Siyasetin erkek egemen yapısı içinde milyonlarca kadını örgütleyen, kapı kapı dolaşarak iktidarla toplum arasında bağ kuran AKP’li kadınlar, karar alma mekanizmalarında neden aynı güce sahip değil? İktidarın toplumsal tabanını güçlendiren kadınlar, kendi hakları söz konusu olduğunda nasıl bir siyasal düzenin parçası oluyor?
Siyaset bilimci ve araştırmacı Gülçin Özge Tan, "İktidarın Cinsiyeti ve Ak Kadınlar" kitabında bu soruların peşine düşüyor.
Tan, AKP’nin toplumsal cinsiyet politikalarını küresel sağ popülist dalgayla birlikte değerlendirirken Türkiye’deki toplumsal cinsiyet karşıtlığının önemli bir özelliğine de dikkat çekiyor: Bu politikalar, yalnızca toplumdan yükselen taleplerle değil, iktidarın gündem belirleme, kutuplaşmayı sürdürme ve kültürel hegemonya kurma stratejileriyle de şekilleniyor.
Peki, muhafazakâr kadınlarla feminist ve seküler kadınlar arasında ortak bir mücadele zemini kurulabilir mi? Tan, otoriterleşme ve cinsiyet eşitsizliğinin derinleştiği bu dönemde yanıtını kadınların dayanışma ve kolektif mücadele kapasitesinde arıyor. “Umut ilkesi benim için kadınlarda saklı” diyen Tan, kadınların kamusal alandan tamamen çekilmesinin artık mümkün olmadığını vurguluyor.
Gülçin Özge Tan ile AKP’li kadınların siyasal gücünü, görünmeyen emeğini, erkek egemen iktidar ilişkilerini, muhafazakâr siyaset ile feminizm arasındaki gerilimleri ve kadınların ortak mücadele imkânlarını konuştuk.
Kitabınızda Türkiye’deki toplumsal cinsiyet rejiminin tarihsel gelişimini AKP dönemi ekseninde ele alıyorsunuz. Türkiye'de iktidarın "cinsiyeti" son 20 yılda tam olarak nasıl bir form kazandı?
Esasında kitaba çok daha uzun bir süreci ele alarak başlıyorum. Zira Türkiye’deki cinsiyet rejimi tarihsel olarak bazı süreklilikler içeriyor.
Bu, işin çoğunlukla tartışılan ve bilinen kısmı. Akademi, bilhassa feminist akademi erken Cumhuriyet döneminden 2000’lere kadar cinsiyet rejimine ilişkin çok önemli çalışmalar, güçlü analizler üretti. Kitapta gelinen süreci bu analizlerin de ışığında, belirli süreklilikleri takip ederek tarihsel ve karşılaştırmalı bir değerlendirmeye tabi tutuyorum.
Ancak hikâye asıl olarak, söz konusu bu tarihsel sürekliliklerden ziyade kopuşlar üstünden şekilleniyor. AKP yönetiminin “Bizimkisi Bir Aşk Hikayesi” dediği bu 20 küsur yıllık zaman dilimi, cinsiyet rejiminde patriyarkal bir süreklilik barındırmakla birlikte, kendi muhafazakâr otoriter çehresini inşa etmesi bakımından büyük bir kopuş ve yeni bir tarihi durak olarak belirmiş durumda.
Çünkü AKP dönemi, kadın hakları ve öznelliği açısından adeta bir “patriyarkal metastaz” evresi olarak deneyimleniyor.
Cinsiyet rejimi artık sadece muhafazakâr bir rıza inşasına dayanmamakta; aynı zamanda ekonomik krizler başta olmak üzere toplumdaki farklı gerilimlerin yükünü kadına yükleyen disiplinci bir aşamaya da işaret etmektedir.
Dünyadaki yeni sağ ve otoriter-popülist dalganın ortak noktalarından biri "anti-gender" (toplumsal cinsiyet karşıtı) söylemler. AKP’nin kadın politikaları dünya genelindeki bu sağ popülist dalgadan nerede ayrışıyor, nerede onunla birebir örtüşüyor?
Sağ popülizmin büyük bir kesimi, “cinsiyet ideolojisini” (bununla cinsiyet eşitliği savunusunu kastediyorlar) sönümlendirmek ve toplumdaki geleneksel, patriyarkal cinsiyet rollerini yeniden tesis etmek maksadıyla doğrudan anti-feminist bir popülizm ya da otoriter siyaset modeli benimser.
Bu doğrultuda sağcı parti ve hareketlerin önemli bir bölümü, içerik-eylem önerilerinde ve önermelerinde açık bir şekilde anti-feministtir ve bunun gereği olarak eşitlik sağlayıcı normlara karşı çıkar ve toplumsal cinsiyet eşitliğine ilişkin muhafazakâr, aile merkezli fikirleri teşvik ederler.
Her ne kadar ortak bir siyasi programa sahip olmasalar ve birbirlerinden farklı grupları bünyelerinde barındırsalar da cinsiyet politikaları bağlamında ortak bir tutum sergilediklerini söylemek mümkün. Bu yönüyle, toplumsal cinsiyet karşıtı (anti-gender) hareketlerle aynı anda düşünülmesi gereken bu politik tutum, küresel düzlemde ne yazık ki büyümeye devam ediyor.
AKP yönetimi de küresel muadilleri gibi toplumsal cinsiyet eşitliğini bir ideolojik dayatma olarak çerçevelemekte, eşitliğin yerine güçlü aile ve tamamlayıcılık söylemini merkeze almaktadır.
Ayrıca, anti-gender hareketlerin, sadece aileleri değil ulusal kültürü ve uygarlığı korudukları iddiası, AKP'nin söyleminde de benzer bir “yerli ve milli” vurgu olarak öne çıkmaktadır.
Yine kürtaj başta olmak üzere kadınların bedenleri üzerinde söz söylemenin, otoriter liderler arasında küresel bir fenomen haline gelmesinden de Türkiye muaf değildir. Kürtaja fiili erişimin kısıtlılığı üzerine yapılan tartışmalar bunun açık bir göstergesidir. Bu anlamda, toplumsal cinsiyet karşıtlığının, sağ siyaseti neoliberal değerler, anti-demokrasi ve homofobi etrafındaki birleştirici işlevi, AKP yönetimi tarafından da doğrudan kullanılmaktadır.
Söz konusu karşıtlıkta, AKP’yi diğer örneklerden ayıran nokta ise anti-gender söylemin toplumsal taban talebinden ziyade iktidarın gündem belirleme stratejisi olarak işlemesidir. Örneğin, dünyada, özellikle incel hareketi gibi oluşumlarda beliren ve tabandan gelen bir karşıtlık olarak örgütlenen anti-feminist dalga, Türkiye’de birebir karşılık bulmamaktadır.
Mesela, Mabel Matiz’in klibine ilişkin yürütülen tartışma, toplumun geniş kesimlerinden gelen bir talep ya da tepkiyle değil, belirli bir siyasi ve muhafazakâr çevrenin gündem oluşturma çabasıyla alevlenmiştir. Söylem düzeyinde birebir örtüşen anti-feminizm, Türkiye özelinde tabandan değil, iktidarın kültürel hegemonya kurma, kutuplaşma siyasasının ömrünü uzatma ve muhalefeti baskılama stratejisinden beslenmektedir.

AKP Kadın Kolları, Türkiye siyaset tarihinin en kitlesel saha organizasyonlarından biri. Sizce "AK Kadınlar", iktidarın politikalarını mahallede yeniden üreten pasif birer uygulayıcı mı, yoksa parti içi ve dışı dinamikleri şekillendiren aktif birer siyasal aktör mü?
Öncelikle şunu söylemek isterim, benim betimlediğim haliyle AK Kadınlar ifadesi, partinin kadın kollarını aşan bir kavramsallaştırma.
Kitaba da ismini veren ve benim görüşme yaptığım AK Kadınlar, partinin doğrudan siyasi temsil noktalarında ve üst düzey karar alma mekanizmalarında yer alan kadınlar. AKP’li kadınların kendileri için yaygın olarak kullandığı bir sıfat olmasa da partinin resmi internet sitesinde parti kadrosu “AK Kadro” başlığı altında sunulmaktadır.
Ben de bu kullanıma atıfla “AK Kadınlar” ismini tercih ediyorum. Nitekim bu kullanıma bazı parti tanıtım ve etkinlik başlıklarında, Cumhurbaşkanının konuşmalarında ya da gazete manşetlerinde de rastlanmaktadır. Ancak kullanımımın, özellikle 2023 Genel Seçimleri sırasında alternatif medya mecralarında “Ak Kadınlar” kullanıcı adıyla videolu paylaşımda bulunan oluşuma atıf vermediğinin altını çizmek isterim. Zira partiye destek maksadıyla paylaşılan bu videolardaki kadınların, partili kadınların genel tipolojisini yansıtmadığını düşünüyorum.
Nihai olarak, çalışmadaki temel derdim, iktidarın gözünden ve rejimin aktif faili olan AK Kadınlar üstünden siyasi rejim ve toplumsal cinsiyet arasındaki ilişkiyi anlamak. Yani ben, kadın kollarını da yöneten, yönlendiren, onların izleyeceği siyasayı belirleyen, oligark denilebilecek gruptaki kadınlarla görüşmelerde bulundum ve orayı inceledim.
Bana göre, bu kadınlara pasif birer uygulayıcı gözüyle bakmak, büyük bir haksızlık. Erdoğan’ı belediye başkanlığına, oradan da merkez siyasetin tepe noktasına taşıyan bir oluşum, AK Parti Kadın Kolları teşkilatı.
Devasa bir örgütlülük modeli. Şöyle söyleyeyim, bugün geldiğimiz noktada CHP’nin mutlak butlan kararına bağlı olarak yaşanan parti ayrılıklarını saymayıp öncesine baktığımızda, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Ocak 2026 verilerine göre, ana muhalefet partisi CHP’nin toplam üye sayısı yaklaşık 1,9 milyon seviyesindeyken; sadece AKP Kadın Kollarının üye sayısı 5,5 milyon üyeyi aşmış durumda. Bugün bu asimetri giderek büyüdü tabi. Bir yan örgütlenmenin, ana muhalefetin toplam kurumsal gövdesinden yaklaşık üç kat daha büyük bir kütleye sahip olması, otoriter rejimin hane içine ve toplumsal kılcal damarlara nüfuz etme kabiliyetinin somut bir göstergesidir. Bu muazzam ağ, rejimin aileci ideolojisini mahalle ölçeğinde meşrulaştıran ve muhafazakâr rıza üretimini süreklileştiren stratejik bir ikna aygıtı olarak işlev görmektedir.
Doğrudan sizin sorunuza gelirsek AKP’de kadınlar, önemli bir yere sahip olmakla birlikte partideki kadınların da birbirinden farklı konumlarının olduğu göz ardı edilmemelidir. Partinin kurucu kadrosunda yer alan kadınlar, en tepede yönetici pozisyonda bulunan kadınlar, onlara bağlı daha alt kademedeki kadınlar var, aile networküne dahil olan kadınlar var.
Kadın kolları ise daha çok, dediğiniz gibi iktidarın politikalarını mahallede yeniden üreten pasif birer uygulayıcı konumunda olan ama son derece güçlü bir örgütlenme modeline sahip bir grubu oluşturuyor. Parti disiplini dahil pek çok sebeple bağımsız karar alma gücü olmasa da partiye olan kadın desteğini sağlayan inanılmaz bir rıza mekanizmasının temel çarkı kadın kolları.
Kitapta kapı kapı dolaşan, ev ziyaretleri yapan kadınların emeği dikkat çekiyor. Muhafazakâr siyaset, kadının ev içi rolünü kutsarken diğer yandan onu bu şekilde sahaya sürerek nasıl bir paradoks yaratıyor?
Seçim başarısına doğrudan katkı sağlayan ve sizin işaret ettiğiniz ev ziyaretlerini gerçekleştiren kadın kolları, AKP’nin üyelik statüsünü âtıl değil, aktif üyelik hâline getirmesiyle ve mahalle, il ve ilçe düzeyindeki disiplinli teşkilat yapısıyla diğer partilerin önüne geçmektedir.
Kadın üyelerin partinin aktif temsilcileri hâline getirildiği bu modelde kadınlar, parti yönetimi ile seçmen tabanı arasında önemli bir köprü işlevi görmekte; sadakat ve aidiyet duygularının sürdürülmesine katkı sağlamaktadır. Parlamentodaki niceliksel zayıflığa karşın yerel teşkilatlardaki yoğun kadın varlığı, farklı sosyal çevrelerdeki kadınlar için iktidarı daha ulaşılabilir ve tanıdık kılan stratejik bir temas alanı yaratmaktadır.
Böylece kurumsal siyasetin mesafesi azalırken kadınların siyasal sürece katılımı kolaylaşmakta ve partinin toplumsal tabana ulaşması güçlenmektedir.
Bu anlamda, AKP siyasetinin temel unsurlarından biri hâline gelen Kadın Kolları, mahalle düzeyine kadar örgütlenerek siyasetin dışında kalan kadınlarla temas kurmak, onları dinlemek ve sorunlarına ulaşmak üzere yapılandırılmıştır. Çoğunluğu “ev kadınlarından” oluşan bu yapı, gündelik yaşam pratiklerini siyasal faaliyetlerle birleştirerek ev ziyaretleri, taziye, tebrik, hasta ve yeni doğan ziyaretleri, mevlit ve düğün gibi geleneksel ilişkiler üzerinden kadınlarla çok boyutlu bir bağ kurmaktadır.
Geleneksel İslamcı anlayışın kadınları evle ilişkilendiren yaklaşımını sürdüren AKP, mahremiyet yeri olarak gördüğü ve kadınla özdeşleştirdiği özel alanı feminizmin yapmaya çalıştığından çok farklı kendine özgü biçimde politikleştirmektedir.
AK Kadınlar’ın halka doğru yönelen bu cinsiyetli mobilizasyonu, kadınları siyasal bir özne olarak tanımakta ancak bu özneleşmeyi dindarlık ve gelenekçilik temelinde şekillendirdiği için kadınlara özgür ve eşit bir siyasal konum kazandırmamaktadır. Bu anlamda, AKP siyaseti için paradoksal bir durum yok.
Kitapta bu süreci ve başta kadın kolları olmak üzere partili kadınların bu durumunu tanımlamak için “tekke bekleyicileri” tabirini kullanıyorum. Kadın emeğinin görünmezliği, burada da benzer bir pratikte işliyor ve tekkeyi bekleyenler tekkeyi yönetemiyor, bunu yerel ve merkezi yönetim düzeyindeki eksik temsilde görüyoruz. Kitapta oranlarla da tartışıyorum. Ama tekkeyi bekleyen de bir şekilde “o çorbayı” içiyor.
Çorbayı içmek ve içme ihtimali bugün bu devasa örgütlülüğü dinç tutmaya devam ediyor. Rejim egemenliğini perçinledikçe, kadın hakları adına attığı taktiksel adımlardan kademe kademe vazgeçse de kurulan cinsiyetlendirilmiş klientalizm ağları ile kadın desteğini diri tutmayı başarıyor, bunu da tekkeye olan bağlılıkla ilişkilendirerek yani bahsettiğiniz paradoksu kendi lehine işleterek yapıyor.
Saha araştırmanız sırasında AK Partili kadın aktivistlerle yapacağınız mülakatlarda sizi kavrayış veya tespit olarak en çok şaşırtan bulgu ne oldu?
Görüşme yaptığım kadınlara aktivist demek ne kadar doğru bilmiyorum. Aralarında tek bir kişinin böyle olduğunu söyleyebilirim; o da partinin kuruluşundan itibaren bu özelliği baskın olan birisi. Belki de en çok da bu sebeple partiden uzaklaşmış/uzaklaştırılmış bir isim.
Başörtüsü meselesine ilk günden beri duyarlı ve bunu hak temelli bir noktadan savunan ve bu yönüyle farklı kadın gruplarıyla da bir arada aktivizm üretebilecek birisi.
Diğerleri daha çok kurumsal siyasetin bürokratları, parti elitleri. Belirli bir davadan geldiklerine olan inançları konuşmalarının her anına yansıyor ancak aktivizm, onları tanımlamak için seçeceğim son sözcük olurdu sanırım. Esnaf ziyaretleri, sokak buluşmaları, mecliste ağırladıkları konuklarla yaptıkları görüşmeler vb. etkinlikler, söz konusu kurumsal poziyonlarının uzantısı.
Belki de AKP’yi ilk döneminden ayıran önemli bir özellik olarak bu aktivist ruhun kaybını da ileri sürebiliriz.
Çünkü bu, adım adım terk ettikleri popülizmlerinin bir uzantısı. Söz konusu popülizmden adım adım uzaklaşma, kendi tabanları dahil seçmen kitlesine bu denli yabancılaşma, her şeye rağmen insanı şaşırtıyor. Her ne kadar görüşeceğim grubun seçkin yöneticilerden oluşacağı baştan beri belli olsa da karşımda bu denli elitist bir tavır açıkçası beklemiyordum.

Muhafazakâr kadın hareketi homojen bir yapı değil; KADEM gibi kurumsal yapılar ile geleneksel/dini cemaat çevrelerinin kadına bakışı arasında zaman zaman gerilimler yaşanabiliyor. İktidar blokunun kendi içindeki bu "kadın ve aile" odaklı çatışma hatlarını nasıl okuyorsunuz?
Kesinlikle muhafazakar kadın hareketi homojen bir yapıda değil. Muhafazakar kadın hareketinin içinde İslami feminist aktivistler de var, kendilerine feminist demese de kadın hakları savunuculuğu yapan muhalif kadınlar da var.
Bunun dışında sistemin içinde kalan, rejime yakın gruplar, STK’lar, cemaatler var. Konu “Kadın ve aile” olunca tartışma ve gerilim hep oluyor ama artık kendi kültürel sermayesine yakın olan grupların sesi çok çıkmıyor, eskiden cılız da olsa itirazlar duymak daha mümkündü. Bu gerilimler yok denecek noktaya geldi, zira sistem kendi içinde de dışında da bir muhalefete izin vermiyor. Peki aile ve kadın odaklı tartışmalar neden hala önemli?
Aile, iktidarların kendi ideolojilerini yayabilecekleri, buyurganlık öğretilerinin işletimini kolaylaştırabilecekleri ekonomik bir yapı. Özellikle otoriter ve muhafazakar yönetimlerin önemli bir aparatı. Sosyolojik olarak alternatif biçimleri olsa da alternatifi olmayan bir yapı, aile. Haliyle, her daim tartışmaların gündeminde oldu ve olacak. AKP yönetimine gelince, ilk dönem takındığı sembolik tavrın sonucu olarak ürettiği liberalizmin ve cinsiyet eşitliği politikalarının siyasal açıdan kendi tabanında yeterli bir çıktısı olmadığını gören iktidarın, kadınlara yönelik liberal söylemlerini muhafazakâr söylemlerle değiştirdiğini; cinsiyet eşitliği pahasına dini özgürlüklerin genişletildiğini ve bunun yeni otoriterlik kültürünün inşasında normalleştirilen bir yaklaşım hâlini aldığını söylemek mümkün.
Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı’nın yerine Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın kurulması ve eşit haklar için mücadele eden kadın örgütleri yerine KADEM gibi yapıların desteklenmesi bu dönüşümün örnekleri olarak görülebilir.
Sonuç olarak, dini köklere sahip bir hükümetin laik bir bağlamda iktidara geldiği Türkiye’de, başlangıçta meşruiyet ve itibar kaygılarıyla atılan yasal adımlar zamanla yerini, kadınların medeni hakları pahasına dini hakların genişletilmesini ve muhafazakâr kadın hareketinin yeniden şekillendirilmesini hedefleyen uygulamalara bıraktı. Bu da aile gibi önemli bir yapıyı tartışmaların merkezinde bıraktı.
Ayrıca, bugün kadın hareketi, dünya genelinde aşırı sağ karşısında devamlılığı en uzun süren toplumsal hareket olarak beliriyor. Esra Sarıoğlu hocanın da belirttiği gibi “yeni kadın” imajı artık geri döndürülemez bir konum kazandı.
Yarattığı politik iklim için asla uygun olmayan bu yeni kadın figürünü ya da kadın hareketini aileye tehdit olarak sunması tam da bu geri döndürülemezlik karşısında güttüğü “garezden” kaynaklanıyor. Bundan sonrası için hedefi daha net beliriyor: aileye konumlandırdığı ama piyasa ihtiyaçları doğrultusunda kamusalda da yer alan kendi kadın imajını yaratmak.
Çünkü kendisi için gerekli kutuplaşma hattını, duygusal mobilizasyon gücünü burada rahatça buluyor ve bunu hem radikal dini grupları ikna etmek için hem de toplumda tehdit algısını (ailenin parçalanması, toplumun yozlaşması vb.) yayarak kendi politik zeminini kuvvetlendirmek için yapıyor.
Türkiye'de otoriterleşme ve cinsiyet politikaları arasındaki bu güçlü bağ, önümüzdeki dönemde siyasal rejimin geleceğini ve kadınların karar alma mekanizmalarındaki yerini nasıl şekillendirecek?
Türkiye’de otoriterleşme ile cinsiyet politikaları arasındaki bağ, önümüzdeki dönemde siyasal rejimin geleceğini ve kadınların karar alma mekanizmalarındaki yerini iki yönlü bir çelişki üzerinden şekillendirecektir: Kadınlar rejimin bekası için vazgeçilmez bir toplumsal mobilizasyon gücü olmayı sürdürürken, karar alma mekanizmalarında sistematik olarak ikincilleştirilmeye devam edeceklerdir. Ancak burada belirleyici olan, kadınların sadece niceliksel varlığı değil, hangi kadın profilinin temsil edildiğidir.
Zira AK Kadınlar gibi partinin katı eril hiyerarşisine eklemlenmiş, aileci ideolojiyi ve patriyarkal cinsiyet rejimini yeniden üreten, teşkilatta karşılıksız emek sarf ederken merkezi karar alma süreçlerinden dışlanan kadınların temsili, cinsiyet eşitliği açısından olumlu bir etki yaratmamaktadır. Aksine bu temsil biçimi, otoriter rejimin cinsiyetçi tıkanıklığını derinleştirmekte; kadınlar hem rejimin kurucu failleri hem de bu rejimin ürettiği eşitsizliklerin sessiz özneleri haline gelmektedir.
Otoriterleşme bu hızla derinleşmeye devam ederse, kadınların karar alma mekanizmalarındaki yeri daha da sembolikleşecek ve marjinalleşecektir.
AKP iktidarının toplumsal mobilizasyon kapasitesinin motor gücünü oluşturan kadın kollarının, teşkilat yapılarının, belki de bugünkü tartışmalarla birlikte partinin “kadın oligarklarının” rejimin sahada işlemesini sağlayan temel mekanizmaları ve tarihsel günah ortakları olduğu unutulmamalıdır.
Elbette ki bu durum, kadınların vazgeçilmez konumu ile karar alma süreçlerindeki ikincilliği arasında yapısal bir çelişki yaratmaktadır.
Ki söz konusu çelişki, otoriter rejimin kadınları hem tahkim edici hem de dışlayıcı bir cinsiyet rejimi üzerinden yönettiğini göstermektedir.
Sonuç olarak, Türkiye’de cinsiyet rejiminin demokratik ve eşitlikçi bir dönüşüm geçirmesi, mevcut koşullarda öngörülemez bir geleceğe ertelenmiş görünmektedir.
Bu tabloda olumlu bir dönüşüm yaratmayacak olan, rejimin ürettiği eşitsizlikleri meşrulaştıran ve yeniden üreten kadın temsili biçimleridir.
Bu konuyu araştırma fikri ilk olarak nasıl doğdu? Sizi iktidar, cinsiyet ve özellikle "AK Kadınlar" odağında bir kitap yazmaya yönelten kişisel veya akademik kırılma anı neydi?
AKP iktidara geldiğinde ben henüz daha ortaokuldaydım. Oy hakkı elde ettiğimden beri başka bir yönetim görmedim. Kafamda her daim iki soru varlığını korudu: Sol siyaset seçmeni neden ikna edemiyor; sağ seçmeni nasıl ikna ediyor?
Bu doğrultuda, benim ve ülkedeki birçok gencin başka bir yönetim deneyimi yaşamasını engelleyen bu taban sadakatini sağlamak için partili kadınlar ne yapıyor sorusunu anlama çabası, ilk hedefimdi. Taban sadakatine ilişkin çeşitli ve son derece başarılı çalışmalar da mevcuttu ama partinin yöneticilerinin gözünden, özellikle de temsil ve karar alma mekanizmasındaki kadınların süreci nasıl gördüğüne ilişkin literatürde bir boşluk vardı.
Hani karşımda olsa da ona bunu neden yaptığını sorsam dediğiniz anlar vardır ya. Ben de bunu yapabilir miyim sorusunun peşine düştüm.
Örneğin İstanbul Sözleşmesi’ne inanan ve bu sözleşmenin imzalanmasında görev alan bir kadın olarak neden vazgeçtiniz, sizin karşı mahallenizde hangi kadınlar var, Cumartesi Anneleri ile Diyarbakır Annelerini birbirinden ayrı tutmaya başlama sebebiniz ne, “kadınlar bizi bile yönetebilir” diyen bir liderin partisinde böyle bir kadın liderlik mümkün mü vb. soruları, partide karar alıcı pozisyondaki kadınlara yöneltmek istiyordum.
Ayrıca bu denli kadın emeğine yaslanan bir partide kadınların temsil ve karar mekanizmalarındaki eksik temsili; kadın siyasetçilerden faaliyetlerini ekseriyetle homososyal sınırlarda gerçekleştirmesi sistematiği ya da cinsiyetlendirilmiş bir klientalizmin işlerliğine dair soruların AKP’li kadınlardaki karşılığını görmek ve bu soruları muhataplarına sormak arzusu duyuyordum. Nitekim sordum da.
Bu anlamda feminist metodolojinin, kişisel kırılma anları ile akademik merakı bir potada erittiğini söylemek, sanırım yanlış olmayacaktır.
Karşı kutupta veya farklı yaşam tarzlarında duran kadınlarla derinlemesine mülakatlar yaparken araştırmacı olarak kendi tarafsızlığınızı ve duygusal mesafenizi nasıl korudunuz? Bu görüşmeler kişisel bakış açınızda nasıl bir dönüşüm yarattı?
Feminist bir araştırma yöntemi benimsediğim bu çalışmada, “tarafsızlık” ve “duygusal mesafe” kavramlarını geleneksel pozitivist epistemolojinin varsaydığı anlamda ele almadım. Çünkü feminist yöntem, araştırmacının konumunu ve öznelliğini yok saymak yerine, onu bilinçli bir şekilde araştırma sürecine dahil etmeyi önerir.
Ben de bu doğrultuda “bilinçli bir taraflılık” benimsedim. Bu, görüşmecileri nesneleştirmekten kaçınmak, onların özne konumlarını korumak ve siyasi failliklerini tanımak anlamına geliyordu. Bu nedenle farklı yaşam tarzına -ki gerçekten çok farklı- ve farklı kutba dahil olsak da onların anlatılarına kendi siyasi davranış kalıpları ve iradeleri olan özneler olarak yaklaşmaya özen gösterdim.
Öncelikle şunu belirtmek isterim, iktidar partisinde çalışmış ya da çalışmakta olan kadınların deneyimlerini ön plana alan araştırmamda, görüşmecileri baskılardan korumak ve konuşma hususunda rahatlıklarını sağlayabilmek adına kimliklerini saklamayı ve kimliklerini açık edecek bilgileri kullanmamayı seçtim.
Bu sebeple önemli başka görevlere sahip olsalar dahi bu görevlerini işaret etmekten özellikle kaçındım. Verecekleri bilginin parti içinde kendileri için sorun olmamasını, feminist metot gereği özellikle irdeledim. Parti içinden görmeleri muhtemel baskıların önüne geçebilmek ve çalışma nihayete erdiğinde onlar için negatif anlamda kullanılabilecek bilgi paylaşımı olmaması adına, görüşmecilerin isim, il ya da kişisel bilgilerine dair ayrıntılara yer vermedim.
Duygusal mesafeyi korumak yerine ise eleştirel ve diyalektik bir mesafe ayarlamaya çalıştım. Görüşmecilerle sınırlı da olsa bir özdeşlik kurmaya gayret ettim; bazı sorulara verilecek cevaplar için bu özdeşlik ilişkisini görüşmeye aktarmaya çabaladım.
Yine de bu kolay olmadı tabi... Zira bir siyaset bilimci ve kadın-erkek eşitliğine inanan bir kadın olarak görüşmecilerimle aramda toplumsal bir mesafe hissettim.
Bu mesafe bazı görüşmeciler özelinde yok denecek kadar kapansa da bazı görüşmecilerle özellikle ekonomik kertede hissettiğim sınıfsal mesafe çok netti. Şoförü ve yardımcıları olan, onlardan alışveriş yapıp çocukları okuldan almasını isteyen kadın siyasetçinin/vekilin diğer kadınlar için ev içi alanı işaret ederek kadınların öncelikli görevi olarak bakım işlerini sunması gibi durumlar, yöntemsel olarak kısmi özdeşlik kurmaya yönelik istencimi yoğun biçimde sekteye uğrattı.
Görüşmeler sırasında muhafazakâr kadının kendi kimliğine yakın gördüğü kadınlara önerdiği ile benliğine uygun düşenin farklı olduğunu yukarıdaki örneklere benzer gözlemler sayesinde fark ettim. Bu bence AKP mantığının devrede olduğunu en çok hissettiğim anlardan biriydi. Kendileri ya da çocukları için istemediklerini halk için istemek, politik bir arzu olarak kurgulamak.
Kimliğimin aynı mülakat sürecinde değişimlere uğramasını, araştırma görevliliğinin akademideki araf konumu ve toplum nezdinde bilinmez bir mesleğe denk düşmesi gibi genel toplumsal formasyonların bir yansıması olarak da düşünmek mümkün elbette. Zira söz konusu tutumu, farklı boyutlarda ve yerlerde sürekli yaşadım, yaşıyorum.
Bu soruya verilecek o kadar çok yanıt var ki. Saha deneyimi insanı farklı gözlemlerle baş başa bırakıyor. Bu gözlemlerin her biri politik. Görüşmeleri ayarlayan bir hocam, gittiğim kişinin kıyafetlere ve markalara çok önem verdiğini söylemişti. Bu sebeple giderken özenli olmam gerektiği bilgisi, hep vardı ama bir akademisyen maaşıyla o lükse erişmek ne mümkün…
Yine de siyasi bir pozisyonda ve muhafazakâr bir partide kadın siyasetçi olma empatisi üstünden geliştirmeye çalıştığım nesnel tutumun göstergesi olarak görüşmelerde kıyafetimin formel olmasına ve dikkat çekmemesine gayret gösterdim.
Görüşmecinin dikkatini dağıtmayacak, onu etkilemeyecek hatta mümkün olduğunca beni görünmez kılacak kıyafet seçiminde bulundum. Ancak sergilediğim özene rağmen, özellikle kutuplaşma sorusunda daha net biçimde fark ettiğim üzere, görüşmeciler için bir “öteki” idim. Özellikle meclis görüşmelerinde ve eski bir bakanla olan buluşmamda seyredildiğimi çok net hissettim.
Kutupluluk meselesine gelince, kutuplaşma çok ilginç bir done olarak karşıma çıktı. Mülakatlarda hep size karşı biz söylemiyle karşı karşıya kaldım. Konuşmalardaki “biz”e karşı “siz” vurgusunu görüşmenin seyrini etkilememesi açısından başka sorularla açmaya çalıştım, insan neden diye doğrudan soramıyor tabi…
Görüşmecilerin yüksek eğitimli ve üst gelir grubundan olduğu mülakatlarda, otomatik olarak mesafelenme sebeplerinden birisi Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden olmamdı; bu beni fazlaca şaşırttı mesela. Görüşmecilerden bazıları, fakültenin ismini özellikle belirterek, bir zamanlar bu kampüslere alınmadıklarının altını çizdi. Söz konusu kampüsler ve başörtülü kadınlar arasındaki mesafenin yıllar içinde kapanmasına ve kamusal alanın başörtülü kadın temsilini içselleştirmesine rağmen fakültenin toplumsal hafızalardaki muhalif yeri, bir “ötekilik” biçimi olarak algılandı ve mülakatlara oradan giden birisi olarak araştırmacı ile görüşmeci arasına yapay sınırlar koydu. Bu sınırların uç noktasında ise aktif siyaset ile “ders kitaplarındaki siyasetin” birbirinden farklılaştığının, görüşmeciler tarafından önemle belirtilmesi yer aldı.
Tüm bu görüşmeler, kişisel bakış açımda derin bir dönüşüm elbette yarattı. Otoriter bir rejimin içinde yer almış, rejime ikna olmuş ve parti tabanını da ikna eden kadınların anlatıları, kadın deneyiminin homojen olmadığını; siyasi gücü elinde bulunduran kadınların deneyimlerinin toplumdaki diğer kadınların deneyimleriyle hem benzeştiğini hem de ondan ayrıştığını gösterdi.
Onların gözünden rejimin cinsiyet rejimini anlamaya çalışmak, kadınlar lehine analizler geliştirmemi ve otoriter rejimlerin kadın hak ve özgürlüklerine yönelttiği tehditlerin nasıl bertaraf edilebileceğine dair çift taraflı bir bilinçlendirme geliştirmemi sağladı.
Bu anlamda araştırma, benim için yalnızca bir veri toplama süreci değil, aynı zamanda kendi önyargılarımı, konumumu, sınıfsal ve kültürel mesafelerimi ve feminist araştırmanın sınırlarını yeniden düşündüğüm bir dönüşüm alanı oldu.
Araştırma bitip kitap ortaya çıktığında, Türkiye'de muhafazakâr kadınların siyasetteki rolüne ve kadın hareketinin geleceğine dair umudunuz veya kaygılarınız ilk günkü noktadan neresi yönünde değişti?
Kitap, aslında benim doktora tez çalışmama dayanıyor. Savunma günü, sunum bittikten sonra hocalarım, çalışmayı neden bu kadar karamsar bitirdiğimi sordu. İnanın o ana kadar, bunun farkında bile değildim. Yakın çevrem ve Mülkiye’deki hocalarım bazı konularda fazla karamsar ve fazla empatik olduğumu söylüyorlar. Belki bunun etkisidir, emin değilim ama yaşadığımız coğrafya, siyasi iklim aksine pek izin vermiyor.
Çalışmanın başındaki Türkiye ile sonundaki Türkiye bile aynı değil. Bu anlamda anksiyetik olmamak elde değil. İnsanlar salt baskı deneyimlemiyor aynı zamanda yoksulluk, belirsizlik, yarınsızlık ve yalnızlıkla mücadele ediyorlar. Büyük bir kuşatılmışlık hissi, her kesimden insanı sarmış durumda. Ama, burada, kocaman bir ama diyorum her seferinde.
Umut var, sınırsız denecek kadar umut var... Umut ilkesi benim için kadınlarda saklı. Kadınlar, hala en hızlı ve en yoğun tepkiyi veren grup. Ve dahası kolektiviteyi unutmayan, bunu sokağa taşıyabilen belki de şu an için tek toplumsal grup. Nerede olursanız olun bir kız kardeşiniz imdadınıza yetişiyor, sizinle düşünüyor, dertleniyor; kadınlar bir şekilde sokağı terk etmiyor. Genç kadınlara bakıyorum, müthiş bir bilinçle geliyorlar. 14 yaşındaki yeğenimin, arkadaşlarıyla birlikte erkekliğe karşı sürdürdüğü kavgaya bakıp umutlanmamak elde değil.
Genç kadınların bulanık bir suyun içinde kara balıklara dönüşüp okyanuslara açılma çabası, kadın hareketinin varlığı ve istikbaline ilişkin en büyük umut kaynağım. Zaten hareketin bu denli abluka altına alınmasının, gündelik hayat pratiklerine, müfredata bu kadar saldırılmasının sebebi, tam da bu güçlü duruş.
Muhafazakar kadının siyasetteki rolüne gelince, burada yine ikili bir ayrım yapacağım. Muhalif olan ve olmayan kadınlar. Bu iki grubu birbirinden ayırmak önemli ancak artık hangi kesimden olursa olsun kadınların geri çekilişi gibi bir şey söz konusu olamaz.
Bu kitabı tamamlamak bir akademisyen ve bir kadın olarak size ne kattı? "Bu araştırmayı yapmadan önceki Gülçin" ile "bu kitabı bitiren Gülçin" arasında en belirgin fark nedir?
Bu araştırmayı yapan Gülçin, Ankara’da yaşıyor, akademiyi Mülkiye’de deneyimliyor ve AKP’ye de eleştirel bir perspektiften ama oradan, “uzaktan” bakıyordu.
Bugün taşra akademisi ve Gaziantep gerçeği, bana AKP’nin neden bu denli güçlü olduğunu çok daha çıplak bir biçimde ve çok daha “yakından” gösteriyor. Küçük bir şehirde, Erzincan’da doğdum büyüdüm ve muhafazakarlığı bildiğimi sanıyordum.
Ben yaşadığımı, Füruzan’ın “taşralı bir kız olmanın buruk acısı” dediği şey zannediyordum. Bugün, yaşadıklarımız karşısında bunun ne kadar romantik bir düşünce olduğunu anlıyorum. Gözlemlediğimi sandığım muhafazakarlık, 90’ların sermaye ile buluşmamış taşralı insan yapısına aitmiş.
Ankara’da çalışma sırasında bunun tavandaki kadında yarattığı kudretine şahit oldum; mecliste, ofiste, parti binasında bu kadınların güçleri o denli şaşırtıcı değildi. Anlamak için bu çalışmayı yapmam şarttı ancak çalışma sonrası kendimi içinde bulduğum hayat, Türkiye’nin toplumsal yapısını anlamam için kıyaslanamaz bir ortam sundu.
Zira bugün Antep’te, hikâyeyi çok daha yakından takip ediyorum; Ankara’da ya da Erzincan’da belirli bir çevrenin içindeyken göremediğim, AKP’nin toplumun her kesiminden insanı güce, -ki bu güç daha çok iktidarın paydaşı olmanın yarattığı üstünlük duygusu- inandırması ve her sınıftan, statüden insanı bu güç etrafında özneleştirmesi gerçekliğini, şimdi daha iyi kavrıyorum.
Bunu lütfen salt bir zenginleşme olarak düşünmeyin çünkü sonsuz kaynaklar ne olursa olsun taban için değil, moral üstünlüğün bir öneminin kalmadığı politik ortamda, iktidarın psikolojik gücünün paydaşı olmak hepsinin ötesinde. Bu anlamda sadece çalışma öncesi sonrası Gülçin’i yok, farklı şehirlerde, farklı coğrafyalarda iktidarı deneyimleyen Gülçin var.
Hatta şöyle söyleyeyim Ankara’da çalışmayı yapan, analiz eden Özge idi; çalışma sonrasında Antep’te Gülçin ilan edildim. Belki biraz şizoid bir havası var durumun ama öyle değil; politik manzaraya nereden baktığınız, iktidarı nerede deneyimlediğiniz ve nerede analiz ettiğiniz önemli imiş.
İncelediğim kesim kurmay kadınlar olduğu için çalışmayı bugün yaşadığım yerde de yapsam aynı sonuçlar elde ederdim ama seçmeni anlamak gibi bir meram ile yola çıksaydım, iki şehir, iki bölge muhakkak ki farklı bir perspektifi yansıtırdı.
(EMK)







