Suriye Geçici Hükümeti ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında 6 Ocak’tan bu yana süren çatışmalar, dün (18 Ocak) imzalanan ateşkes ve entegrasyon anlaşmasıyla sona erdi.
Anlaşmaya ilişkin SDG’den önce açıklama yapan ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Thomas Barrack, süreci “eski hasımların ayrışma yerine ortaklığı tercih ettiği kritik bir dönüm noktası” olarak tanımladı.
SDG ise kendilerine birçok güç tarafından savaş dayatıldığını, olası bir iç savaş riskini gözeterek Deyrizor ve Rakka’dan Haseke’ye çekildiklerini ve bu zeminde anlaşmaya vardıklarını duyurdu.
Gelecek Partisi Bursa Milletvekili ve eski büyükelçi Kâni Torun, Suriye’deki ateşkesi ve ateşkesin Türkiye’deki çözüm sürecine olası etkilerini değerlendirdi.
“SDG’nin taleplerini askerî yollarla elde etmesi mümkün değildi”
Ateşkese gelinen aşamaya dek süreç sizce hem Suriye hem de Türkiye açısından nasıl ilerledi?
Süreç, 10 Mart’tan bu yana esas olarak SDG cephesinde atılması beklenen adımlar üzerinden şekilleniyordu. Ancak SDG gerekli adımları atmayınca, meselenin diplomatik yollarla çözülemeyeceği kanaati hem Türkiye hem de Suriye tarafında güç kazandı. ABD’nin onayı alındıktan, özellikle Paris’teki anlaşmanın ardından İsrail’le de bir mutabakata varıldı. Buna göre İsrail bu sürece doğrudan müdahil olmayacak, karşılığında da sahadaki aktörler İsrail’in güneydeki işgallerine dokunmayacaktı. Bu mutabakatlar tamamlandıktan sonra askerî harekât başladı.
Zaten SDG’nin sahadaki taleplerini askerî yollarla elde etmesi mümkün değildi, bu noktada diplomasiye ağırlık verilmesi gerekiyordu. Ancak sahadaki çok başlı yapı, diplomatik görüşmelerin ilerlemesini de ciddi biçimde engelledi.

ŞEYH MAKSUD VE EŞREFİYE’YE SALDIRILARDA 3. GÜN
SDG: Halep’te askerî varlığımız bulunmuyor
10 Mart’tan 31 Aralık’a kadar somut hiçbir adım atılmadı. Zaman zaman ‘geri çekilme’, ‘teknik anlaşma’ gibi açıklamalar yapıldı ama bunlar sahada karşılık bulmadı. Bu süreçte SDG’nin daha somut ve güven verici adımlar atması gerekiyordu; ancak bunların hiçbiri gerçekleşmedi.
Askerî olarak da kazanılması mümkün olmayan Halep’te, gereksiz yere can kayıpları yaşandı. Halep’teki mahallelerin kontrol altına alınması zaten mümkün değildi. Ardından yaşanan geri çekilme, hükümeti daha da cesaretlendirdi. Gelinen noktada SDG, 10 Mart Mutabakatı’nın çok gerisinde bir anlaşmayı imzalamak zorunda kaldı. Buna rağmen, paradoksal biçimde bunun SDG açısından bazı yönleriyle olumlu sonuçları da oldu.

“Aşiretlerin taraf değiştirmesi çok zor değildi”
Nasıl? Şu an fiilen kontrol ettikleri toprakların yaklaşık yüzde 40’ını kaybetmiş durumdalar.
O topraklar zaten SDG’nin değildi. IŞİD’le savaş sürecinde ABD ve dönemin Esad yönetimi, bu yapıların bazı bölgeleri kontrol etmesine ve petrol ticareti yapmasına fiilen göz yummuştu. Bu şekilde devam etmesi zaten mümkün değildi. Arap aşiretlerin taraf değiştirmesi de çok zor değildi. SDG’nin demografik olarak varlık göstermediği bir alanı kontrol etmesi imkânsızdı; bu ancak bir anlaşmayla mümkün olabilirdi. Ancak anlaşma zemini de oluşmadı.
Gelinen noktada SDG, fiilen kendi “çekirdek bölgesi” olarak tanımlanan alana çekilmiş oldu. Bundan sonra daha akılcı davranırlarsa, Suriye içinde demokratikleşmeye katkı sunan, siyasi parti ve sivil siyaset kanalları üzerinden Suriye’nin bir parçası olarak varlığını sürdüren bir hatta ilerleyebilirler. Böyle bir durumda önlerinde kapalı bir yol olduğunu düşünmüyorum. Zaten yapılan anlaşma gereği silahların bırakılması söz konusu. Ancak bu çizgide kurulacak bir siyasi partinin, büyük olasılıkla söz konusu bölgede etkili olması mümkün. Dolayısıyla bugün bakıldığında SDG açısından bir kayıp gibi görünen bu tablo, uzun vadede daha konsolide bir yapıya dönüşebilir.
Öte yandan Suriye hükümeti de ülkenin büyük bölümünde kontrolü sağlamış oldu. Bu durum, Şam yönetimine ciddi bir özgüven kazandırdı. Eğer bu özgüven olumlu bir biçimde kullanılır; anayasal düzlemde eşit yurttaşlık ilkesi Kürtler, Dürziler, Aleviler, Hıristiyanlar, Türkmenler ve diğer tüm azınlıklar için kapsayıcı bir siyasetle hayata geçirilirse, bunun Suriye’nin birliği, bütünlüğü ve gelecekteki refahı açısından çok önemli sonuçları olabilir.
“Türkiye’deki sürecin önü açılmış görünüyor”
Buradan Türkiye’ye gelirsek, Suriye’deki çatışma sürecinden Türkiye’deki çözüm sürecinin ciddi bir yara almadığı görüşüne siz de katılıyor musunuz?
Elbette, çünkü zaten Türkiye’deki süreç, Suriye’den bağımsız olarak başlamıştı. Temel hedef Kandil’in boşaltılması, PKK’lıların Türkiye’ye dönüşü ve örgütün kendini feshetmesiydi. Fesih meselesi fiilen gerçekleşmiş oldu.
Türkiye tarafı, özellikle iktidar, Suriye’deki gelişmelerin netleşmesini beklemek adına süreci bir süre yavaşlattı. Ancak gelinen aşamada Türkiye’deki sürecin önü açılmış görünüyor. Bundan sonra daha hızlı ilerlemesini engelleyecek ciddi bir gerekçe kalmadı. Dolayısıyla Türkiye’de sürecin eskisinden daha hızlı bir biçimde devam edeceğini düşünüyorum.
Bu noktada yeni jeostratejik yönelimi, özellikle de ABD’nin bölgeye ilişkin yaklaşımını doğru okumak gerekiyor. Bunu okuyamayan aktörler, kaçınılmaz olarak güç kaybediyor. ABD’nin nihai tercihinin merkezi yönetimler olduğu uzun süredir açıktı. ABD’nin bölgede benimsediği yeni stratejik vizyonun temelinde, devlet dışı silahlı aktörlerin tasfiye edilmesi yer alıyor. Bu nedenle sahadaki tüm aktörlerin bu gerçekliği görerek hareket etmesi gerekiyor. Bunu uzun süredir dile getiriyorum, televizyon programlarında da defalarca ifade ettim.
ABD, bölgede ilişkilerini devletler üzerinden yürütmeyi ve merkezi yönetimleri muhatap almayı tercih ediyor. Yeni stratejik çerçeve bu yönde şekillenmiş durumda. Buna paralel olarak devletlerin ve merkezi yapıların güçlendirilmesi hedefleniyor. Mevcut gelişmeler de bunu doğruluyor. Bu yaklaşımın Irak’ta da karşılık bulacağını düşünüyorum. Önümüzdeki dönemde Irak’ta, özellikle Haşdi Şabi’ye yönelik daha ciddi gelişmeler yaşanması şaşırtıcı olmayacaktır.

Kâni Torun hakkında
Gelecek Partisi Bursa Milletvekili ve eski büyükelçi.
İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ni bitirdi. Türkiye’nin değişik bölgelerinde doktor olarak çalıştı. Marmara Üniversitesi’nde doktora yaptı. Marmara Üniversitesi ve Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde akademisyen olarak çalıştı.
1996 yılında İngiltere’ye gitti. Orada yaşadığı sırada Doctors Worldwide (Yeryüzü Doktorları) kuruluşunun kurucuları arasında yer aldı. 2001-2011 yılları arasında Ingiltere’de bu kurumun CEO’luğunu yürüttü. Bu dönemde ağırlıklı Afrika kıtasında olmak üzere birçok yardım ve kalkınma projesini yönetti. 2011 yılında Somali’ye Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçisi olarak atandı. 2014 yılına kadar bu görevi sürdürdü.
2014 yılında Başbakan Başdanışmanlığı görevine atandı.
7 Haziran ve 1 Kasım 2015 seçimlerinde Bursa’dan AKP milletvekili seçilerek Meclis’e girdi. Bu dönemde Meclis Dışişleri Komisyonu’nda başkanvekili ve Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Türkiye grubunda üye olarak çalıştı. 24 Haziran 2018 seçimlerinde aday olmadı.
1959, Artvin doğumlu. (TY)











