Bir sabah bütün Filistinlilerin yok olduğu bir dünyaya uyansak ne olurdu? Filistinli yazar İbtisam Azem’in Türkçe çevirisi yakın zamanda yayımlanan romanı Kayboluş Kitabı bu soruyu ele alıyor ve kayboluşun ardından yaşananları Yafalı Alâ ile İsrailli komşusu Ariel üzerinden anlatıyor.
Tayyibe doğumlu olan ve bugün New York’ta Birleşmiş Milletler muhabirliği yapan Azem, romanını 2014 yılında anadili Arapça olarak yayımladı. Kayboluş Kitabı, daha sonra birçok dile çevrildi. O yıllarda yalnızca bir romanın kurgusu olan bu soru, Gazze’de üç yıla yaklaşan soykırımla birlikte bugün başka türlü okunuyor. Azem ise romandaki kayboluşu hiçbir zaman distopik bir fantezi olarak görmediğini söylüyor. Ona göre bu kayboluş, 1948’de yüz binlerce Filistinlinin sürülmesinin ve o günden beri kesintisiz süren “sessiz Nakba”nın bir yankısı.
Biz de kitaptan yola çıkarak Azem’le ‘48 Filistinlilerinin devletin okulda öğrettiği tarihle evde duyduğu tarih arasında büyümesini, hatırlamanın neden bir direniş biçimi olduğunu, 1967 işgalini eleştiren ama 1948’i sorgulamayan Ariel karakteri üzerinden İsrail’deki “makul” çoğunluğun suç ortaklığını ve Filistin edebiyatının ancak felaket anlarında ilgi görmesini konuştuk.

“Nakba, hafızanın aktarımını kesintiye uğrattı”
Alâ defterine “Sanki son can simidim hafızaymış gibi…” yazıyor ama bir yandan da “Keşke daha çok sorsaydım ona” pişmanlığını dile getiriyor. Kayboluş Kitabı, hatırlamaya çoğu zaman geç kalmanın ve sorulamamış soruların da anlatısı. İsrail’in yok saymaya çalıştığı ‘48 Filistinlileri ve halkın kesintisiz süren varoluş mücadelesi düşünüldüğünde; “hatırlamak” Filistinliler için ne anlama geliyor ve bu “geç kalmışlık” duygusu sizde nasıl bir yer tutuyor?
Filistinliler için hatırlamak yalnızca geriye bakma edimi değil. Kim olduğumuzla, mekânlarımızla ve çoğu zaman bilinçli biçimde kenara itilmiş ya da silinmiş bir tarihle bağımızı korumanın bir yolu. Hâkim anlatı size tarihinizin ya hiç yaşanmadığını ya da yalnızca geçmişe ait olduğunu söylemeye çalıştığında, hafıza bir direniş biçimine dönüşebiliyor.
Bu, ‘48 Filistinlileri için özellikle önemli, çünkü çoğumuz resmî olarak öğretilen tarihle (devletin okulda anlattığı tarihle) evde duyduğumuz tarih arasındaki boşlukta büyüdük.
Romanda Alâ, anneannesine daha çok soru sormamış olmaktan pişmanlık duyuyor. Bu çok insani bir duygu bence. Anne babamıza ve büyüklerimize hayatlarını, çocukluklarını, evlerini, tanıdıkları insanları sormak için hep daha çok vaktimiz olacağını varsayarız. Sonra bir anda o vakit biter. Biri ölür ve asla dinleyemeyeceğiniz hikâyeler, asla soramayacağınız sorular olduğunu fark edersiniz.
Nakba insanları yalnızca fiziksel olarak yerinden etmedi, aynı zamanda hafızanın aktarımını kesintiye uğrattı ve o hafızanın içinde yaşadığı toplulukları yok etti.
Sözlü tarihin romanda bu kadar önemli olmasının sebebi bu. Yazı kaybedilen her şeyi geri getiremez, hafızadaki her boşluğu dolduramaz. Ama parçaları koruyabilir ve onları taşıyan kişinin ötesine geçmelerini sağlayabilir. Anneannenin hikâyeleri Alâ’nın hafızasının parçası oluyor, sonra Alâ’nın yazdıkları o hikâyelerin bir başkasına ulaşmasını sağlıyor.
Hatırlamak geçmişe hapsolmak anlamına gelmiyor. Tam tersine, farklı bir gelecek istediğimiz için hatırladığımızı düşünüyorum. Sömürgeleştirilenlere sık sık geçmişe saplandıkları ve artık ilerlemeleri gerektiği söylenir, oysa bugüne nasıl geldiğinizi anlamayı reddederseniz farklı bir gelecek kuramazsınız. Hatırlamak bir bakıma geçmişin yeniden gelecek olmasını engelleme çabası.
“Yafa benim bir parçam oldu”
Yafa romanda adeta canlı bir karakter gibi. Alâ, anneannesinin Yafa’sıyla her gün yürüdüğü Tel Aviv’i bir türlü üst üste oturtamıyor; “yaşadığımız bu şehrin üzerinde başka bir şehir olduğundan” emin. Anneannenin ısrarla “Kont Sokağı” demesi, Alâ’nın ise posta kutusuna İbranileştirilmiş adı (Sha’arei Nikanor) yazmak zorunda kalması bu silme politikasının somut bir göstergesi. İşgalin mekânı ve isimleri gasp ettiği bir şehri, “kayıp cennet” nostaljisine sığınmadan, hafızanın o eksik ve yaralı parçalarıyla yazmak sizin için nasıl bir anlam taşıyordu?
Benim için Yafa hakkında yazmak hiçbir zaman kayıp bir cenneti yeniden kurma meselesi olmadı. Filistin’in cennet olup olmadığı umurumda bile değil. Önemli olan, başımıza gelenleri hak etmemiş olmamız ve hiç kimsenin hayatlarımızı ve haklarımızı bizden gasbetmeye hakkı olmaması.
Beni ilgilendiren şey hafıza, mekân ve bir yer şiddetle dönüştürüldükten sonra geriye kalan parçalar arasındaki ilişkiydi. Yafa’da büyümedim, Tayyibe’de büyüdüm, ama anneannem Yafalıydı ve 1948’de oradan sürülmüştü. Onun anlattıkları ve şehre yaptığımız ziyaretler sayesinde Yafa benim bir parçam oldu. Onunla birlikte bugünkü şehirde yürürken bana artık var olmayan evleri, sokakları, yerleri gösterir ya da onları haritalarda ve sokak tabelalarında bulunmayan adlarıyla anardı. Böylece çok küçük yaşta, bir felaketten sağ çıkıp kendi yurdunda kalmaya devam etmenin ne demek olduğunu anladım.
Romanda Yafa’nın bir arka plandan fazlası olmasını istedim. Neredeyse bir karakter, sadece bu farklı hafıza katmanlarını taşıdığı için değil, Nakba’ya kadar Filistin’in en canlı ve en önemli şehri olduğu için de. Alâ şehri anneannesinin hatıraları üzerinden anlamaya çalışıyor ama onun hatırladığı Yafa’ya asla tam olarak giremiyor.
İsim meselesi özellikle önemli, çünkü adlandırma hiçbir zaman tarafsız değildir. Bir sokağın anneannenizin hafızasındaki adıyla resmî tabeladaki adı farklıysa, bu fark yalnızca dilsel bir fark değildir. Kimin tarihinin görünür kılındığını, kimin tarihinin kenara itildiğini anlatır. Anneannemin eski adı kullanmaktaki ısrarı nostalji olsun diye değildi. Onun için bu yalnızca tanıdığı ve içinde yaşadığı yerin adıydı.
Ama hafızanın kendisi de kusursuz değil. Boşlukları, çelişkileri, yaraları var. Bu benim için önemli, çünkü hafızayı da romantikleştirmememiz gerektiğini düşünüyorum. Alâ anneannesinin hatıralarını devralıyor, ama o hatıralardaki boşlukları da devralıyor. Bizzat yaşamadığı bir şehri sürekli parçalarından bir araya getirmeye çalışıyor. Bu anlamda roman aynı zamanda kaybedilen her şeyi geri getirmenin imkânsızlığı üzerine.
“Kayboluş bir kurtuluş öğesi de barındırabiliyor”
Kurguladığınız 48 saatlik “büyük yokluk”, Filistinlilerin ortadan kaybolmasıyla İsrail’de gündelik hayatı ayakta tutan görünmeyen emeği aniden görünür kılıyor. Bu kriz, resmî Siyonist anlatıyla nasıl bir politik hesaplaşmaya girişiyor?
Kayboluş birkaç düzeyde işliyor ve ekonomik düzeyin önemli olduğunu düşünüyorum, ama bu yalnızca bir parçası. Filistinliler bir “sorun” olarak görüldükleri anlar dışında çoğunlukla görünmez kılınıyor, oysa varlıkları gündelik hayata derinden işlemiş durumda. Aniden ortadan kaybolduklarında bu çelişkiyi görmezden gelmek imkânsız hale geliyor. Bunda karanlık bir ironi var.
Ama kayboluşu sadece İsrail’in Filistinli emeğine ihtiyaç duyduğunu göstermek için yazmadım. Daha önemlisi, kayboluşu bir aynaya dönüştürmek istedim. Roman, bir toplumun “düşman” olarak kurguladığı insanlar aniden ortadan kaybolduğunda o toplumun başına ne geldiğini soruyor.
Bir de tarihsel katman var. Romandaki kayboluş, Filistinlilerin 1948’de gerçekten kaybolması ve yerinden edilmesiyle bağlantılı. 750 binden fazla Filistinli yerinden edildi, yüzlerce köy yıkıldı ya da boşaltıldı ve etnik temizliğe uğradı. Yani kurgusal kayboluş bütünüyle yeni bir olay değil. Çoktan yaşanmış ve farklı biçimlerde yaşanmaya devam eden bir şeyin yankısı. Ayrıca ironik biçimde kayboluş bir kurtuluş öğesi de barındırabiliyor. Sömürgeleştirilen kişi artık sömürge sisteminin ona biçtiği rolü “oynamak” üzere orada değil.
“Fail figürünün ötesine bakmak istedim”
Romanda Ariel karakteri üzerinden İsrail solunun ve “liberal Siyonizm”in sınırlarını da incelikle tartışmaya açıyorsunuz. Filistinliler aniden kaybolduğunda Ariel’in Alâ’nın evine girmesi, onun mahremini, eşyalarını ve kırmızı defterini okuyup sahiplenmeye çalışması neyin sembolü? İsrail’deki “makul/liberal” kamuoyunun bu suç ortaklığını yazmak sizin için nasıl bir politik tercihti?
Ariel benim için önemliydi, çünkü bariz fail figürünün ötesine bakmak istedim. Savaşlarda ve çatışmalarda suçu doğrudan işleyen kişi vardır, ama bir de “bilmiyordum” ya da “benim sorumluluğum değildi” diyen, kimi politikalara karşı çıktıkları için sistemin dışında kaldıklarına inanan insanlar vardır. Beni özellikle ilgilendiren bu sessiz çoğunluk: kendilerini makul, liberal, hatta kimi şiddet biçimlerine ahlaken karşı gören, bir yandan da daha büyük yapıdan yararlanmayı sürdüren ve kendi adlarına suç işlenmesine izin veren insanlar.
Ariel 1967 işgaline eleştirel bakıyor ama kuruluş anlatısını ya da 1948’de olanları sorgulamıyor. Bu ayrım benim için önemliydi. Ariel bu çelişkiyi cisimleştiriyor. Kimi haksızlıkları görebiliyor, yine de o büyük tarihsel gerçekliği üreten ulusal projeye bağlı kalabiliyor. Bu yüzden Gazze’de işler soykırım düzeyine vardığında İsrail toplumunda neredeyse hiç itiraz çıkmaması beni şaşırtmıyor. Bu noktaya bir günde gelinmedi.
Alâ’yla ilişkisi de bu yüzden önemli, çünkü ikisi sömürgeci ve sömürgeleştirilen olarak sömürgeci bir ilişkinin içinde varlar ve birbirlerini önemsedikleri anlarda bile bu ilişki kaçınılmaz olarak “dostluklarına” sızıyor. Alâ kaybolduktan sonra Ariel’in yaptıkları benim için bu nedenle bu kadar anlamlı.
Kırmızı defter özellikle önemli, çünkü Alâ orada nihayet Ariel’in dinlemesini ya da yanıt vermesini beklemek zorunda kalmadan konuşuyor. Kendi hikâyesini kendisi anlatıyor. Ama Alâ kaybolduktan sonra o hikâye bile sahiplenilmeye açık hale geliyor. Ariel’in kötü bir insan ya da gizliden gizliye bir canavar olduğunu söylemek yeterli değil. Onun çok boyutlu bir insan olarak kalmasını istedim, çünkü politik soru asıl orada zorlaşıyor: Görünürde makul bir insan, kendini zarar veren biri olarak görmeden bir baskı ve sömürgeleştirme sistemine nasıl ortak olabiliyor?

PEN, AYIN KİTABI: MAHMUD DERVİŞ
"Dil insanın yurduysa, Derviş'in şiiri Filistin halkının yurdu"
Kayboluş Kitabı 2014’te Arapça, 2019’da İngilizce yayımlandı fakat dünya genelinde (ve yakın zamanda Türkçede) geniş bir okur kitlesiyle buluşması esasen 7 Ekim 2023 sonrasındaki süreçte gerçekleşti. Benzer bir “gecikmiş ilgi”yi Filistin ile ilgili pek çok başka kitapta da görüyoruz. Yayıncılık dünyasının bu metinlerle esaslı bir bağ kurmak için böylesi büyük bir felaket ve yıkım anını beklemesini bir yazar olarak nasıl yorumluyorsunuz?
Filistin edebiyatının çoğu zaman ancak yeni bir felaket Filistin’i görmezden gelinemez hale getirdiğinde geniş bir ilgi görmesi bence derinden rahatsız edici.
Bu belki de yayıncılık dünyasındaki daha büyük bir soruna işaret ediyor: Filistin edebiyatına (ve Küresel Güney edebiyatına) çoğunlukla siyasi olaylar üzerinden yaklaşılıyor, sanki okurun bu edebiyatı önemsemesi ya da Filistinli sesleri anlaşılır bulması için bir felakete ihtiyacı varmış gibi. Üstelik bu ilgi başka dillerde çoğu zaman ancak kitap İngilizceye çevrildikten sonra ortaya çıkıyor. Burada yerel düzeyde ve Güney-Güney işbirlikleriyle yapılması gereken çok iş var. Keşke Filistin edebiyatı bu kadar acıyı ve yıkımı beklemek zorunda kalmadan o ilgiyi görebilse.
“Bugünkü felaketin kendine ait bir ölçeği ve dehşeti var”
2014’te kitabı yazarken “Ya bir gün bütün Filistinliler aniden kaybolsaydı?” sorusu bir romanın kurgusundan ibaretti. Ancak bugün bir halkın canlı yayında silinmeye çalışıldığı, gerçeğin kurguyu aştığı bir soykırım tablosuyla karşı karşıyayız. 48 saatlik bu “kayboluş” hikâyesini bugün kaleme alacak olsaydınız, nasıl bir çatı kurardınız?
Gazze’de olanların tekil ya da bütünüyle yeni bir şey olarak anlaşılabileceğini düşünmüyorum. Bana kalırsa olanlar 1948 Nakba’sı ve Filistinlilerin o günden beri yaşadığı kesintisiz yerinden edilme, yıkım ve silinme bağlamında görülmek zorunda. Gazze’deki insanların büyük çoğunluğu ya ilk Nakba’nın mültecileri ya da onların soyundan gelenler.
Romandaki kayboluşun hiçbir zaman yalnızca distopik bir fantezi olmamasının sebeplerinden biri de bu. Çoktan yaşanmış olanın aynası ve yeniden yaşanabileceğine dair bir uyarıydı. Kitabı 2014’te yazarken Nakba’ya ve benim süregiden ya da “sessiz Nakba” dediğim şeye bakıyordum. Gazze’de tanık olduklarımız bu bağı acı verici biçimde açık hale getirdi.
Tarihin 7 Ekim’de başladığı fikrine de direnmemiz gerektiğini düşünüyorum. Bugünkü felaketin kendine ait bir ölçeği ve dehşeti var, ama çok daha uzun bir tarihin parçası. Bu süreklilik hem romanı hem de bugün olanları anlamak için elzem.

"Nehirden denize özgür Filistin"
Kayboluş Kitabı’nın Türkçeye İngilizce üzerinden değil, doğrudan Arapçadan çevrilmesi çok kıymetli. Batı dillerine çevrilmediği için küresel yayıncılık piyasasının dışında kalan ama Türkiye’deki okurun mutlaka tanıması gerektiğini düşündüğünüz, Arapça yazan Filistinli yazarlar kimler?
Birkaç isim sayayım, ama eminim atladığım çok daha fazlası var.
Asmaa Azaizeh, Huzama Habayeb, Sahar Halife, Gassan Kanafani, Emil Habibi, Mahmud Derviş, Mahmud Şukayr, Adania Shibli. Ayrıca Mahdi Fleifel, Elia Suleiman, Hany Abu-Assad gibi yönetmenlerin filmlerini de kesinlikle öneririm.
Filistinli bir yazarın (ya da Türkiyeli bir yazarın) uluslararası alanda görünür olmak için İngilizceden ya da başka bir dilden geçmek zorunda kalmaması gerekir. Çeviri, kültürler arasında doğrudan bir edebi ilişki kurabilir ve umarım Türkiyeli okurlar Filistin edebiyatını yalnızca siyasi olarak yaşananlar yüzünden değil, bu edebiyatın kendi zenginliği ve çeşitliliği için keşfeder.
“Edebiyat, şu an var olanın ötesini hayal etmemizi de sağlıyor”
Filistin halkının mücadelesi işgal altındaki topraklarda, tarihsel Filistin coğrafyasında ve diasporada her şeye rağmen kesintisiz sürüyor. Bütün bu ağır yıkımın, kaybın ve varoluşsal tehdidin ortasında edebiyat, Filistin için nasıl bir gelecek hayal edebilir veya bu geleceğin inşasına nasıl bir imkân sunabilir?
Edebiyatın geleceği öngöremeyeceğini, tanık olduğumuz yıkımı ve kaybı da kesinlikle telafi edemeyeceğini düşünüyorum. Ama farklı bir geleceği hayal etme imkânını koruyabilir. Filistinliler için bu imkân önemli, çünkü varlığımızı inkâr etmeye, tarihimizi silmeye ve geleceğimizi imkânsız göstermeye bu kadar çok çaba harcandı.
Edebiyat hatırlamamızı sağlıyor, ama aynı zamanda şu an var olanın ötesini hayal etmemizi de sağlıyor. Yıkılmış ya da yerinden edilmiş mekânlarla, insanlarla ve tarihlerle kurulan ilişkileri koruyabilir, bir yandan da Filistin'in ne olabileceğini düşünmenin yeni yollarını yaratabilir.
Filistin edebiyatının geleceğe dair siyasi bir yol haritası sunmak zorunda olduğunu düşünmüyorum. Rolü daha temel bir şey olabilir; Filistinlilerin insanlığında, karmaşıklığında ve varlığında ısrar edebilir ve hikâyemize bizim adımıza çoktan karar verildiği fikrini reddedebilir.
Edebiyatın umut sunduğu yer belki de burası. Edebiyat her şeyin çözüleceğine söz vermiyor, ama başka bir geleceğin ihtimalini açık tutuyor. Farklı bir dünyayı hayal edebildiğimiz sürece, şimdiki dünya mümkün olan tek dünya değil.
(DS/VC)







