Biçimleri değişmiş bedenler, alışılmadık anatomik oranlar, maskelerin ardındaki yüzler… Sanatçı İlker Ortaç’ın LIMIT adlı dijital sergisi, grotesk figürlerden oluşan bir görsel dünya kuruyor. Feminist düşünürlerin sözleriyle buluşan bu bedenler, dayatılan sınırları ve tanımları sorguluyor.
Serginin mekânı anlatının bir parçası. Punkrockets Radio’nun canlı yayını eşliğinde gezilen sanal bir oto sanayide, ziyaretçiler Ortaç’ın 20 eseriyle karşılaşıyor. Tamir ve onarımla özdeşleşen bu mekân, bedenlere dayatılan düzeltme ve normalleştirme beklentilerini sorguluyor.
Ortaç, eserleriyle izleyici arasında ortaya çıkan gerilimi üretiminin bir parçası olarak görüyor. Sanatçıyla LIMIT’in ortaya çıkışını, bedenlere ilişkin toplumsal kabulleri ve izleyiciyle kurduğu ilişkiyi konuştuk.
Sergiyi buradan inceleyebilirsiniz.

“Ben punk yaşayan bir sanatçıyım”
LIMIT'i dijital bir oto sanayi olarak tasarlamışsın ve sergiye Punkrockets Radio'nun canlı yayını eşlik ediyor. Dijital ortam, mekân ve müzik tercihlerinle nasıl bir deneyim yaratmayı amaçladın?
İnsanların “kaportayı düzeltelim” diye kendi aralarında konuştuğunu biliriz. Kaporta ilk aklıma burada geldi. Yıllardır aynı dertten yola çıkıp ortaya bir şeyler koymaya çalışıyorum. Bazen kısa film çekiyorum, bazen öykü, bazen roman yazıyorum. Bu sefer de çizerek anlattıklarımı toplayıp bir sergi formunda sunmayı amaçladım. Artık alışılmış, doğal olarak yaptığım şey oldu: Oraya gelenleri rahatsız etmek. Sonra oto sanayiyi düşündüm; arabayı götürdüğüm, yapılan işleri seyrettiğim, bir kenara çekilip sigara içip çay içtiğim anlar geldi aklıma. Böyle bir yerde benim çizdiklerim olsa, böyle bir yeri nasıl yapardım diye düşündüm. Taksim’de Mısır Apartmanı’ndaki bir sergi salonunu tamirhaneye çevirsem, çizdiklerimi oraya koysam, arkada punk müzik çalsa diye düşündüm. Ben punk yaşayan bir sanatçıyım. Ben de seyircilerin arasında gezinsem diye düşündüm. Elimdeki imkânlar önce bunu dijital olarak yapmaya yetiyordu. En azından eldekiyle bir şey yapıp sonra bu projeyi dünya turuna çıkarma fikriyle masanın başına oturdum.
“Benim çizdiğim bedenler çemberin dışında kalan bedenler”
Eserlerinde bedenler neredeyse hiçbir zaman alışıldık anatomik oranlarıyla karşımıza çıkmıyor. Bedenleri grotesk biçimlerde yeniden kurman, toplumsal olarak belirlenen “normal beden” fikriyle nasıl bir hesaplaşma içeriyor?
Bazen bir toplumda çoğunluğun inandığı, benimsediği, tercih ettiği şeyler normal olarak kabul ediliyor. Bunun dışındakiler ya yok edilmeye çalışılıyor ya da en iyi ihtimalle görmezden geliniyor. Benim çizdiğim bedenler de bu çemberin dışında kalan bedenler. Anatomik yapıları normal kabul edilen bedenlerin anatomik yapılarına uymadığı için insanlar bunları şüphe, endişe ve tedirginlikle karşılıyorlar. Onlarla bir münakaşaya giriyorlar. Bazen bu münakaşa eserlerle sınırlı kalmıyor, bunları üreten adamla da münakaşaya girdiklerine şahit oluyorum. Bunları üretirken böyle tepkiler alacağımı hayat deneyimlerimden bildiğim için kendime göre bir yalıtım geliştirdim: İzleyiciyle benim aramdaki münakaşayı pas geçip izleyiciyle eser arasındaki münakaşayı araya girmeden izlemek.

“Maskeyi çıkarınca o insanı tanıyacağımızı düşünüyoruz”
Sergide maskeler dikkat çekici bir yer tutuyor. Maskenin hem gizlenmenin hem de kendini ifade etmenin bir aracı olabileceğini düşündüğümüzde, eserlerinde kimlik ve görünürlük arasındaki ilişkiyi nasıl ele alıyorsun?
Maskeyi çıkarınca o insanı tanıyacağımızı sanıyoruz. Ben bundan pek emin değilim. Üstümüzdeki kıyafet, saçımız, makyajımız, duruşumuz da birinin bizi nasıl gördüğünü etkiliyor. Çizimlerimdeki maskelere de böyle bakıyorum. Arkasında kim var diye merak edebiliriz ama o insan hakkında her şeyi bilmek zorunda değiliz. Ben biraz da neden onu hemen tanıyıp kafamızdaki bir yere yerleştirmek istediğimizle uğraşıyorum.
“Bazen insanın aklının karışması da iyi”
Sergide farklı dönemlerden ve düşünsel geleneklerden feminist isimlerin sözlerine yer veriyorsun. Beden ve iktidar ilişkisine farklı yaklaşımlar sunan bu düşünürleri bir araya getirirken nasıl bir düşünsel ilişki kurmayı amaçladın?
Çizimlerime bakarken bu kadınların söyledikleri de aklımdaydı. Sözlerini de yanlarına koymak istedim. Hepsi aynı şeyi söylemiyor; ben de öyleymiş gibi sunmak istemedim. Bir çizime bakıyorsun, sonra yanındaki sözü okuyorsun; belki dönüp çizime bir daha bakıyorsun. Benim istediğim biraz da buydu. O sözün çizimi açıklayıp konuyu kapatması gerekmiyor. Bazen insanın aklını biraz daha karıştırması da iyi.

Eserleri kartpostal olarak paylaşılabilir kılman dikkat çekici. Grotesk imgeleri, geleneksel olarak hatıra ve kişisel iletişimle ilişkilendirilen kartpostal biçimiyle buluşturma fikri nasıl ortaya çıktı?
Sosyoloji okurken bir arkadaşımın kartpostal üzerine yazdığı tezi okumuştum. O günden beri kartpostallar kafamda ayrı bir yerde. Birine kartpostal gönderince ona küçük bir armağan veriyorsun, alıp evinin bir köşesine koyabiliyor. Şu an bunu fiziksel yapamasam da dijitalde yapmayı seçtim. Bir gün fiziksel sergide de aynısını yapmak istiyorum. Böylece bu karakterler, bedenler, düşünceler, bir nevi ben, birinin evine kartpostal olarak girsin. Belgesel ya da kitapla girdiğim gibi, bir kere de kartpostal olarak.
“Sergi arıza veriyor”
Sergideki spot ışıkların çoğu sabitken yalnızca Kırmızı Beden ve Gülüş ve Yumruk eserlerinin üzerindeki ışıklar yanıp sönüyor. Bu iki eseri ışık aracılığıyla diğerlerinden ayırmanın ardında nasıl bir düşünce var?
Ne kadar duman, o kadar randıman. Arızayı seviyoruz. İzleyiciler gezerken de arıza verdiler, veriyorlar, verecekler. Sergi de arıza veriyor. Bence bu gayet dürüst bir şey.

“Ben seyircinin arıza vermesini tercih ediyorum”
Serginin sonunda izleyicinin kendi bedenine veya başkalarının bedenlerine bakışında nasıl bir değişim yaşamasını umuyorsun?
Daha önce Türk sinemasında sakatlık olgusu üzerine çalışmıştım. Melodramlarda sakatlığın çok acıklı anlatıldığını görüyoruz. Seyirci filmden çıkınca, bu politik ve ekonomik baskılara rağmen sağlam olduğu için hâline şükredip mutlu bir şekilde hayatına devam edebiliyor. Ben ise seyircinin arıza vermesini tercih ediyorum.

1973’te beyin dokusunda oluşan hasarla, CP* ile doğdu. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde kütüphanecilik okudu. Mimar Sinan’da sosyoloji yüksek lisansı sırasında “Türkiye Sinemasında Sakatlık Olgusu” konulu tezini sundu, jüri görüşmesinin ardından okulu bıraktı.
1995’te kamu hizmetine girdi. Yıllarca kod yazdı. On beş yılın ardından roman, öykü ve senaryo yazmayı kod yazmaya tercih edip emekli oldu. Yazıp çizdikleri kasları kadar sert, politik duruşu kadar tavizsiz, bir punk kadar “siz ne dersiniz” derdinden uzak.
2001’de baba oldu. Eşini 2003’te, 2019’da hayatına giren köpeğini ise 2025’te kaybetti. Her ikisine de kanserle uzun süren mücadelelerinin ardından veda etti.
(EG/NÖ)







