“Cezaevinde tek başıma kalıyorum; ama bu yalınlık içinde zamanı savrulmadan tutabilmek için kendime sıkı bir disiplin kurdum.”
Ebru Özdemir bu cümleyi kurarken, cezaevinde ayakta kalmanın, zihni ve ruhu diri tutmanın ne demek olduğunu da anlatıyor.
Silivri Cezaevi’nde geçen günler, onun için bir durma hâli değil, düşünmenin, yazmanın ve direnmenin başka bir biçimine dönüşmüş durumda.
28 Mart 2025’ten bu yana tutuklu olan Şişli Belediye Başkan Yardımcısı Ebru Özdemir, “Kent Uzlaşısı” soruşturmasında tutuklandı.
Şişli Belediyesi’nde Kültür ve Sosyal İşler, Uluslararası İlişkiler ve Muhtarlıklar Müdürlüğü görevlerini yürüten Özdemir, Şişli’de sosyal politika çalışmaları ile tanınıyor.
Evinde bulunamadığı için bazı medya organlarınca “firari” ilan edilmesinin ardından, kendi iradesiyle gidip ifade veren Özdemir, buna rağmen tutuklandı. Aradan aylar geçmesine karşın hakkında hâlâ bir iddianame hazırlanmadı.
“Barış artık ertelenebilir bir ideal değil bugün ve şimdi savunulması gereken temel bir hak” diyen Ebru Özdemir, sorularımızı yanıtladı.
"Yazmak, burada hem düşünmenin hem de direnmenin bir biçimi"
Merhaba Ebru Hanım, nasılsınız? Cezaevindeki hayatınızı merak ediyoruz. Orada günlerinizi nasıl geçiriyorsunuz, neler yapıyorsunuz?
Cezaevinde tek başıma kalıyorum bu nedenle buradaki hayatımın renkli ya da hareketli olduğunu söyleyemem elbette. Ama tam da bu yalınlık içinde, zamanı savrulmadan tutabilmek için kendime sıkı bir disiplin kurdum. Günlerimi, zamana karşı değil zamanla birlikte ilerleyen bir düzen içinde yaşamaya çalışıyorum.
Güne erken başlıyorum. Her sabah, koşullar ne olursa olsun, en az bir saat yürümeyi ihmal etmiyorum. Ardından ilk işim, dışarıyla bağ kurmanın belki de en doğrudan yolu olan gazetelere, köşe yazılarına ve haberlere göz atmak oluyor. Ülkenin nabzını tutmaya, gündemin ruhunu anlamaya çalışıyorum.
Öğle yemeğinden sonra başlayan ve akşam yemeğine kadar uzanan zaman dilimi ise neredeyse tamamen kitaplara ayrılmış durumda. Okuyorum; bazen satırların altını çizerek, bazen durup düşünerek… Aklıma düşen, kayda geçmesi gereken notlar varsa mutlaka yazıyorum. Yazmak, burada hem düşünmenin hem de direnmenin bir biçimi.
Akşamları saat 20.00 civarında genellikle televizyondaki açık oturumları izliyorum. Açıkçası bu programlar benim için beklemediğim kadar öğretici bir deneyime dönüştü. Cezaevinden önce neredeyse hiç televizyon izleyen biri değildim. Şimdi ise, ülkede yıllardır derinleşen kutuplaşmanın hangi noktaya vardığını, canlı yayınlarda neredeyse laboratuvar ortamında gözlemliyorum. Zaman zaman TRT 2’de yayımlanan filmleri de takip ediyorum.
Bazen aynı konuyu 5-6 farklı kanalda izliyorum. Yorumcuların ne söyleyeceğini önceden tahmin etmeye çalışıyorum; çoğu zaman da kelimesi kelimesine tutuyor. Bu tekrarlar, ezberler ve sertleşmiş dil, bana adeta bir siyaset sosyolojisi dersi gibi geliyor. Hatta zaman zaman, yüksek lisans günlerime dönebilseydim, yalnızca bu ekranlardan bile onlarca tez konusu çıkarabilirdim diye düşünüyorum.
"Küçük gibi görünen bu temaslar, insana beklenmedik bir direnme gücü veriyor"
Cezaevinde geçirdiğiniz süre boyunca yaşadığınız gözlemler neler oldu? Bu deneyim günlük yaşama ve şehirle bağınıza dair algınızı nasıl etkiledi?
Cezaevinde geçirdiğim bu süre, kendimle ilgili hiç tahmin etmediğim bir şeyi fark etmemi sağladı: Güçlü olduğumu. Böyle bir deneyimi yaşamadan önce, insanın bedeninin bir mekâna kapatılmasının çok daha yıkıcı olacağını düşünürdüm. Oysa burada anladım ki asıl belirleyici olan, bedenin nerede olduğu değil; ruhun ve zihnin ne kadar özgür kalabildiği. Zihinsel ve ruhsal özgürlüğün insana verdiği dayanma gücü, sandığımdan çok daha derin ve sarsılmazmış…
Bugün zihnim çok daha berrak. Ne yapmak istediğime, neleri yapabileceğime dair düşüncelerim netleşti, konsantrasyonum geçmişe kıyasla belirgin biçimde arttı. Dışarıda, kentin olağanüstü hızlı ritmi içinde sürüklenirken çoğu zaman fark edemediğim gözden kaçırdığım pek çok ayrıntıya burada odaklanma imkânı buluyorum. Zamanın yavaşladığı bu yerde, düşüncelerim hız kazanıyor.
Bu süreci, kendi iç sesimi daha yakından duyabildiğim sessiz bir inziva dönemi gibi yaşamaya çalışıyorum. Gürültünün azaldığı, dikkatin dağılmadığı bu ortam, şehirle ve gündelik hayatla kurduğum ilişkiye de başka bir yerden bakmamı sağladı açıkçası. Kentin karmaşası içinde görünmezleşen pek çok duygu ve ihtiyaç, burada daha görünür hâle geliyor.
Avukat arkadaşlar ziyarete geldiğinde, cezaevinde kalan diğer insanları uzaktan da olsa görme fırsatı oluyor. Bu anlar, yalnız olmadığınızı derinden hissettiriyor. Daha önce hiç tanımadığınız biriyle bile, aynı koşulları paylaştığınızı bilerek uzaktan selamlaşmak, bir gülümsemeyi paylaşmak… Küçük gibi görünen bu temaslar, insana beklenmedik bir direnme gücü veriyor.
"En çok özgürce yürümeyi özlüyorum"
Cezaevinde en çok neyi özlüyorsunuz ve dışarıda tekrar yapmayı en çok dört gözle beklediğiniz şeyler neler?
Aslında özlediğim şeylerin sayısı saymakla bitmez. Ama dışarıyı sürekli düşünmek, bazen özlemi bir hatırlama hâli olmaktan çıkarıp insanın içini yakan bir duyguya dönüştürebiliyor. Bu yüzden bilinçli olarak, dışarıya tutunmamaya çalışıyorum. İçinde bulunduğum koşulları, şimdilik bütün dünyam gibi kabul edip, buradan beni güçlendirecek bir deneyim çıkarma gayretindeyim.
Bu, vazgeçmek değil, aksine hayatta kalmanın, ayakta durmanın başka bir biçimi… Özlemi bastırmıyor ama onunla mesafeli bir ilişki kurmayı tercih ediyorum diyelim. Çünkü insan bazen ancak bulunduğu yere kök salabildiğinde, gerçekten dayanabiliyor. Ama yine de sorarsanız…
En çok özgürce yürümeyi özlüyorum. Nereye gittiğimi hesaplamadan, varacağım yeri planlamadan, adımlarımı hızlandırmadan ya da yavaşlatmadan, sadece şehrin akışını izleyerek yürümeyi. Kaldırımları, vitrinleri, insanların telaşını, şehrin sesini…
Markete gidip alışveriş yapmayı, cumartesi sabahları Bomonti pazarına uğramayı, arkadaşlarımla buluşup gözleme yiyerek hafta sonuna başlamayı çok özlüyorum. Uzun yıllardır hayatın doğal bir parçası gibi yaşadığım, üzerine hiç düşünmediğim pek çok küçük şeyin, aslında ne kadar kıymetli olduğunu burada fark ettim. Yani burada en çok hayatın sıradan akan seyrini özlüyorum.
"Barış artık soyut bir temenni değil"
Bu süreçte kendinizi ve yaşadıklarınızı anlamlandırırken kamuoyuna vermek istediğiniz mesajlar neler oldu?
Yaşadıklarımı anlamlandırırken, dünyaya ve ülkeye dair daha geniş bir yerden düşünmemek mümkün değil. İçinde bulunduğumuz dönemin, alışageldiğimiz düzenin köklü biçimde sarsıldığı bir eşik olduğunu düşünüyorum. Uzun mücadeleler sonucunda kazanılmış pek çok hak ve özgürlüğün aşındırıldığı; hatta yer yer açıkça ortadan kaldırıldığı bir dünya düzeniyle karşı karşıyayız. Gücün, haklılığın önüne geçtiği; en güçlü olanın, dünyanın geri kalanı üzerinde tahakküm kurmayı kendinde bir hak olarak gördüğü bir zaman dilimi…
Tam da böyle bir dönemde, barış arayışlarının ne kadar hayati olduğu gerçeğinin toplum tarafından çok daha derinlikli biçimde kavranması gerektiğine inanıyorum. Barış artık soyut bir temenni değil; gündelik hayatımızı, haklarımızı, birlikte yaşama ihtimalimizi doğrudan belirleyen yaşamsal bir ihtiyaç. Ve bu ihtiyacın, kutuplaştırıcı, sert ve dışlayıcı bir dille değil; daha kapsayıcı, daha zarif, daha onarıcı ve birleştirici bir dille anlatılması gerekiyor.
Evet, bugün her şey çok zor ve karanlık görünebilir. Umudun kolayca törpülendiği, geleceğe dair kaygıların ağır bastığı bir atmosferde yaşıyoruz. Ancak içselleştirilmiş, sahici bir toplumsal barış talebi ve bu talebin arkasında durulan bir barış mücadelesi, bize gerçek bir demokratikleşmenin kapısını aralayabilir. Toplumsal cinsiyet eşitliğinin, sosyal adaletin ve birlikte onurlu bir yaşamın yolu da buradan geçiyor.
Bu yüzden barışı, ertelenebilir bir ideal değil bugün ve şimdi savunulması gereken temel bir hak olarak konuşmamız gerektiğini düşünüyorum.
"İddianamesiz tutukluluk cezalandırmadır"
Sizinle ilgili açılan davaya dair ne söylemek istersiniz?
Bu süreçte kendimi ve yaptıklarımı ifade ederken dayandığım yer çok net: Bugüne kadar yaptığım her şey, kamusal sorumlulukla, şeffaflıkla ve kentte birlikte yaşamı güçlendirme amacıyla yürütülmüş çalışmalardır.
“Kent Uzlaşısı” olarak adlandırılan süreç de suç isnadıyla değil; tam tersine, demokratik katılımı ve toplumsal diyalogu esas alan bir yerel yönetim anlayışıyla ele alınmalıdır.
Yaklaşık bir yıldır tutukluyuz ve hâlâ “Kent Uzlaşısı” dosyası kapsamında açılmış bir dava bulunmuyor. Aradan geçen zamana rağmen iddianame dahi hazırlanmış değil. Bu durum, yalnızca birkaç kişinin yaşadığı bireysel bir mağduriyet değil; savunma hakkının askıya alındığı, hukukun belirsizlik içinde işletildiği ciddi bir adalet sorunu.
Bir hukuk devletinde insanlar neyle suçlandıklarını bilmeli ve kendilerini savunabilmelidir. İddianame olmadan tutuklu kalmak, bu ilkenin fiilen ortadan kaldırılması anlamına geliyor ki savunma yapma imkânı tanınmadan özgürlükten mahrum bırakılmak, yargılanmadan cezalandırılmaktır.
Bugün yaşanan tam olarak budur. Bir yandan zaman akıp giderken, diğer yandan insanlar neyle suçlandıklarını dahi bilmeden bekletiliyor. Hukuki bir sürecin içinde olmaktan çok, hukuksuz bir bekleyişin içinde kalınıyor.
Bu nedenle bugün yaptıklarımı anlatmaktan çok, anlatamıyor olmanın yarattığı hukuksuzluğu görünür kılmaya çalışıyorum. Tek temennim, bu belirsizliğin bir an önce sona ermesi; hukuki sürecin şeffaf, adil ve evrensel hukuk ilkelerine uygun biçimde işlemesi. Ancak o zaman herkes için gerçek bir savunma ve adalet zemini kurulabilir.
"Bugün savunduğumuz şey kişilerin değerleri"

Bu süreç mesleki ve kişisel bakış açınızı nasıl etkiledi?
Bu süreç hem mesleki hem de kişisel olarak bana ciddi bir durup düşünme alanı açtı. Günlük hayatın yüksek temposu içinde çoğu zaman fark edemediğim pek çok meseleyi, burada daha yavaş ama çok daha berrak bir zihinle yeniden değerlendirme imkânı buldum. Yaptığım işe de kendime de artık daha dışarıdan, daha mesafeli ve daha eleştirel bir gözle bakabiliyorum.
Mesleki açıdan bakıldığında, özellikle yerel yönetimlerin taşıdığı toplumsal sorumluluğu ve kamusal alanın ne kadar hayati bir mesele olduğunu çok daha derinden kavradım. Kent politikalarının, çoğu zaman teknik ya da idari kararlar gibi görünen uygulamaların, aslında insanların hayatına ne kadar doğrudan ve belirleyici biçimde dokunduğunu burada geçirdiğim zamanda daha net hissettim. Kamusal alanın, yalnızca bir mekân değil; eşitliğin, adaletin ve birlikte yaşama kültürünün kurulduğu bir zemin olduğunu daha açık biçimde görüyorum.
Kişisel olarak ise, neyin gerçekten önemli olduğuna dair düşüncelerim sadeleşti. İlişkiler, dayanışma, birlikte üretme ve birlikte direnme duygusu benim için çok daha merkezi bir anlam kazandı. Hayatın asıl yükünü ve değerini, bireysel başarıların değil; kurulan bağların ve paylaşılan mücadelelerin taşıdığını daha derinden hissettim.
Bu sürecin bana kattığı en temel şey, bakışımı daha yalın, daha sakin ama aynı zamanda daha kararlı bir noktaya taşımış olması. Bugün dünyaya belki daha az aceleyle, ama çok daha net bir yerden bakıyorum.
Kamuoyunun sizi anlamasını sağlamak için ne tür mesajlar vermek istersiniz?
Kamuoyundan en temel beklentim, yaşananları tekil bir hikâye olarak değil; daha geniş bir toplumsal ve siyasal bağlam içinde değerlendirmeleri. Çünkü bu yaşananlar yalnızca bir kişinin hayatına ya da bir dosyaya sıkıştırılabilecek meseleler değil. Benim hayatım, yaptıklarım ve savunduğum değerler, başından beri demokrasi, eşitlik ve barış arayışı etrafında şekillendi; bugün de bu çerçevenin dışına düşmüş değil.
Bu süreçte vermek istediğim mesaj, bir mağduriyet anlatısı kurmaktan ziyade, ortak bir gelecek tahayyülüne dair. İçinden geçtiğimiz dönemde toplumsal sorunlara bakarken kutuplaştırıcı, dışlayıcı ve suçlayıcı bir dilin bizi bir yere taşımadığı artık çok açık. Buna karşılık, anlamaya çalışan, çoğulcu ve kapsayıcı bir siyasal dilin hem mümkün hem de zorunlu olduğuna inanıyorum.
Herkes için daha adil, daha özgür ve daha eşit bir toplum hayali benim için kişisel bir beklenti değil kamusal bir sorumluluk. Yerel yönetim deneyimim de, siyasetle ve kamusal alanla kurduğum ilişki de bu sorumluluk duygusu üzerine kurulu. Kamuoyunun beni, yaşanan sürecin yarattığı gürültü üzerinden değil; savunduğum değerler ve inandığım ortak yaşam fikri üzerinden değerlendirmesini isterim.
Çünkü bugün asıl ihtiyaç duyduğumuz şey, kişileri değil değerleri, korkuları değil cesurca ve kararlılıkla atılan adımları ve geleceği konuşabilmektir.
Cezaevinde geçirdiğiniz süre boyunca şehirle bağınızı ve kentsel mekanla ilgili algınızı nasıl korudunuz? Bu deneyim, yerel yönetimin kadın yaşamını desteklemedeki rolünü nasıl daha iyi anlamanıza yol açtı?
Cezaevinde şehirle kurulan bağ, fiziksel olmaktan çok zihinsel ve duygusal bir bağa dönüşüyor. İnsan dışarıdaki hayatın ritminden koparıldığında, şehir artık gidilen bir yer değil; düşünülen, özlenen ve yeniden anlamlandırılan bir mekân haline geliyor. Ben de bu süreçte, görevde olduğumuz dönemde kente dair ne yaptığımızı, neleri dönüştürmeye çalıştığımızı ve hangi eşitsizliklere yeterince dokunamadığımızı daha berrak bir yerden düşünme imkânı buldum.
Bu deneyim bana şunu çok net gösterdi: Toplumsal cinsiyet eşitsizliği kentsel mekânda tesadüfen değil, sistematik olarak yeniden üretiliyor. Sokakların, parkların, ulaşım ağlarının, kamusal hizmetlerin kime göre tasarlandığı; kimin için güvenli, kimin için tehditkâr olduğu meselesi hâlâ politik bir tercih alanı. Cezaevinde, kamusal alandan bütünüyle koparılmış bir kadın olarak, şehirdeki her küçük müdahalenin aslında nasıl hayati bir özgürlük alanı yarattığını çok daha yakından hissettim.
2000’li yıllardan bu yana yerel yönetimlerde “toplumsal cinsiyet eşitliğinin ana akımlaştırılması” sıkça dile getiriliyor; yerel eşitlik eylem planları hazırlanıyor, raporlar yazılıyor. Ancak pratiğe baktığımızda, bu politikaların büyük ölçüde proje bazlı kaldığını, süreklilik kazanamadığını ve çoğu zaman siyasi irade zayıfladığında ilk vazgeçilen alanlar olduğunu görüyoruz. Bu da eşitliğin hâlâ merkezî bir yönetim meselesi değil, tali bir başlık olarak ele alındığını açıkça ortaya koyuyor.
Eşitlik politikaları kendiliğinden hayata geçmiyor; ısrarla talep edilmediğinde ve savunulmadığında hızla görünmezleşiyor. Bu nedenle bu perspektifin özellikle kadınlar tarafından hem siyasal hem kurumsal düzeyde sahiplenilmesi hayati önem taşıyor. Çünkü toplumsal cinsiyet eşitliği yalnızca kadınların meselesi değil; kentte kırılgan konumda bulunan herkesin yaşam kalitesini doğrudan etkileyen bir adalet meselesi.
Cezaevinde geçirdiğim zaman, yerel yönetimlerde karar alma mekanizmalarında kadınların varlığının ne kadar kritik olduğunu bana çok daha açık biçimde gösterdi. Kadınların masada olmadığı, söz ve yetki sahibi olmadığı bir yerde, kentin gerçekten adil, erişilebilir ve kapsayıcı olması mümkün değil. Bugün bunu yalnızca teorik olarak değil, yaşanmış bir deneyimin içinden bakarak söylüyorum. Şehri dönüştüren şey yalnızca planlar ve projeler değil; o planlara hangi gözle bakıldığı ve kimin hayatının merkeze alındığıdır.
Cezaevinden çıktıktan sonra ilk olarak yapmak istediğiniz şeyler neler?
Cezaevinden çıktığımda ilk yapmak istediğim şey, kalabalık bir masa etrafında sevdiklerimle buluşmak olacak. Uzun uzun oturmak, birlikte yemek yemek, sohbet etmek, gülmek… Gündelik hayatın en sıradan ama en hayati anlarını paylaşmayı çok özledim. Çünkü insanın kendini yeniden bütün hissettiği yer tam da orası; birlikte olabildiği, sözünü sakınmadan söyleyebildiği o ortak alan.
Ardından, hiç vakit kaybetmeden yeniden çalışmaya dönmek istiyorum. Üzerine yoğunlaşmayı çok önemsediğim, benim için hem politik hem de kişisel anlamı olan iki başlık var. Bu süreçte zihnimde birikenleri yeniden üretime dönüştürmek, düşünmeye, yazmaya ve kamusal alana katkı sunmaya başlamak istiyorum. Çünkü benim için iyileşmenin ve özgürleşmenin en güçlü yolu, yeniden söz almak ve yeniden üretmekten geçiyor.
"Nerede olursam olayım mücadele edeceğim"
Kadınların şehirde güvenli ve özgür olabilmesi için çalışmalarınıza nasıl devam etmeyi planlıyorsunuz?
Yerel yönetimlerde görev aldığım dönemde de, ondan önce sivil toplumda çalışırken de beni harekete geçiren temel motivasyon aynıydı: kadınların güvenli, özgür ve eşit bir yaşam sürebilmesi. Yerel yönetim deneyimi bana, bu mücadelenin yalnızca talep etmekle değil; politika üretmek, uygulamak ve ısrarla takip etmekle mümkün olduğunu bir kez daha gösterdi.
Bundan sonra siyasetin ya da kamusal mücadelenin hangi biçimde süreceğini bugün net biçimde tarif etmek zor. Ancak şundan eminim; özgür, güvenli ve eşit bir toplum hayali benim için bir görev tanımına, bir makama ya da bir unvana bağlı değil. Bu, hayatımın merkezinde duran politik bir duruş.
Nerede olursam olayım, hangi koşullarda bulunursam bulunayım; kadınların şehirde sadece var olabildiği değil, kendini güvende ve özgür hissettiği bir yaşam için düşünmeye, üretmeye ve mücadele etmeye devam edeceğim. Çünkü bu mücadele, bir pozisyon meselesi değil; ortak bir gelecek meselesi.
Kamuoyuna vermek istediğiniz en önemli mesaj nedir?
Benim için hayattaki en temel değerler eşitlik ve özgürlük. Bugün içinde bulunduğumuz tüm karanlığa, baskıya ve belirsizliğe rağmen umudumu bu iki değerden alıyorum. Çünkü eşitlik ve özgürlük, soyut kavramlar değil; insanların hayatlarını nasıl yaşayabildiğini, şehirde ne kadar rahat nefes alabildiğini, sözünü ne kadar açık söyleyebildiğini belirleyen somut yaşam koşullarıdır.
Kamuoyuna vermek istediğim en temel mesaj da bu çerçevede şekilleniyor: Özgürlükten ve eşitlikten vazgeçmek, güvenlik ya da düzen adına meşrulaştırılamaz. Aksine, gerçek güvenlik ve gerçek toplumsal huzur ancak herkesin eşit ve özgür olduğu bir zeminde mümkün olabilir.
Umudu korumayı ise bir duygu halinden çok bilinçli bir politik tutum olarak görüyorum. Eşitsizliklerin derinleştiği, özgürlük alanlarının daraldığı dönemlerde bu değerleri daha yüksek sesle savunmanın bir sorumluluk olduğuna inanıyorum. Ve tüm bu baskıya rağmen, eşitliğin ve özgürlüğün er ya da geç kazanacağına inanıyorum.
(EMK)







