolculuk oldu. Türkiye’nin her köşesinde bir hikâye biriktirdi; o da hikâyeleri hem perdeye hem de meydanlara taşıdı. Siyasete adım attığında da hikâye anlatıcılığını bırakmadı —bu kez barışın, ortak bir geleceğin mümkün olduğunu haykırarak. Çözüm Süreci döneminde, 21 Mart 2015'te milyonlarca insana barış mektubunu okuyan yine o oldu.
Sırrı Süreyya Önder, şimdi yine “Yüreğimiz elimizde, barış için geziyoruz,” diyerek yollarda. Kürt sorununda çözüm tartışmalarının en önemli isimlerinden biri olarak, İmralı Heyeti’nde.
Uzun yolların ve ağır kelimelerin insanı Sırrı Süreyya Önder’le, barış süreçlerinde çoğu zaman göz ardı edilenleri ve sürecin halet-i ruhiyesini konuştuk.
Öcalan’la yeniden görüşme
Abdullah Öcalan’la görüşen heyette olmak sizin için nasıl bir his? Onu yıllar sonra gördünüz. İlk anda aklınızdan neler geçti?
Bu soruya kişisel bir bağlam ekleyerek cevap vermek isterim.
Benim için öncü siyasetçiler, birçok özelliğinin yanında hakikat arayışında olan kişilerdir ve bu hakikat de herkese alenidir. Siyasette kişinin konumu değil, dile getirilenin, konuşulanın, çözülmek istenenin içeriği daha çok dikkatimi çeker. Yani hedef ya da amaç benim için birincildir. Söz konusu ettiğimiz şey, toplumsal barıştır. Bunun için küçük ya da birileri tarafından basit olabilecek kanaatler bile, değerler kadar kıymetlidir. Kürt sorunu, barış gibi konular, hep düşünülen ama hissetme noktasında tıkanan konular olmuştur.
Hissetmek denildiğinde bir şeyi ya da bir fikri temsil etme anlaşılmıştır. Aynı zamanda his, kavramsız bir görüyle sınırlandırılarak duygusal bir alana hapsolunca ya bir yanda kalakalmış ya da içeriksizleştirilmiştir. Bu anlamda Öcalan, neredeyse şirazesi kopmuş bir kitabı, Kürtler ve Türkler bahsini yeniden ele alıyor ve ben de tanıklık ediyorum; aklıma gelen ilk şey, bu tarihi bir an ve fırsattır. Uzun bir geçmişten geliyoruz ve uzun bir geleceği düşünüyoruz, buradan da diri, eşit, adil ve özgür bir insan soyu duygusu… Kurutulmuş bir dalı yeniden yeşertme çabası. Bu, aklımdan geçen bu…
*İmralı Heyeti üyeleri, Abdullah Öcalan ve İmralı’da bulunan diğer mahpuslar Ömer Hayri Konar, Hamili Yıldırım ve Veysi Aktaş, 27 Şubat 2025. (Fotoğraf: DEM Parti)
Görüşmelere giderken heyette nasıl bir duygu paylaşımı vardı? Yol boyunca sizi hangi düşünceler meşgul etti? Üstelik dozu bir hayli yüksek eleştiri, kaygı ve sitem sağanağı altında.
Bir şeyi çözemediğimizde burkuluruz. Toplumsal ve siyasal olarak kimi sorunlar babında bir demans tutumumuz vardır. Kimi ilaçlar alıyoruz ancak ilaçlar kadar (öneri, çözüm ve söz) yürümek de önemlidir. Biz ikinci keredir yola çıktık… Bizi ‘boş yapanlar’dan ayıran da budur: Hareket etmek. Hareket ettikçe beynimiz ve kalbimiz açılır; algılarımız artar, bilinç düzeyimiz yükselir; böylece ruhsal erozyona karşı durulur. Biz yürümek istiyoruz ve birileri de elbette durdurmak isteyecektir.
Bu anlamda Schopenhauer’ın bir zamanlar felsefe için söylediği kimi imaları siyaset için de söyleyebilirim: “Siyaset çok kafalı bir canavardır ki her biri ayrı bir lisanla konuşur… Siyasetçi ise gece vakti nara atıp insanları rahatsız eden külhanbeyleri gibidir…” İşte biz, yola çıkmıştık, elimizdeki tek harita da İmralı’ydı… Yol burayı gösteriyordu ve bizim idealimizdeki siyasetçi sürekli yolda olan kimseydi… Biz de yoldaşlarımızla beraber yoldaydık yine… Herkes tarafından anlaşılmak önemli, kendimizi de bu yolda anlamak ve geliştirip dönüştürmek daha önemli. Önümüzdeki yol da arkamızdaki yol da bizimdi. Üstelik arkamızda bin yıllar vardı ve Öcalan, egemenler tarafından yıllarca derinleştirilen bir kuyudan çıkmak için ip örüyordu…
Ben ve Pervin Buldan, bu yolculukta bunları konuşuyorduk durmadan.
“Tarih meleği”
Bunca yıl sonra hem ilk sürecin içinde bulunmuş hem de bugün yeniden bu sürecin parçası olmuş biri olarak, barış mücadelesini insan ömrü üzerinden nasıl tanımlarsınız?
Barış için savaşmak insanı genç kılar, sonuç alınırsa da mutlu olunur. Tarih Meleği diye Walter Benjamin’den bize kalan bir metafor vardır. Bu meleğin yüzü geçmişe çevrilidir… Bize bir olaylar zinciri olarak görünenleri, o tek bir felaket olarak görür, yıkıntıları durmadan üst üste yığıp ayaklarının önüne fırlatan bir felaket. Burada biraz daha kalmak istiyor melek, ölüleri hayata döndürmek, kırık parçaları yeniden birleştirmek için. Ben de şu üç günlük dünyada bu melek gibi çekip gitmeden bunları yapmak istiyorum ve bunları yapmak isteyenlerle de bir arada olmak mutlu ediyor beni. Melek bunu başaramıyor, çünkü cennete çağrılıyor ve ölüm diye bir şey yok onun hayatında. Bense, barışı görmek istiyorum… Yürüdüğüm yol da bana daha çok yürü diyor. Türküdeki gibi.
Ömür bir nefes arası…
Her kişi hayatını anlamlandırmaya çalışır. Barışla ve özgürlükle anlamlandırmak hoştur. İnsana yakışandır. Bazen bir insan ömrünü aşar. Bizden önce hayatını buna adayanlara da borcumuzdur.
*Önder ve kızı Ceren, Kocaeli 1 Nolu F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Cezaevi'ndeki görüşte.
İlk Çözüm Süreci’ndeki hislerinizle bugünküler arasında nasıl bir fark var? O dönemki umutlarınızla bugünkü beklentileriniz arasında nasıl bir değişim oldu? Bir kıyaslama yapacak olsanız, neyin daha zor/kolay ya da daha farklı olduğunu söylersiniz?
Tarih meleğinden bahsettim, tekrara düşmek istemem; hislerimi de dile getirdim zaten. İki dönem ya da iki süreç arasındaki fark, tarafların değişimiyle ilgili bir durumdur ki fark zaten değişim demektir ve her değişim hareketi üretir; her taraf kendince farkı belirler, karşılaştırma ve anlamlar yükleme dönemi diyebiliriz belki buna. Nihai çözüm ise farkların ortadan kalkıp bir çözüme ulaşmaktır…
“Çağların günahından arınmaya çalışıyoruz”
Geriye dönüp baktığınızda “Keşke şunu daha farklı yapabilseydik” dediğiniz bir şey var mı?
Yapabilseydik, ya da olmadı, oldu gibi ifadelerin açıldığı tek kapı suçluluktur ve bu kapıdan içeri girdiğiniz zaman sizi iki şey karşılar: Pişmanlık ve günahkârlık. Benim pişman olduğum ve günahını üstüme aldığım bir durum yok. Çağların günahından arınmaya çalışıyoruz. Bu meselede de tarihte, felsefe ve sanatta gördüğümüz bir şeyler vardır: Bağışlama ve bağışlanma. Amaç da acının ortadan kalkması… Acı ortada var oldukça ceza ve suç da büyüyor. Denedik, bir daha deniyoruz, hayatımızı buna verdiğimiz için de keşkelerim yoktur. Ne zaman ve ne kadarını yapabiliriz derdindeyim…
Bu süreçte en çok zorlandığınız ya da yalnız hissettiğiniz anlar hangileriydi?
Ahmaklıktan başka beni yalnız hissettirecek hiçbir şey yoktur. Onunla baş etmek zordur. Mesela Nevşin Mengü benim İran’da ya da Suudi Arabistan’da irtica deneyimleme stajına gönderilmemi istedi. Üstelik de çok lümpen bir dille talep etti bunu. Ertuğrul Özkök hep gülen yüzüme taktı kafayı ve tam üç yazı yazdı. Bir gün bile yerinden kıpırdamadığı hak mücadelesi kulvarında benim hakkı yenenler arasında bir hiyerarşi oluşturduğumu söyledi. Bence takıldığı gülümsememdi. Bir gün ona ameliyata girerken, cezaevine girerken, hep gülümseyen fotoğraflarımı göndereceğim. Beni tanıyanlardan dinleyebilir, anılarını yazanlardan okuyabilir, ben işkencelerde ve ölüm oruçlarında bile gülmeyi unutmayan birisiyim. İşte bu ve benzeri ahmaklıkların karşısında zorlanıyorum bazen.
Ne yaparsınız böyle zamanlarda?
Sakinlik ve cesaret limanına demirlerim. Orada bileşimi çok sağlam bir dip kayalığı vardır çünkü. Gerisi tarihin hükmüdür. Birlikte ya da birkaç eksikle birlikte göreceğiz.
*Önder, Pervin Buldan ve Ahmet Türk. (Fotoğraf: DEM Parti)
Barış
Barışı sadece bir müzakere süreci olarak mı görmek gerekir, yoksa barış aynı zamanda bir toplumsal hafıza ve duygu değişimi mi?
Barışı barış olarak görmek gerekli…
Sizce bu tür süreçlerde en büyük yanılgılar neler oluyor?
Hatalı bilgilerden, bu mesele çözülmez gibi dogmatik söylemlerden kaçınmak gerekli. En büyük yanılgı, hatalı bilgiler ve hatalı bilgileri kategorize ederken kullanılan kimi ölçütlerdir, buradan bir fikir çıkmaz. Şimdi Öcalan üzerinden bir fikir ortaya çıktı ve hepimiz bu fikrin ete kemiğe bürünme aşamasındayız. Fikri olgunlaştıran da sabır ve zamandır…
Daha önce yaşanan sürecin nasıl sonuçlandığını düşündüğünüzde, sizi en çok endişelendiren ihtimal ne?
Olumsuzlukları ve kötü sonları düşünmek istemem ve şimdiden endişeden söz etmek de pek yerinde değildir. Korku ve endişe, bir fikir olmadığı zamandır ama şimdi, bir fikir var.
Devlet Bahçeli ile görüşmelerinizde nasıl bir psikolojik ortam vardı? Sizinle konuşurken samimi miydi, yoksa daha çok politik bir mesafe mi hissediyordunuz? Ve şunu da merak ediyorum, Habertürk yayınında onu “övdüğünüz” için eleştirildiniz, bununla ilgili ne düşünüyorsunuz?
Eleştiri ciddi bir şeydir; olduğu zaman değil, olmadığı zaman üzülmek gereklidir. Bir soruyu yanıtlamak, bir sorunu çözmek için de eleştiri şarttır ve hatta, deminden beridir dile getirdiğim yürümek bahsi için de yol göstericidir, haritadır; yeter ki tutarlı, uygun ve yeterli olsun… Sayın Bahçeli bir fiskeyle birçok tabuyu yerle bir etti. Neler bunlar hatırlayalım. Bu cumhuriyet Kürdün de cumhuriyetidir dedi, ve ‘Kürt kökenli’ inkarını dil ve resmi söylem alanından defetti. Sayın Öcalan’ı Meclis'e davet etti. “Kurucu Önder” kavramını kullandı. En önemlisi “Geleceği birlikte kuralım,” dedi. Bunun yarısını söyleyen herkese teşekkürü bir borç bilirim.
Barış, sizin için siyasi bir mesele olduğu kadar da…
Soruyu bir cümleyle tamamlayayım: Barış, herkesin kendi hayatını yaşamasıdır… (TY)
bianet LGBTİ+ haberleri editörü. "1 Mayıs 1977 Kayıplarını Yakınları Anlatıyor/1 Mayıs 1977 ve Cezasızlık" dosyasını hazırladı. Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümü mezunu. 2019 yılından...
bianet LGBTİ+ haberleri editörü. "1 Mayıs 1977 Kayıplarını Yakınları Anlatıyor/1 Mayıs 1977 ve Cezasızlık" dosyasını hazırladı. Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümü mezunu. 2019 yılından beri "Küba" isimli köpekle ev arkadaşı.
Kahramanlara ve kahramanlığa inanmayan bir devrimci
İletişim Yayınları’nın “Sol Bellek” dizisi kapsamında yayımlanan bu kitap, sadece Dr. Selim Ölçer’i tanımakla kalmayıp, aynı zamanda Türkiye’nin uzun ve zorlu bir dönemine dair bellek tazelemenizi de sağlıyor.
“Hekimlerin özlük hakkı için pek çok eylem yaptık, doğrudur. Bu eylemler hastaya zaman ayırma, basın toplantıları ve açıklamaları, muhtelif öneriler, sendikalaşmak için memur sendikalarının kurulması için çabalar, aktif olarak bunların içinde yer almak gibi birçok unsur içeriyordu. Ama günün sonunda diyebilirim ki, biz özlük haklarımız için en çok sokağı kullandık. Neredeyse altı ayda bir, senede bir yürüyüş yaptık. Hekimlerin özlük hakları ve mesleki şartları için. Bu yürüyüşlere katılımlar hiç de fena değildi. Hep iyi sevideydi. Ama nedense, bir kez, o da Turgut Özal döneminde maaşlarımıza yapılan yüzde yüz zammın dışında önemli ölçüde bir kazanımımız olduğunu söyleyemem. O kadar kullandık, o kadar uğraştık ama başarılı olduğumuzu söyleyemem. Özlük hakları bağlamında birtakım başarılar veya çözümler elde edebilmek için yaptığımız mücadele hep sonuçta bir şekilde akamete uğradı.”
Kitap, Özen B. Demir ve Onur Erden’in Dr. Selim Ölçer ile yaptığı, iki bölümden oluşan uzun bir söyleşiden oluşuyor. Ayrıca, Dr. Şükrü Hatun ve Dr. A. Selçuk Mızraklı’nın sunuş yazıları ile 2013 yılında Vecdi Erbay’ın Ölçer’le yaptığı bir başka söyleşi de yer alıyor.
İletişim Yayınları’nın “Sol Bellek” dizisi kapsamında yayımlanan bu kitap, sadece Dr. Selim Ölçer’i tanımakla kalmayıp, aynı zamanda Türkiye’nin uzun ve zorlu bir dönemine dair bellek tazelemenizi de sağlıyor. Kitabı okudukça, bilmediğiniz pek çok şeyi öğreniyor, bazı konular üzerine yeniden düşünmeye başlıyorsunuz.
Kitabın arka kapağından:
“Selim Ölçer, '68’li bir hekim. Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi (MK) Başkanlığı yapmış bir hekim hareketi eylemcisi, Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın (TİHV) kuruluşuna emek vermiş bir insan hakları savunucusu. Kürt kimliğinin tanınma mücadelesine bir toplum önderi -ve bir- muhabbet adamı. Silvan’dan başlayıp Ankara’da tıp fakültesi, Tatvan’da mecburi hizmet, Ankara Numune Hastanesi ve tabip odaları üzerinden, 2000 yılından beri Diyarbakır’da süren dopdolu bir hayat…”
Evet, kitap elinizde akıp giderken, yalnızca Dr. Selim Ölçer’in yaşamına değil, ülkenin toplumsal ve politik geçmişine de tanıklık ediyorsunuz. Ölçer, anlatımında oldukça samimi; hem öz eleştiri yaparken hem de birlikte mücadele ettiği insanları anlatırken içten bir dil kullanıyor.
1948’de Silvan’da doğan, 1962’de lise eğitimi için Ankara’ya gelen, 1972’de Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun olan Ölçer, öğrencilik yıllarında iki arkadaşıyla birlikte Sosyalist Fikir Kulübü’nü kurdu. Mecburi hizmetini Tatvan’da yaptı, ardından 1977-1980 yılları arasında Ankara Numune Hastanesi’nde Kulak Burun Boğaz (KBB) ihtisası yaptı ve uzun yıllar burada şef muavini olarak çalıştı. 1993 yılında Türkiye KBB Vakfı’nın kurucularından biri oldu. 2000 yılında memleketi Diyarbakır’a döndü ve 2004’te emekli olmasına rağmen mesleğini icra etmeye devam etti.
*Dr. Selim Ölçer (Fotoğraf: Gazete Duvar)
Dr. Şükrü Hatun’un sunuş yazısından bir alıntı:
“O yıllarda içinde birçok insanın olduğu, bir tür beraberce büyük bir halaya durduğu sıra dışı bir topluluktuk ve beraber soluk alıp veriyorduk diyeceğimiz kadar birbirimize yakındık ama bu topluluğun kalbi Selim Abi’ydi. Belki daha doğrusu ve onun tercih edeceği şekilde söylersem ‘Hepimiz birlikte atan büyük bir kalptik.”
Dr. Selim Ölçer, 1986-1990 yılları arasında Ankara Tabip Odası (ATO) Yönetim Kurulu Başkanı, 1990-1995 yılları arasında TTB Merkez Konseyi Başkanı, 2000-2003 yılları arasında ise TİHV Genel Sekreteri olarak görev yaptı. Ölçer, hekim ve insan hakları mücadelesinde uzlaşmacı kimliğiyle öne çıkarak çalıştığını belirtip ekliyor:
“Kavga-dövüşü benimsemedim, hep uzlaşmacı, hep barıştırıcı kimliğimi kullandım, öyle öne çıktım. Bunu ‘böyle yapayım, iyi olur’ diye yapmadım. Ben böyle bir insanım çünkü ya…”
1995 yılında Cumhuriyet Halk Partisi’nden milletvekili adayı olan Ölçer, Diyarbakır’da Sarmaşık Yoksullukla Mücadele ve Sürdürülebilir Kalkınma Derneği ile Mezopotamya Vakfı’nın kurucuları arasında da yer aldı.
Kitabın 246. sayfasından bir alıntı:
“Velhasıl ben çok iyi şeyler de yaşadım, çok sıkıntılara da tanık oldum. Ama genel olarak iyi bir hayat yaşadığımı söyleyebilirim. Üzüntülerimle, sevinçlerimle… Zaten hayat tam da böyle bir şey değil mi? Kuşkusuz, ben de bir insanım. Hatalar yapmış olabilirim. Kimilerini üzmüş, kimilerini kırmış olabilirim. Kimilerine karşı ayıp da işlemiş olabilirim. Ama inan, hiçbir zaman asla bilinçli bir biçimde ben kimseye zarar vermedim, vermemeye çalıştım. Kimseyi kırmamaya çalıştım. Yalan söylemedim. İnsanların duygularını, ekonomik durumlarını asla ve kat’a sömürmeye çalışmadım. Bunları yaparken hep, işte o 68’deki inandığım şeylerle ayakta kalmağa çalıştım.
“Ben hala ‘o’yum aslında, biliyor musun? 68’in devrimcisiydim (…) Ben hep 68’in naifliğiyle hala ayakta duruyorum. Biz hayata çok güzel baktık. 68’in o naif, o insanları kırmayan, kavga dövüşe, şiddete, zulme eziyete karşı duran insanların, o devrimci naif tarafını hala kendi içimde taşıyorum (…) O zaman da demiştim, ‘Kahramanlıklara ve kahramanlara karşıyım,’ diye. Yani ben sadece kahramanlıklara ve kahramanlara inanmamakla kalmıyorum, aynı zamanda karşıyım.
“Eğer bir toplum kahraman üretiyorsa orada bir problem vardır. Orada insanların canını sıkan bir şey vardır. Yani onun için, mümkün olduğunca bu toplumda beraber, ortak, dayanışma içinde bir barış ikliminin kurulması ve yaşatılabilmesi için kendimce bir yaşam sürdüm. Ne kadar becerdim, bilmiyorum. Sürçülisan edip kimilerini kırdıysak, kimilerini üzdüysek de affola.”
Dr. Selim Ölçer kitabı, bellek tazelemek için önemli bir araç.
Özen B. Demir ve Onur Erden, Dr. Selim Ölçer: “Ne Kahramanlara Ne de Kahramanlığa İnanırım”, İletişim Yayınları, İstanbul, 2025, 272 sayfa.
Sosyal Hizmet Uzmanı ve Kamu Yönetimi Uzmanı.. bianet'e yaşlılık ve diğer sosyal hizmet alanları ile hayatın sair ve şiir hallerine dair yazılar yazıyor. www.yasliyimhakliyim.com adlı kişisel web...
Sosyal Hizmet Uzmanı ve Kamu Yönetimi Uzmanı.. bianet'e yaşlılık ve diğer sosyal hizmet alanları ile hayatın sair ve şiir hallerine dair yazılar yazıyor. www.yasliyimhakliyim.com adlı kişisel web sitesi var.. Emekli.