ABD ve İsrail ordularının 28 Şubat’ta İran’a yönelik başlattığı saldırılar dördüncü gününde devam ediyor.
İsrail Hava Kuvvetleri, Tahran ve Beyrut’a eşzamanlı geniş çaplı hava saldırıları düzenlerken, İran güçleri de Körfez ülkelerindeki ABD tesislerine misilleme saldırıları gerçekleştiriyor.
Saldırıların ilk gününde İran’ın ruhani lideri Ayetullah Ali Hamaney’in öldürülmesi, İran’daki bazı kesimleri yasa boğarken, sosyal medyaya yansıyan görüntülerde özellikle diasporadaki İranlıların sevinç gösterileri dikkat çekti.
Devrik Şah Muhammed Rıza Pehlevi’nin sürgündeki oğlu Rıza Pehlevi ise hem İsrail ve ABD’ye yaptığı çağrılar hem de diasporadaki destekçileri aracılığıyla öne çıkan bir figür olarak gündeme geldi.

ABD-İSRAİL’İN İRAN SALDIRILARINDA 4. GÜN
"İran'da yeni liderin seçimi uzun sürmeyecek”
Bu kritik günlerde, İran’a yönelik son saldırıları, toplumdaki kırılma noktalarını ve olası yönetim değişikliğini İranlı sosyalist ve feminist Arghavan* ile konuştuk:
“Bir noktada Batı’nın bize nasıl değişmemiz, nasıl olmamız, nasıl hissetmemiz gerektiğini söylemeyi bırakması gerekiyor.”
“Yüce Lider’in İsrail ve ABD’nin eliyle öldürülmesi, birçok insanın gözünde en az onun kadar kötü hatta daha kötü görülen güçler tarafından öldürülmesi, üçüncü bir boyut yarattı. Tamamen rejim karşıtı olan bazıları çok mutlu. Emperyalizmle ilgilenmiyorlar, sadece daha iyi bir hayat istiyorlar. Biraz Batılılaşmak, dans edebilmek, içebilmek, istediklerini giyebilmek, alışveriş yapabilmek, uluslararası markalara erişebilmek…
“Çok üzgün olanlar da var, rejime derinden inananlar. Yakında yeni bir Yüce Liderleri olacak. Ama bir de kafası karışık olanlar var. Mutlu olamıyorlar, çünkü diktatörlük sona ermedi. Bağımsızlık ve direniş fikri, belki de emperyalizme karşı birleşebileceğimiz tek ortak zemindi. Ama aynı zamanda ondan hesap sormak, kaynakları heba etmesinin, ülkeyi bu tuhaf ve acı verici noktaya sürüklemesinin hesabını görmek istiyorduk. Benim için çok karmaşıktı, mutlu olamadım. Bir kez daha kaybetmiş gibi hissettim. Sonu bile İran halkı tarafından belirlenmedi ve paradoksal biçimde, ölümü onu destekçileri arasında bir kahramana, bir şehide dönüştürdü.”

Ali Hamaney kimdir?
Aralık protestolarından bugüne
Uzun bir baskı ve katliam sürecinden sonra, İsrail ve ABD’nin saldırıları İran toplumunda nasıl bir kırılma yarattı?
İran’daki son protesto dalgasında pek çok şeyin eşi benzeri görülmemiş olduğunu düşünüyorum. Süreç birçok insan için sarsıcıydı, sindirmesi ve anlamlandırması zordu. Elbette ekonomik durum bir “hazine çukuru”na dönüştü. Hâlâ pek çok İranlı, orta sınıf, alt orta sınıf ve işçi sınıfı insan muazzam bir baskı altında. Özellikle İsrail’le yaşanan 12 günlük savaştan sonra bu baskı daha da arttı. Ama aynı zamanda bu son protesto, ayaklanma ve gösterilerin bileşimi öncekilerden oldukça farklıydı. Kendi deneyimim ve bakış açımdan hareketle söyleyebilirim ki, daha önceki tüm protesto ve gösterilere aktif olarak katılmış pek çok kişi bu dalgada adeta ortada yoktu, bu kez kendilerine bir yer bulamadılar. Oysa pek çok ortak noktaları vardı: Rejime karşı olmak, ekonomik ve siyasi durumla ilgili ciddi sorunlar yaşamak gibi.
Bildiğimiz gibi, protestolar daha çok ekonomik taleplerle başladı; ama çok hızlı biçimde muhalif bir gündeme, rejim karşıtı bir harekete dönüştü ve temsil figürü olarak monarşist bir isim olan, 47 yıldır diasporada bulunan ve siyasi alanda çok da aktif olmamış olan Rıza Pehlevi öne çıktı. Aslında hep vardı, çünkü son şahın oğluydu. Ama hiçbir zaman gerçekten aktif olmadı, bu döneme kadar bir de şey üretmedi. Bu kez ise bir şey ortaya koydu. Buna “yeni” demek ne kadar doğru bilmiyorum, çünkü fikir olarak yeni değildi. Ama ilk kez biri açıkça “ABD ve İsrail’in desteğini alıp bu hükümeti ve rejimi göndermek istiyorum,” dedi.
Bu, süregelen baskıdan bıkmış pek çok insan için umut verici göründü. Ancak son protesto dalgasına katılanların önemli bir kısmı, İran sosyolojisinde “gri alan” diye adlandırdığımız kesimdi: Politik olmayan, ne istediğini tam olarak bilmeyen, deyim yerindeyse “uyumlu” insanlar. Onların zayıf noktası her zaman ekonomi oldu. Hareket de özellikle İran toplumundaki ekonomik hayal kırıklıkları ve huzursuzluk üzerine kuruldu. Yalnızca bunun olduğunu söylemiyorum; ama motor gücü büyük ölçüde buydu.

“İran’daki protestolara gençler, özellikle ergenler, güçlü biçimde katılıyor”
“İran toplumunu hiç bu kadar parçalanmış görmemiştim”
Elbette İran toplumunda farklı katmanlarda, özellikle siyasi düzlemde, biriken çok sayıda hoşnutsuzluk var. Üç yıl önce “Jin, Jiyan, Azadî” (Kadın, Yaşam, Özgürlük) ayaklanmasını yaşadık, çok derin ve büyük bir isyandı bu. Artçı dalgaları hâlâ sürüyor. Ama aralık sonundan bu yana, yabancı ordular ülkemizi işgal etmeye başladığından beri, İran toplumunu hiç bu kadar parçalanmış, bu kadar dağılmış, bu kadar birbirine karşı suçlayıcı görmemiştim. Süreç şimdi çok radikalleşti. Bir kesim, İsrail ve ABD destekli Pehlevi etrafında, somut bir çözüm fikriyle birleşti. Sanki bir kurtarıcı gelip bizi yenemediğimiz bu acımasız rejimden kurtaracakmış gibi bir teoriye inanıyorlar. Şahsen şunu merak ediyorum: Gerçekten mücadele edip bir şeyi yenmeye çalışan insanlar mı bunlar, yoksa kolay bir çözüm mü satın alıyorlar? “Kolay” demek istemiyorum belki ama çok somut bir reçete gibi sunuluyor: Şunu yaparız, bunu yaparız ve biter.
Aynı anda baskının düzeyi de son derece yüksekti, şiddet yoğun ve yaygındı. Elbette bunun başlıca sorumlusu baskıcı rejimdi. Ancak şiddetsiz direniş fikrinin arkasındaki temel mantık, silahı elinde tutan tarafın şiddetini daha da tırmandıracak bir zemine çekilmemekti. Çünkü biz de şiddete başvurduğumuz anda, onların çok daha sert ve ölümcül bir karşılık vereceği açıktı. Nitekim süreç tam da bu yönde ilerledi.
Öldürülen insan sayısı da kafa karıştırıcıydı. İslam Cumhuriyeti’nin resmî rakamı –ki güvenilir değil– 3 bindi. Benim şahsen güvendiğim bağımsız bir insan hakları örgütü olan İran İnsan Hakları Aktivistleri Haber Ajansı’nın (HRANA) son verileri 7 bin 200, ayrıca 6 bin kişi hakkında soruşturma var. Ama İsrail ve Suudi Arabistan’la ilişkili medya, internetin hâlâ kesik olduğu iki gün içinde 20 bin sayısını ortaya attı. Sonra bu sayı 30 bin, 40 bin diye büyüdü ve 90 bin ölüye kadar çıktı. Oysa bu veriler hiçbir araştırmaya ya da kanıta dayanmıyordu. Bunlar, bazı insanların “Ne oluyor?” diye şüphe etmeye başladığı anlardı.
Bu kadar büyük ve travmatik olaylar karşısında, deneyimli aktivistler bile şoktaydı. Çoğu sadece şiddeti kınamak, yas tutmak ve “insanları böyle öldürmek meşru değil” demekle yetindi. Ama ilk kez, İsrail ve ABD destekli muhalefet cephesinden çok hazırlıklı bir tepki duyduk: “Onları yeneceğiz, şunu yapmalıyız, bunu yapmalıyız…” Tam da bu protestolar sırasında Donald Trump “Devam edin, yardım geliyor,” dedi.
Bu da toplumdaki kırılma anlarından biriydi: Kimileri yardım geliyor diye çok sevindi, kimileri ise Epstein dosyalarıyla anılan bir başkandan ya da Gazze’de soykırım yürütmekle suçlanan İsrail’den gelecek yardımı sorguladı. Öte yandan İslam Cumhuriyeti’nin de ona derinden inanan ve destekleyen bir tabanı var. Son seçimde en köktendinci aday 13 milyon oy aldı. Elbette istatistikler güvenilir değil; ama bu, hiç kimsenin onları desteklemediği anlamına gelmez. Onlar da bu toplumun bir parçası. Dün Yüce Lider için içtenlikle yas tutan insanlar vardı. En az üç farklı kesim var, hatta dördüncü bir kesim daha ekleyebilirim: Acı çeken ama bu karmaşık siyasi tabloyu çözümleyecek donanıma sahip olmayan sıradan insanlar.

“Şehirler bombalanırken mutlu olmak mümkün müydü?”
Saldırılarla birlikte Hamaney’in öldürülmesini bazı kesimlerin –özellikle kadınların– sevinçle, bazı kesimlerin de büyük bir yasla karşıladığını görüyoruz. Bu görüntülerden hangisi daha gerçekçi? Hamaney’in öldürülmesi ne anlama geliyor?
Yüce Lider’in ölümüne verilen tepkilerde üç net kesim görüyorum. Uzun zamandır İran toplumunun büyük bir kısmı onun gitmesini istiyordu. Birkaç ay öncesine kadar tablo daha netti: Uzun yaşamasını isteyenler ve bir an önce gitmesini isteyenler. Ama nasıl öldüğü, yeni bir gri alan yarattı. “Diktatöre ölüm” sloganı yıllardır atılıyordu. Bazıları bilinçli olarak “diktatöre ölüm” derken, bir gün diktatörlüğünden vazgeçip bizi yeni bir devrim ya da savaşın maliyetinden kurtaracağına dair zayıf bir umut da taşıyordu.
Ama İsrail ve ABD’nin eliyle öldürülmesi, birçok insanın gözünde en az onun kadar kötü hatta daha kötü görülen güçler tarafından öldürülmesi, üçüncü bir boyut yarattı. Tamamen rejim karşıtı olan bazıları çok mutlu. Emperyalizmle ilgilenmiyorlar, sadece daha iyi bir hayat istiyorlar. Biraz Batılılaşmak, dans edebilmek, içebilmek, istediklerini giyebilmek, alışveriş yapabilmek, uluslararası markalara erişebilmek…
Batılı toplum imgesine dair bir arzu, İran toplumunun uzun süre mahrum kaldığı ve zamanla fantezisini kurduğu bir şey. Onlar mutlu. Çok üzgün olanlar da var, rejime derinden inananlar. Yakında yeni bir Yüce Liderleri olacak. Ama bir de kafası karışık olanlar var. Mutlu olamıyorlar, çünkü diktatörlük sona ermedi. Belki başka bir diktatör gelecek. Ayrıca bunun bizim irademizle olmadığını biliyoruz. İran, İsrail ve ABD arasındaki jeopolitik hesapların bir parçası olarak oldu. Belki de sonun böyle olmasını istemiyorduk. Bağımsızlık ve direniş fikri, belki de emperyalizme karşı birleşebileceğimiz tek ortak zemindi. Ama aynı zamanda ondan hesap sormak, kaynakları heba etmesinin, ülkeyi bu tuhaf ve acı verici noktaya sürüklemesinin hesabını görmek istiyorduk.
Kadınların kutlama görüntülerine gelince, bunların büyük kısmı diasporadan ve İran toplumunun küçük bir kesiminden. Görüntüler, savaş sırasında önümüze düştü. Şehirler bombalanırken, insanlar şok içindeyken, gerçekten mutlu olmak mümkün müydü? Belki insanlar mutlu olacaklarını varsaydıkları için böyle bir tepki verdiler. Ama gerçekten öyle hissettiler mi? Emin değilim. Benim için çok karmaşıktı, mutlu olamadım. Bir kez daha kaybetmiş gibi hissettim. Sonu bile İran halkı tarafından belirlenmedi ve paradoksal biçimde, ölümü onu destekçileri arasında bir kahramana, bir şehide dönüştürdü.
“İnsani yardım” adı altında ülkeyi bombalamak
Dış müdahale ile otoriter bir rejimin zayıflaması arasında nasıl bir çelişki görüyorsunuz? Emperyalist bir saldırıya karşı çıkarken rejimle de mücadele etmek mümkün mü?
Yabancı müdahale meselesini daha uzun bir sürecin son parçası olarak görüyorum. En azından Trump’ın İran nükleer anlaşmasından çekilmesine kadar gidebiliriz. O anlaşma zor elde edilmişti ve İran halkı büyük bedel ödemişti. 2009’daki Yeşil Hareket’in bastırılmasından sonra insanlar seçimlere güvenini yitirmişti; ama yine de sandığa gidip yaptırımları kaldırmak ve İran’ı uluslararası alana daha sağlıklı biçimde yönlendirmek için oy verdi.
Trump’ın anlaşmadan çekilmesi, İran’daki köktendincileri güçlendirdi. Yaptırımlar, petrol satışının engellenmesi, müzakere kapılarının kapanması büyük ekonomik yolsuzluklara neden oldu. Ekonomi onların zayıf noktasıydı ve sonu getiren de ekonomi oldu. Bir ülkeyi ağır yaptırımlara maruz bırakıp petrolünü satmasını engelleyip her müzakere kapısını kapatırsanız sonuç bu olur.
Savaş süresince Avrupa da giderek etkisizleşti, neredeyse yok gibiydi. Son hamle ise “insani yardım” adı altında ülkeyi bombalamak oldu. Ben, savaşın özgürlük getireceği konusunda iyimser değilim. Irak’ta, Afganistan’da ne olduğunu biliyoruz. Bölgeyi biliyoruz. Belki yanılırım, ki umarım yanılırım. Ama tarih umut vermiyor. Rejime karşı olup yabancı müdahaleye de karşı çıkan bir azınlık var. İlginç biçimde, rejime karşı en uzun süre mücadele etmiş olanlar genellikle bunlar –ki onlar şehirlerin bombalanmasına da olumlu bakmıyorlar.

SEÇİMLERİN ARDINDAN
İran'da İktidar Muhalifleri Güçle Bastırdı
İsrail ve ABD’nin müdahalesini destekleyen, desteklemese bile Hamaney’in ölümüne sevinen İranlıların eleştirilmesi hakkında ne düşünüyorsunuz? Bunu özellikle İranlı olmayanların yorumlarında görüyorum.
Kendi adıma, halkımın özne olma kapasitesinden vazgeçip zorbaları yenme iradesini dış güçlere devretmesini görmek içimi acıtıyor. Yine de insanların öfkesini ve yorgunluğunu anlıyorum. 47 yıl boyunca süren zor ve yıpratıcı bir mücadeleydi bu. Her gün, her alanda direnmek, hayatta kalmak, büyümeye çalışmak kolay değildi. Ama öfkenin özellikle bu iki ülke ve bu iki liderle bağlantılanması beni üzüyor. Bir yandan empati duyuyorum, bir yandan kalbim kırılıyor.
“Kurumsallaşmış bir alternatif ya da temsil çıkaramadık”
Sizce bugün İran’da gerçek bir halkçı ve demokratik dönüşümün öznesi kim olabilir? İşçi sınıfı, kadın hareketi, Kürtler gibi azınlıklar bu tabloda nerede duruyor?
Bu sorunun en kaygı verici, en karmaşık ve yanıtlaması en zor soru olduğunu düşünüyorum. İran’daki ilerici güçlerin ve hareketlerin zayıf noktası şuydu: Gerçekten kurumsallaşmış bir alternatif ya da temsil çıkaramadık. Birçok insanın sorumluluk alabilecek meşruiyete sahip olduğuna inanıyorum, belki kolektif olarak bu sorumluluğu paylaşabilirdik. Ayrıca mevcut rejimde, İslam Cumhuriyeti içinde çalışmış, bir ülkeyi yönetme, sistemi idare etme, petrol sektörünü, sanayiyi, sağlık sistemini yönetme gibi konularda deneyimi olan insanları tamamen çöpe atamayız diye düşünüyorum. Bunlar uzmanlık gerektiren alanlar.
Ama aynı zamanda İran içinde bastırılmış ya da hiç sorumluluk verilmediği için kendine güveni olmayan çok büyük bir potansiyel olduğunu da düşünüyorum. İnsanlar “Yapabilir miyim?” diye bile düşünmüyor, çünkü hiç fırsat verilmemiş. Yurt dışında eğitim almış insanlar da var elbette. Ama şu anda ortada kurumsallaşmış bir yapı yok. Bunun nedeni kısmen siyasi parti deneyimimizin olmaması. Parti pratiğimiz yok, çünkü rejim tarafından tamamen bastırıldı. Ülke içinde organik bir alternatif üretme imkânı sistematik olarak yok edildi. Geriye, diasporada yaşayan ve İran hakkında pek bilgi sahibi olmayan “kralın oğlu” kaldı.
Oysa “Jin, Jiyan, Azadî” hareketi sırasında umut verici olan şey, hareketin ülkenin her yerinden, son derece organik biçimde yükselmesiydi. Belucistan’da, Kürdistan’da, Huzistan’da kadınlar gördük. Muhteşemliğine inanamadığımız insanlar gördük; ne kadar ilerici, ne kadar sahici ve ne istediklerini ne kadar iyi ifade edebiliyorlardı. Bu eğitimden değil, deneyimden geliyordu. Hayat konuşuyordu o kadınların ağzından. Ama kim olduklarını, nerede olduklarını, hangi partiye ait olduklarını söyleyemezsiniz. Onlar sadece insanlardı. Bence en büyük meydan okuma da buydu. Ve şu an içinde bulunduğumuz acı durumun nedenlerinden biri de bu: Bir yandan işgal altındayız, diğer yandan diktatörlük altında. Elimizde ise önceki monarşinin kalıntılarından ibaret, hayal kırıklığı yaratan bir muhalefet var.
Rıza Pehlevi tek seçenek mi?
İran halkları için en büyük risk nedir? Rejimin yeniden konsolidasyonu mu, yoksa dış müdahale ile şekillenen yeni bir süreç mi?
Kişisel görüşüm şu: Zaten tehlikeli olan İslam Cumhuriyeti’nin yerine, İsrail ve ABD destekli başka bir diktatörlük gelmesi ve aynı zamanda bağımsızlığımızı da kaybetmemiz bizim için daha da tehlikeli olur. Bu benim için bir kâbus senaryosu. Belki karamsar görünebilir; ama mevcut muhalefet bana bu kâbusa en yakın seçenek gibi geliyor. Sonuçta bu rejim 47 yaşında ve yıpranmış durumda. İlk yıllarında ise baskı çok daha sertti. Zamanla kendi sistemiyle, ekonomisiyle ve toplumun özgürlük talepleriyle başa çıkmak için başka yollar bulmak zorunda kaldı.
İran toplumu yıllar içinde küçük de olsa bazı kazanımlar elde etti. “Güzel bir hayat yaşıyorduk” demiyorum. İran’da hayat zaten her gün direnmek demek, adeta yaşamla ölüm arasında bir yerde sürüyor. Ama bir dinamizm vardı. Yeni düşünce alanları açılıyordu, yeni tartışmalar, yeni söylemler ortaya çıkıyordu. Toplum canlıydı. Takım elbiseli, “beyaz yakalı”, devletlere bağımlı, uluslararası meşruiyeti olan ama ruhu mevcut rejimden çok da farklı olmayan bir yönetim çok daha tehlikeli olabilir.
Rıza Pehlevi, İran halkı için gerçek bir seçenek mi? Özellikle işçi sınıfı, kadınlar ve azınlıklar açısından böyle bir restorasyon ne anlama gelir?
Sorun şu ki, şu anda “Ben buradayım ve yönetimi devralacağım,” diyen tek muhalefet figürü Rıza Pehlevi. Söyleminde kadınları pek duymuyorsunuz. Etnik gruplardan, işçi sınıfından, iş yasalarından, ekonomik politikalardan, kalkınma altyapısından söz ettiğini pek duymuyorsunuz. Etrafında çevre uzmanı, petrol uzmanı ya da başka alanlarda ciddi bir kadro görmüyorsunuz. Yapıyı neredeyse tek başına kuruyor gibi.
Söylemi İslami teokrasiye karşıtlık üzerinden şekilleniyor ve birçok İranlının aklını bu şekilde çeliyor. Daha liberal bir toplum vaat ediyor. Ayrıca geçmiş krallığa dair bir nostaljiye de sesleniyor. O dönem, medyada kalan birkaç görüntü üzerinden hatırlanıyor.

“Kadınların 47 yıllık kayıplarını telafi etmemiz gerekiyor”
Bugün İran’da gerçek bir demokratik ve sosyal adalet temelli dönüşüm için en acil talepler neler olmalı?
Seçebilmek istiyoruz. Görev süresi sınırlı yöneticiler istiyoruz. Ömür boyu oturulan koltuklar, uzatılabilir görevler istemiyoruz. Bunun bizim için hayati olduğunu deneyimlerimizle öğrendik. Herkesin sesi duyulsun istiyoruz: Azınlıkların, etnik grupların, farklı sosyal sınıfların. Kendimizi eğitebileceğimiz bir alan istiyoruz. Bunun için de ekonomik baskının biraz hafiflemesi gerekiyor.
Bunun nasıl olacağı teknik bir soru. Alternatif olarak ortaya çıkan her yapı bunun üzerine çok iyi çalışılmış cevaplar hazırlamalı. İran’ın ekonomik bağlarının nasıl çözüleceği, bunun toplumsal ve siyasi büyümesinin zemininin nasıl olacağı ciddi bir çalışma gerektiriyor. Siyasi partilere ihtiyacımız var. Siyaset yapma hakkına sadece seçim dönemlerinde değil, her zaman sahip olmalıyız; “Ben apolitik biriyim” demek İran’da 10 yıl öncesine kadar gururla söylenirdi. “Kimliğim tertemiz, oy kullanmadım,” diye övünen insanlar vardı. Bu da toplumumuzdaki eksikliklerden biri.
Kadınların 47 yıl boyunca yaşadığı kayıpları telafi etmemiz gerekiyor –ki bu sadece İran’a özgü değil, patriyarka küresel bir mesele. Onunla mücadelede yaratıcı olmalıyız. Bu konuda umutluyum, çünkü İslam Cumhuriyeti’nin baskısı altında bile bunu yapabildik. Toplumun sınırlar ve seyahat konusunda biraz “rahatlaması” da önemli. Batı’yı aşırı idealize etme ya da “beyaz Batılı hayat”a özlem duyma hâli biraz da izolasyondan kaynaklanıyor. İnsanlar seyahat etmiyor, başkalarını görmüyor. Yapılacak çok şey var. Ama bazı şeyleri de korumalıyız. Örneğin ulusal sağlık sistemi savunulabilir ve iyi işliyor, geliştirilebilir. İş yasaları kâğıt üzerinde çok da kötü değil; ama uygulamada haklar işlemiyor. Onları hayata geçirmemiz gerekiyor.
“Yaptırımlar İslam Cumhuriyeti’ni balistik füzelerden vazgeçirmedi”
Sizin İranlı bir sosyalist-feminist olarak uluslararası dayanışmadan beklentileriniz nelerdir? Batı’daki sol ve kadın hareketleri nasıl bir tutum almalı?
Batı’dan beklentim şu: Bizim hakkımızda konuşmaktan çok bizi dinlemeye hazırlanmaları. İranlıların saf, ham, belki öfkeli ya da olgunlaşmamış gelebilecek anlatılarını gerçekten dinlemeleri. Bir noktada Batı’nın bize nasıl değişmemiz, nasıl olmamız, nasıl hissetmemiz gerektiğini söylemeyi bırakması gerekiyor. Gerçek diyalog için dinleme şart. Akademide de teoride de bunu pek görmüyorum.
Biz Batı’ya gidip onların teorilerini öğreniyoruz, dönüp kendi ülkemizde çalışıyoruz ve boşluklar görüyoruz. Ama kendi deneyimimizi uluslararası alanda dile getirmek istediğimizde, Batı merkezli teoriye uymadığı için yer bulamıyor. Doğu’dan temsilci ararken de klişe ve egzotik figürler tercih ediliyor. Pratik olarak yapılabilecekler var: Öğrencilere daha fazla burs alanı açmak, işçilere beceri geliştirme ve seyahat fırsatları sunmak. Bir grafik tasarım işi varsa, neden İranlı genç bir kadına vermiyorsunuz? Yaptırımlar İslam Cumhuriyeti’ni balistik füzelerden vazgeçirmedi; ama İranlıları pek çok fırsattan mahrum bıraktı.
Tüm bu insanlık krizinin içinde size umut veren nedir?
Şu anda çok umutlu olduğumu söyleyemem. Sadece ülkem için değil, dünya için de. 7 Ekim’den sonra, Filistin’de olanlardan sonra umut benim için rengini kaybetti. Kimse somut bir şey yapmadı; ama tamamen umutsuz değilim. Umudumu korumamı sağlayan tek şey insanlar. Sorumlulukla işini yapan, düşünen, okuyan, soru soran herkes. Çocuklarını insani değerlerle yetiştirmeye çalışan ebeveynler bana umut veriyor. Dünya giderek daha acımasızlaşıyor. Ama kendi ülkesinde savaş, baskı, siyasi mahpusluğu deneyimlemiş ve buna rağmen yabancı müdahaleye yaslanmadan direnmeye devam eden insanların varlığı benim için hâlâ bir umut. Büyük bir umut değil belki. Ama beni ayakta tutmaya yetiyor.
Son olarak iki şey eklemek istiyorum. Bazen düşünüyorum da, dünyanın bir tarafında çok fazla savaş, diğer tarafında çok fazla barış var. Belki bu dengesizlik savaşın sürmesine katkı sağlıyor. İran toplumunun temel ihtiyaçlarına gelince: Laiklik en temel ihtiyaçlardan biri. İranlıların çoğu Müslüman olabilir ve bu sorun değil; ama din, siyasetin alanından çıkmalı. Teokratik rejim sona ermeli. Tarihsel olarak da din, bugünkü noktaya gelmemizde büyük rol oynadı. Önceki şah da solculara karşı dini merkezlerle ittifak kurmuştu. Belki artık ülkeyi din dışı bir sistemle yönetmeyi deneme zamanı geldi.
* Güvenlik gerekçesiyle, haberde İranlı aktivistin tercih ettiği isim kullanıldı. (TY)







