Demokratik siyasetin üzerindeki baskıların, yargı mekanizmalarının siyasal araçlara dönüştürülmesinin ve Kürt meselesinde barış arayışlarının en yakından tanıklarından biri olan HDP eski Grup Başkanvekili ve İmralı Heyeti Üyesi İdris Baluken, cezaevinde geçirdiği altı yılı aşkın sürenin ardından toplumsal hafızaya ve Türkiye siyasetine ışık tutmaya devam ediyor.
4 Kasım operasyonlarından Kobanê Davası kararlarına, cezaevlerindeki hak ihlallerinden yeni diyalog ve çözüm tartışmalarına kadar pek çok başlık üzerine bianet’e konuşan Baluken; bir siyasetçi, hekim ve yazar gözüyle adalet ile toplumsal barışın imkânlarını sorguluyor.
"4 Kasım'ı, Türkiye'de yaşanan rejim değişikliğinden bağımsız değerlendiremeyiz. Bana göre bu operasyon, otoriter tek adam rejimine geçişin önemli kilometre taşlarından, hatta başlangıç adımlarından biriydi” diyen Baluken mesajı tüm topluma:
"Bugün bir Kürt siyasetçinin ifade özgürlüğünü savunmuyorsanız, yarın başka bir muhalifin aynı hakkı ihlal edildiğinde göstereceğiniz tepkinin inandırıcılığı da zayıflar. Üstelik bir süre sonra sessiz kaldığınız o baskı mekanizmasının hedefi hâline gelmeniz de mümkündür."
Bugün 4 Kasım operasyonlarının yıl dönümü. O gece Eş Genel Başkanlar ve milletvekilleriyle birlikte tutuklanmanızla başlayan süreç, 2024'teki Kobanê Davası kararlarına kadar uzandı. "Bu siyasi bir karardır" diyerek girdiğiniz cezaevinden 6 buçuk yıl sonra çıktınız. 4 Kasım’dan Kobanê Davası kararlarına uzanan bu hattı ve AİHM/AYM kararlarının uygulanmamasını düşündüğünüzde; yargının bu şekilde araçsallaştırılması Türkiye'deki hukuk rejiminde nasıl bir kırılma yarattı?
4 Kasım gecesi yaşananları sıradan bir yargı operasyonu olarak değerlendirmek mümkün değil. O gece parti genel merkezimizin ve evlerimizin kapısını çalan polislerdi ama bize göre operasyonun asıl kararı siyasal iktidarın merkezinde alınmıştı. Yargı da bu kararın uygulanmasında kullanılan bir araca dönüştürülmüştü.
Asıl hedef yalnızca bizler değildik. HDP şahsında Kürt halkı ile Türkiye devrimci demokrasi hareketinin demokratik siyaset yoluyla elde ettiği kazanımlar ve temsil iradesi hedef alındı. Sandıkta engelleyemediğiniz bir siyasal iradeyi yargı eliyle etkisizleştirmeye çalıştığınızda, artık yalnızca bir partiyi değil, demokrasinin kendisini hedef almış olursunuz.
Zaten 4 Kasım'ı, Türkiye'de yaşanan rejim değişikliğinden bağımsız değerlendiremeyiz.Bana göre bu operasyon, otoriter tek adam rejimine geçişin önemli kilometre taşlarından, hatta başlangıç adımlarından biriydi. Nitekim tutuklanmamızdan kısa bir süre sonra anayasa değişikliği teklifi gündeme geldi ve ardından 2017 referandumuyla parlamenter sistemden Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'ne geçişin yolu açıldı. Dolayısıyla 4 Kasım, yalnızca HDP'ye yönelik bir tasfiye operasyonu değil, Türkiye'nin siyasal rejiminin yeniden yapılandırılması sürecinde de önemli bir eşikti.
4 Kasım'dan Kobanê Davası'na uzanan süreçte gördüğümüz budur. Hukuk, siyasal iktidarın ihtiyaçlarına göre şekillendirildi. Ana muhalefet başta olmak üzere sistem içi muhalefetin önemli bir bölümü de bu sürece ya doğrudan destek verdi ya da sessiz kalarak dolaylı biçimde katkı sundu.
AİHM ve AYM kararlarının uygulanmaması ise bu hukuksuzluğun vardığı en ileri aşamalardan biridir. Çünkü mevcut anayasal düzen ve uluslararası yükümlülükler açısından bu kararların bağlayıcılığı tartışmaya açık değildir. Buna rağmen uygulanmamaları, meselenin hukuki gerekçelerden çok siyasal iktidarın tercihlerine bağlı hâle getirildiğini gösteriyor.
Belirttiğiniz gibi bu siyasi kararlar sonucunda ben de altı buçuk yıl cezaevinde kaldım. İnsan hayatından alınan bu yılların elbette telafisi yok. Ancak yaşadığımız mağduriyeti yalnızca kaybettiğimiz yıllarla ölçemeyiz. Bu süreçte zaten yaralı olan demokrasi ve toplumun hukuka duyduğu güven de ağır biçimde örselendi.
Sonuçta hukuk, iktidarı sınırlandırması gerekirken muhalefeti sınırlandırmanın aracına dönüştürüldü. 4 Kasım'ın Türkiye'nin siyasal ve hukuki hafızasında bıraktığı en ağır izlerden biri budur.
Kobanê Davası’nda Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ başta olmak üzere arkadaşlarınıza ağır cezalar verildi. Demirtaş, yıllardır üzerlerine yapıştırılmak istenen cinayet iddialarının tamamından beraat etti; cezalar konuşmalar ve siyasi faaliyetler üzerinden kesildi. Kamuoyuna sunulan "katil" algısı ile mahkemenin bu beraat kararı arasındaki tezat, uğranılan hak ihlalinin boyutunu nasıl ortaya koyuyor?
Kobanê Davası'nın en çarpıcı yönlerinden biri, yıllarca sürdürülen siyasal linç kampanyası ile mahkemede ortaya çıkan sonuçlar arasındaki derin çelişkidir.
Yaşamı boyunca eline silah almamış, hak mücadelesini demokratik yöntemlerle yürütmüş birçok arkadaşımız, yıllarca kamuoyu önünde cinayetlerle ilişkilendirildi. Siyasi kürsülerden, televizyon ekranlarından ve gazete manşetlerinden linç kampanyaları yürütüldü. Oysa hukukta suçluluğun ölçüsü siyasetçilerin açıklamaları değil, somut delillerdir.
Selahattin Demirtaş ve diğer arkadaşlarımız hakkında cinayet suçlamalarından beraat kararları verilmesi, yıllarca oluşturulmaya çalışılan algının hukuki dayanağının çökmesi bakımından önemliydi. Yoksa bizim açımızdan bu kararlar zaten malumun ilanından başka bir şey değildi.
Ne var ki beraat kararları arkadaşlarımızın kaybettikleri yılları geri getirmediği gibi yaşanan hukuksuzlukların onarılması anlamına da gelmedi. Ne iktidar ve ilgili medya çevreleri bir özeleştiri yaptı ne de yargı mercileri onarıcı adalet adına anlamlı bir süreç yürüttü. Dolayısıyla toplumun zihnine yerleştirilen önyargıların da kendiliğinden ortadan kalktığından söz edemeyiz.
Burada yalnızca hukuki değil, ahlaki bir sorumluluk da var. İnsanları yıllarca en ağır suçlarla itham edenlerin, bu suçlamalar mahkemede karşılık bulmadığında hiçbir şey olmamış gibi davranması kabul edilemez.
Öte yandan Kobanê protestolarının hangi koşullarda gerçekleştiğini de unutmamak gerekir. IŞİD'in Kobanê'ye yönelik saldırıları karşısında gelişen toplumsal tepki, dönemin siyasal ve insani koşullarından koparılarak değerlendirilemez. Protestolar sırasında yaşanan ölümler elbette bütün yönleriyle aydınlatılmalı, gerçek sorumlular ortaya çıkarılmalıdır. Bu konuda yaşamını yitirenler arasında hiçbir ayrım yapmadan, yaratılan algının aksine, hayatını kaybeden yurttaşların çoğunun HDP'li olduğunu da hatırlatmak isterim.
Sonuçta,bu davada, siyasal faaliyetlerin ve açıklamaların, somut suçlarla bağlantıları ortaya konulmadan ağır cezalandırmalara dayanak yapılması, ifade özgürlüğü ve demokratik siyaset açısından son derece ciddi bir sorundur. AİHM'in özellikle Demirtaş ve Yüksekdağ dosyalarındaki kararları da bu yargılamaların hukuki niteliği ve ortaya çıkan hak ihlalleri bakımından son derece önemlidir.
Bizim açımızdan Kobanê Davası, başından itibaren siyasal sonuçlar elde edilmesi amaçlanan bir dava niteliği taşıdı. Yıllarca süren yargılamanın ardından ortaya çıkan tablo, bu değerlendirmemizi daha da güçlendirdi.
Kobanê Davası sonrasında Gültan Kışanak ve Sebahat Tuncel gibi simge isimler tahliye edilirken pek çok siyasetçi hâlen cezaevinde. Geçmişten bugüne bakıldığında; Türkiye muhalefetinin ve kamuoyunun bu yargısal tasfiye operasyonlarına ve hak ihlallerine yeterince ses çıkarabildiğine inanıyor musunuz? Yan yana durma konusunda nerede eksik kalındı?
Bu konuda Türkiye muhalefetinin yeterince güçlü bir sınav verdiğini söylemek zor.Özellikle Kürt meselesi söz konusu olduğunda demokratik ilkelerle siyasal hesaplar arasında ciddi çelişkiler yaşanıyor. HDP'li siyasetçilere yönelik hukuksuzluklar karşısında kimi zaman çekingen dayanışmalar gösterilse de zaman içerisinde sessizliğin ve kanıksamanın öne çıktığını gördük. Bu tutumun, sonuçları itibarıyla hukuksuzlukların sürdürülmesine dolaylı bir onay anlamına geldiğini düşünüyorum.
Bence bu sessizliğin arkasında yalnızca korku değil, Kürt meselesine ilişkin tarihsel önyargılar da bulunuyor.
Türkiye'de siyasal muhalefetin önemli bir bölümü, Kürtlerin temel haklarını savunmak ile kendi seçmen tabanındaki milliyetçi hassasiyetleri gözetmek arasında sıkıştı. Bu da ortak bir demokrasi mücadelesinin gelişmesini zorlaştırdı.
Oysa hukuk devleti yalnızca kendi siyasal çevremiz için talep edebileceğimiz bir düzen değildir. Bugün bir Kürt siyasetçinin ifade özgürlüğünü savunmuyorsanız, yarın başka bir muhalifin aynı hakkı ihlal edildiğinde göstereceğiniz tepkinin inandırıcılığı da zayıflar.
Üstelik bir süre sonra sessiz kaldığınız o baskı mekanizmasının hedefi hâline gelmeniz de mümkündür. Bugün yaşanan gelişmelerin önemli bir yönünü böyle okumak gerekiyor.
Buradan dersler çıkarılmalı ve Kürt meselesinin demokratik çözümü ile Türkiye'nin demokratikleşmesi arasındaki ilişki açık biçimde ortaya konulmalıdır.
Demokratik dayanışma, herkesin aynı düşünmesi değil, farklılıklara rağmen ortak ilkelerde buluşabilmesidir. Türkiye muhalefetinin hâlâ aşmakta zorlandığı temel sorunlardan biri de budur.
4 Kasım operasyonunun yıl dönümünde; hem yıllardır haksız şekilde cezaevinde tutulan mücadele arkadaşlarınıza hem de adalet ve barış arayışındaki Türkiye kamuoyuna vermek istediğiniz en temel mesaj nedir?
4 Kasım'ın yıl dönümünde öncelikle arkadaşlarımızın hâlâ cezaevinde bulunuyor olmasını kabul edilemez görüyorum. Yıllardır ailelerinden, çocuklarından ve sevdiklerinden uzak yaşıyorlar. Her birinin hayatından geri getirilemeyecek yıllar eksiliyor.
Cezaevinde geçirdiğim yıllardan biliyorum; insan yalnızca kendi özgürlüğünden mahrum kalmıyor. Ailesinin hayatında da büyük boşluklar oluşuyor. Çocuklar büyüyor, anne babalar yaşlanıyor. Kimi zaman insanlar birbirlerine son kez sarılma imkânı bile bulamıyor. Geri dönüşü olmayan acı kayıplar yaşanıyor.
Bütün bunların siyasal kararlarla bağlantılı olduğunu düşündüğünüzde yaşanan haksızlığın ağırlığı daha da artıyor.
Ancak 4 Kasım'ı yalnızca mağduriyetlerimizin hatırlandığı bir gün olarak görmüyorum. O tarih, Kürt halkının demokratik temsil hakkının, siyasal çoğulculuğun ve hukuk devletinin neden vazgeçilmez olduğunu yeniden düşünmemiz gereken bir gün. Türkiye'nin geleceği, Kürt sorununun demokratik ve barışçıl çözümünden bağımsız düşünülemez. Kürtlerin eşitlik ve özgürlük talepleri ile Türkiye toplumunun demokrasi ve adalet ihtiyacı birbirine karşıt değildir.
Cezaevindeki arkadaşlarımıza yönelik sorumluluğumuz, onların yaşadıklarını unutmamak ve özgürlüklerine kavuşmaları için daha büyük gayret göstermektir.
Türkiye kamuoyuna ise şunu söylemek isterim: Geçmişte yaşanan acıları ve haksızlıkları görmezden gelerek kalıcı bir barış kuramayız. Ama geleceğimizi de sonsuza kadar bu acıların belirlemesine izin vermek zorunda değiliz.
Bu ülkenin insanları, farklı kimlikleriyle eşit ve özgür yaşayabilecekleri demokratik bir geleceği hak ediyor.
4 Kasım'ın yıl dönümünde en büyük isteğim, bir daha hiçbir insanın düşünceleri, kimliği veya demokratik siyasal faaliyetleri nedeniyle özgürlüğünden mahrum bırakılmadığı bir ülkenin kurulabilmesidir.

İdris Baluken Kimdir?
(EMK)
















