Geleneksel göçebelikte genç gerilimi
İnsanın genlerinde göçebelik baskınsa yerleşik hayata geçmek, hürriyetinden ve daha birçok şeyden feragat etmek manasına gelebiliyor.
Bir zamanlar geçimini hayvancılıkla sağlayan, çadırda yaşamayı sürdürmesine rağmen Ürdün’de bir şehrin kıyısına sığınmış Filistinli Bedevi aileyi, hayat tarzında köklü bir olası devrimin arifesinde takip etmeye başlıyoruz.
Belgeselin en başında Najar ailesinin dedesi Abu-Awad’ı, üç beş tane kalmış koyununa ve keçisine nefis bir otlakta çobanlık yaparken görüyoruz. Rüzgârla dalgalanan otların arasında en çok gelincikler gözümüzü okşuyor; dedeyi, böcekten arındırmak için ihtimamla silkelediği bir bitkinin yapraklarını tabii bir nimet olarak iştahla çiğ çiğ yerken izleme şansına bile erişiyoruz. Söylediği şarkıda sitem dikkat çekiyor: “Niye şehre göç etmiyorsun… sohbet ettiğim Bedeviler bana ‘Şehir hayatımızı değiştirdi’ dediler… şehre gittiğim zaman her şey bana yabancı…”.
Ailenin bir bakıma hakiki reisi ise çadırda tanıdığımız büyükanne Hekime, Filistin’den bir zamanlar göç etmelerine sebep olan hadiseleri hatırlayan, hatta günün birinde memleketlerine döneceklerini içten içe uman anaerkil bir şahsiyet. En yakın arkadaşı olan yaşlı koyun Bedriye’yle yakınlıkları şefkat hislerimizi kabartırken zabıtalardan onu gizleyip beraberliklerini sürdürmedeki dirayeti, dudaklarınızda tetikte bekleyen tebessümü salmanızı sağlayacaktır.
Lakin aile içinde muhakkak ki hürmetle davranılmaya devam edilen eski neslin temsilcilerinin gelenek ve görenekleri, bilhassa yanı başlarındaki şehir hayatına özenen yeni nesil için ister istemez ikincil bir öneme sahip oluyor. Ergenliğe doğru ilerlemekte olan esmer güzeli Eman okulda ten renginden dolayı, ayrıca çadırda yaşadığı için alaylara maruz kaldığından herkes gibi olup “normal” bir hayata geçmek için aslında can atıyor.
Şehir her şeyi yutuyor!
Beton Diyar (Concrete Land) adlı belgesel gittikçe genişlemekte olan şehrin kıyısında yalnız tabiatın değil, bilhassa asırlardan günümüze ulaşabilmiş ananelerin tehdit altında olduğunu bir kez daha ispatlıyor. Kendisi de Filistin kökenli Ürdünlü gencecik sinemacı Esmehan Bkerat tesadüfen karşısına çıkan Najar ailesinin başına gelenleri layıkıyla değerlendirip gezegenin gidişatı hakkında bir kez daha bizi tefekküre sevk ediyor. 2026 Ürdün, Filistin ortak yapımı 101 dakikalık gözlemsel belgesel beton villalarda yaşayıp insanlıklarını unutmuşa benzeyenlerin önyargı ve zalimliklerine bizi tekrar ikna ederken asgari imkânlarla hayatlarını idame ettirebilenlerin kendine has rengini, hakikiliğini ve kıymetini bize ziyadesiyle hatırlatıyor.

Türkiye’de göçebelik adeta bir devlet projesi olarak neredeyse tamamıyla bitirilmiş olduğundan Bedevi Najar’lar bize popüler kültürde daha çok tanınan Romanlar’ı hatırlatıyorlar. Epeyce koyu ten renklerinden dolayı mütemadiyen ırkçılığa ve ayrımcılığa tabi tutulmaları bir yana, düzenin bir parçası olmayı reddettikleri gibi, tahakküm altına alınamayacak asi ruhları da potansiyel bir tehlike olarak görülüyor.
Oysa filmdeki mülayim baba Awad ailesini geçindirebilmek için maaşını muntazaman ödemeyen bir inşaat şirketinde damperli kamyon şoförlüğü yapıyor ve ailesine ayırabildiği vakitte şefkatini bilhassa evlatlarından eksik etmiyor; aynı zamanda ananevi göçebelikle şehirde yerleşik yaşam ihtimali arasındaki ikilemi tabii ki derinden hissediyor.
Bu arada şehir genişledikçe genişliyor, yanı başlarında inşa edilecek villalar için zeytin ve çam ağaçları kökünden sökülüp atılıyor. Herhangi bir toprak parçasına resmen sahip olmamasına rağmen büyükanne Hekime değerli bir varlık olarak bir zeytin ağacını son anda kurtarmak suretiyle yaşamaya devam edebileceği bir yamaca ektiriyor.

İşgalci ihtimamla takip ediliyor
Najarların, hatta muhakkak ki ruhuna en iyi gelen şey olarak çobanlıkla iştigal eden epeyce yaşlı dedenin bile çadır yaşamı yüzünden dünyadan bihaber yaşadığını sanmayın. Muhtelif odaları olan geniş çadırda iki ayrı televizyonun farklı farklı ihtiyaçlara hizmet verdiğini görüp filmin mizah dozunu duyumsuyoruz.
Netanyahu’nun aşırı sağcı Itamar Ben-Gvir ile anlaştığına, özel timin Batı Şeria’ya yönlendirilmek suretiyle Filistinli Bedevileri Necef çölüne sürüp evlerini ve topraklarını mahvetme projesine dair haber, anında televizyona doğru hareket çeken dedenin tepkisine yol açıyor. Etraflarındaki inşaat çemberi daraldıkça aile tekrar göç etmek, hatta şehre yerleşmek arasında gelgitler yaşarken isyan eden dede açık havanın, ışığın kendisi için ne kadar vazgeçilmez olduğunu bir kere daha ifade ediyor.
Bu arada İsrail’in Filistinlilere yönelik olarak başlattığı soykırım da yakından takip ettikleri gündemin ortasına düşüyor; tüm ailesini yitirmiş büyükanne ağıt yakacak kelimeleri bulmakta zorlanıyor.

Najar ailesinin bazen mahrem sayılabilecek anlarını bile yakalamaya muvaffak olmuş genç sinemacı Esmehan bilhassa daracık alanlarda şahsen çekim yapabildiği için aslında bize inandırıcı bir hikâye aktarıyor. Cahil cesaretiyle atıldığını ifade etmekten çekinmediği bu ilk belgesel projesi sekiz sene sürmüş; fakat gerçekleştirilme sürecinden çok şey öğrendiği için şimdi sektörün içinde, üstelik başka projelerde prodüktörlük dahil muhtelif branşlarda aktif olmaktan mutlu ve gururlu. Najarlarla adeta simbiyoza geçerken aile içindeki nesiller arası gerilimlere, hatta çağdaş belgesel jargonunda, sonlara doğru olmazsa olmazlardan küçük felaketlere de bizi dahil ediyor. Filmin içeriğini bir şekilde ele versem de neyse ki Najar’ların hayat döngüsünde geleceğe ümitle bakabildiklerini görme şansını da elde ediyoruz.
Nitekim Esmehan’ın etrafına zamanla topladığı gayet profesyonel beynelmilel ekip ve destekle eli yüzü düzgün bir belgesele imza atmış olduğu kesin; dolayısıyla Karadenizlileri hatırlatan aydınlık güleç çehresinin istikbalde bir şekilde karşımıza tekrar çıkma ihtimali gayet yüksek.
(MT/HA)