İranlı gazeteci Shiva Akhavan Rad'ın İngilizce yaptığı bu mülakat, bianet editörleri tarafından Türkçe'ye çevrildi.
Hakan Mengüç için maneviyat, kesin cevaplara ulaşmaktan ziyade, bir hayatı şekillendiren sorulara nasıl açık kalınacağını öğrenmekle ilgili. Müzisyen, yazar ve Sufi düşüncesi eğitmeni olan Mengüç, şiir, müzik, seyahat, sessizlik, sevgi ve kim olduğumuzu ortaya çıkaran gündelik karşılaşmalar yoluyla içsel hayata yaklaşıyor.
Fars kültürüyle bağı, Rumi, Saadi ve Hafız’ın şiirleriyle kurduğu derin bağa dayanıyor. İran'da yaptığı yolculuk sırasında, yalnızca ülkenin edebî mirasıyla değil, kendi ifadesiyle şiirin kitapların ötesinde; sohbetlerde, evlerde, anılarda ve sıradan anlarda yaşamaya devam ettiği bir kültürle de karşılaştı. Düşünceleri daha geniş bir soruyu gündeme getiriyor: Şiir ve maneviyat yalnızca incelediğimiz konular değil de dünyayı görme ve içinde yaşama biçimleri olduğunda ne olur?
Bu sohbette Mengüç, rüyalar, dünyevi ve ilahi aşk, hayvanların bize şefkat ve kabullenme konusunda öğretebileceği dersler ve seyahatin kendisine güven ve insan ilişkileri hakkında öğrettikleri üzerine düşüncelerini paylaşıyor. Ayrıca sessizlik ve ney hakkında da konuşuyor; bu enstrümanı çalmanın zaman algısını nasıl değiştirdiğini ve şimdiki anı daha derinden deneyimlemesini nasıl sağladığını anlatıyor.
Ancak belki de en aydınlatıcı anlar, kesinlik ortadan kalktığı zaman ortaya çıkıyor. Yıllarca maneviyatı araştırdıktan sonra Mengüç, bazı gerçeklerin zihinsel olarak anlaşılabilse de kalbin bunları kabul etmesinin zor olabileceğini kabul ediyor. Bunların arasında kolay bir cevabı olmayan bir soru da var: Neden sevdiğimiz insanları ve şeyleri kaybetmek zorundayız?
Ortaya çıkan şey, maneviyatı bir cevaplar sistemi olarak ele alan bir sohbet değil, gizemle birlikte yaşamanın bir yolu; kesinliklere daha az bağlanmanın, şimdiki ana daha dikkatli olmanın ve cevapsız kalanlara daha istekli bir şekilde kulak vermenin bir yolu.
Fars şiirinde ve Sufi geleneğinde insan ve yaşamla ilgili hangi anlayış size en derinden hitap ediyor?
Tahran’dan bana ulaşmanız benim için son derece anlamlı. İran yalnızca büyük şairlere ev sahipliği yapmış bir ülke değil; aynı zamanda şiirin hâlâ yaşamın içinden seslendiği kadim bir hafıza.
Fars şiirinde ve Sufizmde beni en çok etkileyen şey, insanın tamamlanmış bir varlık değil, sürekli bir dönüşüm hâlinde olan bir yolcu olduğu anlayışıdır. Bu dünyaya kendimizi zaten bulmuş olarak gelmiyoruz; kim olduğumuzu yaşayarak, severek, kaybederek ve bazen de yolumuzu şaşırarak şekillendiriyoruz.
Sufizmde insan bir aynaya benzetilir. Ancak bu ayna zamanla tozlanır. Korkularımız, hırslarımız, kırgınlıklarımız ve beklentilerimiz gerçeği görmemizi zorlaştırır. Bu yolculuğun amacı başka biri olmak değil, bize eklenmiş olanları tek tek bırakıp özümüzde her zaman var olanı hatırlamaktır.
İşte bu yüzden beni en çok etkileyen düşünce şudur: Aradığımız gerçeklikten ayrı değiliz. Bazen bir ömür boyu kendimizin dışında aradığımız şey, nihayet kendi kalbimizin sessizliğinde bulunur.
Beni en çok etkileyen şahsiyetler, her şeyden önce Rumi, Şirazlı Saadi ve Hafız’dır.
“İran'da şiir kitapların içinde kalmıyor”
İran seyahatinizden zihninizde ve kalbinizde en derin iz bırakan şey nedir?
İran’ı düşündüğümde, belirli bir şehir ya da anıttan önce içimde bir duygu uyanıyor: Orada şiir hâlâ yaşıyor.
Bazı yerlerde şiir kitapların içinde kalır. İran’da ise şiirin insanların sohbetlerinde, bakışlarında, evlerinde ve gündelik hayatlarında yaşamaya devam ettiğini hissediyorsunuz.
İran'daki yolculuğum sırasında özellikle Tahran, İsfahan ve Tebriz beni çok etkiledi.
İran'da geçirdiğiniz süre boyunca, şiirin oradaki günlük hayata ne kadar derinden dokunduğunu hissetmenizi sağlayan bir an, bir sohbet, bir karşılaşma, bir yer ya da küçük bir gündelik sahne neydi?
Tahran'da bende en çok iz bırakan anlardan biri, kitapçılarla dolu bir bölgede yürürken yaşadığım andı. Birkaç kitapçıyla konuştum ve konuşma tarzlarında, ses tonlarında ve sorulara cevap verme biçimlerinde bende çok sıcak bir izlenim bırakan bir şey vardı. Onlar için edebiyatın yalnızca kitapların içinde kalan bir şey olmadığını hissedebiliyordunuz.
Daha sonra birkaç İranlı ailenin evine davet edildim. Mesnevi’ye olan ilgileri ve neredeyse herkesin şiirleri ezbere biliyor gibi görünmesi beni derinden etkiledi.
Bazen şiirden bir kültürün parçası olarak bahsederiz, ancak İran’da şiirin hâlâ günlük yaşamın içinde gerçekten yaşadığını hissettim.
Sanırım İran’ın bende bıraktığı en güçlü izlenimlerden biri de budur: Şiir, orada insanların yalnızca okuduğu bir şey değil; konuştukları, hatırladıkları ve içlerinde taşıdıkları bir şeydir.
Rüyaları nasıl yorumluyorsunuz? Hayatınızın gidişatını etkilemişler mi?
Rüyaları salt geleceği haber veren gizemli işaretler olarak görmüyorum. Benim için rüyalar, gündüzleri susturduğumuz seslerin geceleri konuşmaya başlamasıdır.
Gündüzleri zihnimiz çok gürültülüdür. Yapmamız gereken onca şey, korkularımız, sorumluluklarımız ve başkalarının bizden beklentileri arasında içimizdeki o ince sesi duyamayız. Uyuduğumuzda zihin nöbetini biraz gevşetir ve kalbin sakladığı görüntüler ortaya çıkmaya başlar.
Bazen rüyalar bize bir yön de gösterir. Onları anlayabilirsek bize derin bir içgörü sunabilirler.
Dünyevi aşk ve ilahi aşk
Dünyevi aşkın acısı, bir kişiyi aşk hakkında daha derin bir anlayışa yönlendirebilir mi?
Züleyha, Leyla ve Mecnun hikâyelerinde aşk, başlangıçta rahatlık veren bir duygu olarak ortaya çıkmaz. Aksine, kişinin bildiği düzeni altüst eder. Kişinin kim olduğunu, neye bağlı olduğunu ve neyi kaybetmekten korktuğunu ortaya çıkarır.
Dünyevi aşk ile ilahi aşkın düşman olduğuna inanmıyorum. Bazen bir kişi görünür bir güzellikle başlar ve görünmez bir gerçeğe ulaşır. Ancak bunun gerçekleşmesi için aşkın, sahip olma arzusundan öteye geçmesi gerekir.
Acı bizi dönüştürebilir; yalnızca kalbi kırdığı için değil, etrafındaki duvarların içinden bir geçit açtığı için. O açıklıktan geçerek kendimizi, diğer insanları ve hayatın kırılganlığını daha derinlemesine görmeye başlarız. Ve ışık genellikle yaradan içeri girer.
İnsanlar ve hayvanlar arasındaki ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu anlayış, beslenme düzeninize ve yaşam tarzınıza yansıyor mu?
Şefkatin yalnızca insanlara yöneltildiğinde eksik kaldığına inanıyorum. Şefkat, hangi türe ait olduğunu sormadan başka bir canlının acısını hissetme yeteneğidir.
Hayvanlar, yalnızca ihtiyaçlarımızı karşılamak için yaratılmış nesneler değildir; onlar, bu dünyayı paylaştığımız canlı varlıklardır. Onların da korkuları, bağları, alışkanlıkları ve kendilerine özgü bir varoluş biçimi vardır. Bir hayvanla samimi bir ilişki kuran herkes, bu ilişkinin yalnızca içgüdüden ibaret olmadığını anlar.
Ayrıca hayvanlarla sıcak bir bağ kuramayan bir kişinin, insanlarla da böyle bir bağ kurmakta zorlanacağına inananlardan biriyim.
“Hayvanlar bize sadece şefkati değil, kabullenmeyi de öğretiyor”
Hayvanlarla yaşadığınız hangi deneyimler, şefkat ve kabullenme konusundaki anlayışınızı şekillendirdi?
Çocukluğumdan beri hayvanlarla iç içe büyüdüm. Hayvanların en güzel yanlarından biri, hiçbir önyargıya sahip olmamalarıdır. Sizi olduğunuz gibi kabul ederler. Ancak onlarla gerçek bir bağ kurmak istiyorsanız, siz de onları oldukları gibi kabul etmeyi öğrenmelisiniz.
Örneğin, bir kediyi istediğiniz gibi davranmaya zorlayamazsınız. Onun karakterini, sınırlarını, size nasıl yaklaştığını ve nasıl uzaklaştığını anlamaya başlarsınız. Bence insanlar arasındaki pek çok çatışma tam da bu noktada başlar. Karşımızdakini olduğu gibi görmek yerine onu değiştirmeye çalışırız. Ve o değişmediğinde sinirlenir, hayal kırıklığına uğrar ya da mesafeli davranırız.
Bu yüzden hayvanların bize yalnızca şefkat değil, aynı zamanda kabullenmeyi de öğrettiğine inanıyorum. Bazen bizim için çok güzel öğretmenler olurlar ve bunu tek bir kelime etmeden yaparlar.
Çok kısıtlı imkânlarla seyahat etmek, insanlık ve güven konusundaki anlayışınızı nasıl değiştirdi?
Çok az şeyle seyahat ettiğinizde, sahip olduklarınızın sağladığı korumanın ötesine geçersiniz. Her şeyi önceden planlayamaz ya da her olasılığı kontrol edemezsiniz. İşte o zaman hayatla doğrudan yüzleşmeye başlarsınız.
Bu tür yolculuklarda bana en çok yardım edenler genellikle tamamen yabancılardı. Aynı dili konuşmasak ya da aynı kültürde büyümemiş olsak da aramızda görünmez bir bağ oluştu. Biri bana yolu gösterdi, diğeri bir öğün yemeğini paylaştı, bir başkası ise güvenli bir yere ulaşmama yardım etti.
Bu deneyimler bana güvenin naiflik olmadığını öğretti. Güven, tehlikeyi görmezden gelmek anlamına gelmez; her insanı yalnızca korkumuzun gözünden görmeyi reddetmek demektir.
Kitaplar bize insanlık hakkında bilgi verebilir. Ancak bir yabancı, karşılığında hiçbir şey beklemeden size şefkat gösterdiğinde, insanlık hakkında bildikleriniz bilgi olmaktan çıkar ve deneyime dönüşür.
Gerçek seyahat, yalnızca bir yerden başka bir yere gitmek değildir. Kendi önyargılarımızın ötesine geçmektir. Binlerce mil yol kat edebiliriz, ancak en büyük mesafe, bir yabancıyı kendimizden ayrı görmeyi bıraktığımız anda aşılır.

İran sineması
İran sinemasıyla bağlantılı, sizi özellikle etkileyen bir film veya yönetmen var mı?
Beni en çok etkileyen filmlerden biri Bab’Aziz’dir. Yüzeysel olarak bakıldığında çölü aşan bir yolculuk gibi görünür; oysa gerçekte, bir kişinin kendi benliğinin derinliklerine yaptığı yolculuğu anlatır.
Filmin merkezinde yer alan kör derviş Bab’Aziz’in sükûneti, bana bazen gözlerimizle değil, kalbimizle daha derinden görebildiğimizi hatırlatır. Çölün sessizliği, müzik ve yol boyunca yaşanan karşılaşmalar, hayatın yalnızca ulaşılması gereken bir varış noktası değil, anlamaya çağrıldığımız bir varlık hâli olduğunu ima ediyor.
Bab’Aziz, Sufizmin en güzel gerçeklerinden birini taşıyor: Gerçeğe acele ederek değil, yavaşlayarak yaklaşırız. Her şeyi bilmemiz gerekmez; bazen henüz anlamadığımız bir yolda güvenle yürümeyi öğrenmeliyiz.
Bana göre gerçek sanat, sorularımızı elimizden alıp yerine cevaplar koymaz; bize daha derin sorular bırakır. Bab’Aziz bittikten çok sonra bile içimizde bir sessizlik olarak devam eder.
“Sessizlik, başka bir dilin başlangıcı”
Sessizlik hayatınızda nasıl bir yer tutar?
Benim için sessizlik, konuşmanın yokluğu değildir; başka bir dilin başlangıcıdır. İnsanlar sürekli konuştuklarında, genellikle kendilerini ifade ettiklerini sanırlar. Oysa bazen konuşmak, kendimizden kaçmanın en kolay yoludur. Sessizlikte kaçacak hiçbir yer kalmaz. Korkularımızla, özlemlerimizle ve içimizdeki cevapsız sorularla yüzleşiriz.
Ney çaldığımda da bunu hissediyorum. Müzik yalnızca sesle değil, sesler arasındaki boşluklarla da şekillenir. O boşluklar olmasaydı, duyduğumuz şey müzik değil, gürültü olurdu. Hayat da böyledir. Duraklamalarımız, sessizliklerimiz ve bekleme dönemlerimiz, hayatın ritminin bir parçasıdır.
Ney, Sufi düşüncesinde genellikle özlem ve ayrılıkla ilişkilendirilir. Çaldığınızda kişisel olarak ne hissediyorsunuz; içinizde, bir anlık da olsa, ne değişiyor?
Ney çaldığımda zaman algım değişiyor. Bazen zamanın tamamen durduğunu bile hissediyorum. Bir süreliğine geçmiş ve gelecek önemini yitiriyor, geriye yalnızca şimdiki an kalıyor.
O anda, bir şekilde şimdiki anı, sonsuzluğu ve hiçliği aynı anda hissediyorum. Bunu kelimelerle açıklamak kolay değil.
Benim için ney, yalnızca çaldığım bir enstrüman değildir. Bazen kendimden uzaklaşıp daha derin bir sessizliğe girmenin bir yolu hâline gelir.
Belki de bu yüzden ney çaldığımda, kendimi ifade ettiğimi değil, kendimden uzaklaştığımı hissediyorum.
Geçmişe saygı gösterirken onun tuzağına düşmemek
Geçmişe saygı gösterip onun tuzağına düşmeden nasıl ilerleyebiliriz?
Geçmişimizi tamamen silemeyiz, buna da gerek yok. Geçmiş, yalnızca yaşadığımız acılardan değil, bugünkü kişiliğimizi şekillendiren her karşılaşmadan oluşur.
Ancak geçmişe saygı göstermek, orada yaşamaya devam etmek anlamına gelmez. Bir öğretmene saygı duyabilirsiniz, ama hayatınızın geri kalanında aynı sınıfta oturmaya devam etmezsiniz. Geçmiş de aynıdır: Bize bir şeyler öğretir, sonra yolumuza devam etmemizi ister.
Bırakmak, unutmak anlamına gelmez. Birini asla unutmayabilirsiniz, ama onun yokluğunun şimdiki zamanınızı yönetmesine izin vermeyi bırakabilirsiniz. Eski benliğinizin korkuları etrafında hayatınızı kurmadan, bir zamanlar olduğunuz kişiye şefkat duyabilirsiniz.
Çoğu zaman, geçmişte olanlara değil, olmasını dilediğimiz şeylere tutunuruz. İyileşme, zaten gerçekleşmiş olanı değiştiremeyeceğimizi kabul ettiğimizde başlar.
Geçmişi yanımızda taşımakla onun tarafından taşınmak arasında büyük bir fark vardır. Geçmiş bize yön gösterebilir, ama kontrolü ele almamalıdır.
Bazen hayatın kapıları dışarıdan kilitli değildir. Eski kapının koluna elimiz hâlâ dayalı olduğu için yeni kapıyı açamayız. Dönüşüm, geçmişi inkâr etmek anlamına gelmez; ona şükretmek ve elimizi kapıdan nazikçe çekmek anlamına gelir.
Yıllarca maneviyatı araştırdıktan sonra, hayatla ilgili hâlâ tam olarak anlayamadığınız bir şey var mı; manevi bir fikir olarak değil, bir insan olarak?
Yıllar geçtikçe bir şeyi daha net anlamaya başladım: Entelektüel olarak anlayabildiğimiz, ancak duygusal olarak kabul etmekte hâlâ zorlandığımız şeyler vardır.
Örneğin, sevdiğimiz insanları neden kaybettiğimize, bazı insanların neden bu kadar büyük acılara katlandığına ya da hayatın neden bazen bu kadar adaletsiz görünebildiğine dair felsefi açıklamalar bulabiliriz. Sufizm de bu sorulara pek çok cevap sunar. Ancak yalnızca bir insan olduğunuzda, belirli sorular karşısında bildiğiniz her şeyin sessizliğe büründüğü anlar vardır.
Hâlâ tam olarak anlayamadığım bir şey, neden sevdiğimiz insanları ve şeyleri kaybetmek zorunda olduğumuzdur.
Belki de hayatın doğası budur. Her şey gelir ve her şey geçer. Aklım bunu anlıyor. Ama kalp, bunu her zaman aklın yaptığı kadar kolay kabul etmez.
Belki de insan olmanın bir parçası tam da budur: Tüm cevaplara sahip olmadan yaşamaya devam etmek.
(ŞA/VK/NÖ)



