Şimdi, yani sakin olmalıyım kendi kendime söylüyorum ama size de söylemiş olmakla fazla vaktinizi almadan kısaca bitirmem lazım. Konuşmamın bir işe yaraması gerektiği görüşündeyim. Şimdi, özellikle bu duruşma salonu hakkında birkaç söz edecektim; zaten rüyalarıma girdiği için. Ama 18 yıl önce kurulduğuna, 18 yıl önce bu duruşma salonunun yapılmasına karar verildiğini savunmada anlatacağım sonra. İkincisi; 9.3.2026 tarihli SEGBİS çözümlerinde bir hata vardı, onu söyleyecektim; söylemiyorum. Bizim de bir hatamız vardı, onu da daha sonra bilahare söyleyeceğim. Bütün bunların hepsini hiç vakit almamak için söylüyorum.
Ama şunu söylemeden geçemeyeceğim: Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı, 15 Ekim 2026 tarihi... Ve buradaki duruşma devam ederken saat 18.28'de web sayfasına şu açıklamayı girmiş: "İstanbul 33. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 2026/208 esas sayılı dosyasının sanıklarından Ekrem İmamoğlu'nun 15.10.2026 tarihli duruşmadaki kamu davasına esas soruşturmayı yürüten yargı mensuplarını hedef alan ifadeleri nedeniyle kamu görevlilerine görevi nedeniyle alenen hakaret suçundan Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı'nca re'sen soruşturma başlatılmıştır. Kamuoyunun bilgilerine..." dedi.
Bunu ne zaman ve nasıl öğrendiler, sormuyorum. Ama neden sormadığımı da biliyorum; nasıl böyle bir aşama yapıldığı konusunda biliyorum. Bunu da bir kenara koyuyorum.
Peki, nasıl başlamalıyız? Anlatmaya gerek olmadığı fikrindeyim. Çünkü sonuç olarak da hani siz "Şimdi toparlayın" diyorsunuz ya, öyle bir kelimeye de muhatap olmadığım, olmak istemediğim için geçiyorum. Ve iddianamenin nasıl bir iddianame olduğu konusunu özellikle altını çizerek Ceza Muhakemesi açısından anlatmak istiyordum; vazgeçtim, anlatmıyorum vakit olmadığı fikrindeyim. Ve tabii en güzeli itirafçıların itirafları, savunmaya bıraktım.
Ve iddianame suçlamasında savcıların etik kuralları tek cümle: Hiçbir etik kuralına uymamışlardır; ne iddianame yazımında, ne duruşma düzeninde, ne de soru sorma düzeninde. Geçiyorum ama anlatacağım, şimdi değil. Özellikle savunmanın geldiği zaman tekrar döneceğim. Düzene uygun düşünülmeyen sanıklar suçlanır mı?
Bir bakıma soruları sordular; "Devlet vatandaşına tuzak kurar mı?" Kurar, kurdu. E şimdi bütün bunları yan yana getirdiğimiz andan itibaren aynı cüretle bütün sanıkların yani: "Ey Başkan, sayın yargıçlar; birinci vazifeniz demokrasiyi, cumhuriyeti, hukuku, adaleti ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir" cümlesiyle başlayan anlatımımı bir kenara koyuyorum; onu da savunmada tekrarlayacağıma söz veriyorum.
Ötesi; Dreyfus Davası'ndan bahsedildi. Yani geçmiş 1894 yılından kalma bir casusluk meselesi ile ilgili olmak üzere "Acaba gerçek yürür mü?" sorusunu soracaktım. Sayın Başkan burada bütün gerçekleri yürüttü ve bütün gerçekler yürüdü. Hâlen yürüyor. Ben de bu konuya özellikle savunma aşamasında yürümek üzere soracağım, itham edeceğim ve suçlayacağım ama şimdi değil. O hâlde şimdi burada ben ne demeliyim ya da biz neyi anlatmalıyız?
Biz hangi konunun üzerinde durmalıyız ki siz biraz sonra tutuk incelemesi yapacaksınız. Yani tutuklama ile ilgili bir inceleme yapacaksınız. Meslektaşım anlattı. Ama bir örnek olsun; hiç olmazsa anlattıklarımdan birisi bu anlamda akılda kalsın. İzmir'de benzer bir dava açıldı.
İzmir'de hatta ve hatta görevi ihmalden açılmış olan bu davayla ilgili olmak üzere suça ilişkin tüm ihale dosyalarının ve belgelerinin soruşturma dosyasının içerisine alındığı, etki etme ve karartma ihtimali bulunmadığı görülmekle denildi ve 2025'e 629 esas sayılı davasında hukuk sistemimizde asıl olanın kişilerin tutuksuz yargılanması ve suçunun sabit olması hâlinde kararın kesinleşince cezasını infaz etmesi gerekli olup, yaklaşık bir buçuk yıl sonra başlayan soruşturmada tutuklama tedbirini devam ettirecek acil bir durum bulunmaması nedeniyle tensiple tahliye ettiler.
Sizin 10 numaralı kararınıza baktığımız zaman tensipteki şifahen sorgu sırasını bildireceğiniz konusunda bir karar verildi. Ve biz buraya 9 Mart tarihinde geldiğimiz zaman sizin ilk sorguladığınız konuyla ilgili olmak üzere "Siz hiç ceza davasına girdiniz mi?" diye sordunuz.
İkinci bize sorduğunuz, sorguladığınız ise deneyimlerimizle ilgiliydi. Bize 201. maddeyi okuttunuz, biz 201. maddeyi okuduk. Şimdi acaba bütün bunlarla yan yana getirdiğimizde tutukluluk hâlini incelemek gerekir ise yine duruşmada özellikle Resul Emrah Şahan'ın o andaki sorgusu sırasında, yani iddianameye karşı sorgusu alınırken 25.3.2026 tarihinde bir soru sordum. O soru havada kalmasın diye bunu anlatıyorum.
Ve ben o soruyu sorduğum zaman dedim ki: "Siz hani tarihlere çok düşkünsünüz, tarihler konusunda özellikle 19 Mart tarihi sizin açınızdan önemli". "Evet" dedi, "19 Mart tarihi benim açımdan önemlidir ve 23 Mart 2025 tarihinde de hakkınızda tutuklama kararı verildi" dedim. O da "Evet" dedi. Ve ondan sonra da şunu sordum: "Sizin hakkınızda tutuklama kararı verilirken yanınızda, sizin yanınızda Ekrem İmamoğlu var mıydı?" "Hayır, yoktu; ben tek başımaydım".
"Peki, bütün bunlarla ilgili olmak üzere tek başınıza olduğunuzu söylediğiniz hâlde siz acaba bununla ilgili olmak üzere tutanağı imzaladınız mı?" "Evet, imzaladık" dedi. Ve sizin önünüze bu anlamda baktığım zaman iki tane karar var dosyanızda.
Bunlardan bir tanesi 2025'e 347, bir diğeri ise Resul Emrah Şahan'a sorduğum gibi 2025'e 348 sorgu; ikisi de burada. Bu sorgunun yani 2025'e 348'in dosyanızı açtığınız zaman hiç sayfa numarası olmadığını görürsünüz ve ne zaman biter biliyor musunuz?
Özellikle saat 11.40'ta. Peki, 347'ye özellikle 348'e baktığınız zaman burada Ekrem İmamoğlu, Mahir Polat, Mehmet Çalışkan, Resul Emrah Şahan var. İfadesine göre de tek başına olması gerekirken kestiler, kopyaladılar; 10. Sulh Ceza Hâkimi'nin talimatıyla yapıştırdılar ve bizim karşımıza sayfasız böyle bir karar çıktı. Saati 11.40. Koydum bir kenara.
Aynı şekilde onu anlatacaktır fakat 347 sayılı sorgu ise Ekrem İmamoğlu, Ahmet Hamdi Çiçek… İkisi de bizim yanımızda yoktu. Ama 21 polis, 10 Sulh cezanın duruşma salonunda. Hatta ve hatta bu 11 polis, 11 emniyet görevlisi emniyette bizim sorgumuzu yapan.
Ve emniyette bu tutuklama kararında yazılı olan hiçbir gerekçe bize soru olarak sorulmadı. Buna da baktığım zaman bunun da saati 11.30 olarak yazılı. O zaman siz dava dosyasını açıp bu tutuklama kararlarına baktığınızda bunları görürsünüz. 10 dakika içerisinde 9 sayfa, 10 dakika içerisinde 7 sayfa. Yan yana getirdiğiniz zaman bile bu kadar kişiyi bir araya getirmek suretiyle eğer sorgu yapmadıysanız ifadede sorgu zaptı yok hükmündedir.
Yani tutuklama kararı yoktur. Yani tutuklama kararı olmayan bir soruşturma üzerinden devam ediyorsak o zaman bunun sebebi, bu anlamda baktığınız zaman, sizden daha yüksekte oturduğunu zanneden, ama sizden önde oturup sırtını dönen iddia makamının marifeti olarak algılanabilir. Çünkü bizi gönderdikleri zaman, gidin orada ifade verin dedikleri zaman saat ne 11.30'du, ne de 11.40'tı. Biz sabahın 6'sında oraya geçtik.
Bunların bir önemi var mı? Bunların bir önemi yok. O zaman bunları bir kenara koyalım. Ama özellikle altını çizerek söylüyorum. O halde, bu anlamda bu soruşturma yapılırken, o halde bu anlamda bu soruşturma sonucunda hakkımızda bir tutuklama kararı verilirken, olmadığımız kişilerle birlikte yan yana getirilmek suretiyle gerçekleştirilen tutuklama kararı yok hükmündeyse o zaman bizim bir şey yapmamız gerekiyor. Meslektaşım anlattı ve son söz. Özellikle son söz derken acaba bununla ilgili ne yapılabiliri de özellikle altını çizerek ifade etmek istiyorum.
Ki bunun ne yapılabilir sorusunu veya yapılabilecek olanlar konusunda da belki sizlerden bir şey istemek gerekir. Belki değil, sizlerden istemek gerekir. Sizlerden neyi istemek gerekir? Sordunuz ya bizim deneyimlerimiz. 1970'lerden geliyoruz.
Deneyimlerimiz 1972 yıllarına dayanıyor. O zamanki 141, 142'ye dayanıyor. 163'e dayanıyor. O zamanki sıkıyönetim mahkemelerine dayanıyor. Bütün bunları biz buralardan geliyoruz diye asla söylemek istemiyorum. Ama en azından bu salonlarda şunun söylendiğini, şimdi size özellikle anlatmak istediğim bir şeyin söyleneceğini bilmesini istiyorum.
Bu bir karşı oy yazısı. Diyor ki: İnançların ve düşüncelerin, sözle ve yazıyla açıklanmasını iddianamede örneğini gördüğümüz dar anlayışlarla katı değerlendirmelerle kısıtlamak, hem anayasanın güvence altına aldığı temel haklara ters düşer, hem bizi yanlış bir mantık uygulaması ile tehlikeli sonuçlara sürükler.
50 yılı aşkın bir süreyi içeren ceza politikamız göstermiştir ki belirli görüş ve düşüncelerin, dar yorumlarla kösteklenmesi, değişik eğilim ve akımlara yaşama hakkı tanınmaması, bu çeşit inanç ve düşüncelerin yaşamını sürdürmesine, hatta daha çok gelişmesine engel olamamıştır.
Her Allah diyenin gerici gözüyle bakmak, 163. maddeye göre ceza tehdidi altında bulundurmak, yurttaşları dinden soğutmadığı gibi her sosyalizmden söz edeni ve Marx'ın adını ananları komünistlikle suçlamak da ülkemiz insanını toplumculuk akımının bütün dünyayı saran ve sarsan etkisi dışında bırakamamıştır.
Banka soyanlar, kahvehane tarayanlar, gözü kapalı adam öldürenler, mademki solcudur, ya da en çok solcular arasından çıkıyorlar, o halde onlara bu solculuğu, yazanları, çizerleri öğreten yazarları ve çizerleri susturalım demek, düz mantıkla doğru görünür. Ama uygulamalı, gerçekçi bir mantık bu görüşü kökünden reddeder.
Çünkü, aksinin kabulü halinde, öğretenleri cezalandırmaktan daha ileri gidilecek ve bu cezanın infazı halinde bu akımlara kapılan gençleri doğru yetiştiren ana ve babaları da cezalandırmak gibi akıl dışı bir sonuca sürüklenmiş olacağız. Bu da her yönüyle uygulaması olanaksız bir durumdur. İnsanın doğuşunda var olan adalet duygusu zedelenir ve vicdan gerçeği incinir.
Yargıçlar, yasaları uygulamakla yükümlüdürler. Ancak onları yorumlarken, yasaların tutsağı olmazlar. Yargı görevlerini bir bilgisayar makinası gibi düşünmek, robot adalet dağıtıcılığı biçiminde anlamak doğru değildir. Bunun ötesinde haysiyet kırıcıdır.
Gerçek yargıçlar, cansız ve ruhsuz olan yasaları yorumlayıp uygularken, bilgileriyle ve kültürleriyle, genel ve tüzel ilkeleri ve adalet duygularıyla, bütün bunların özetini ve sonucunun sonucu olan vicdanlarıyla özellikle, toplumsal gerçekleri ve ulusal yararın isteri de göz önünde tutarak can verirler, ruh verirler. 1979 yılına ait ve muhalefet şerhi.
Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 79'a 193 esas sayılı, 79'a 296 karar sayılı, 28.5.1979 tarihli genel kurul kararı. Ama bu genel kurul kararı, özellikle haklı ve haksız savaşlar başlıklı, kitle dergisinde yayınlanan bir yazı nedeni ile verilen mahkumiyet üzerine yazılmış olan bir muhalefet şerhi. Bu insanların tümü herhangi bir şekilde hayatın muhalefet şerhleri değildir. Bu sanıklar da değildir.
Şimdi siz bu sanıklara ne yapacaksınız? Bu sanıklarla ilgili nasıl bir karar vereceksiniz? Savcılık ve iddia makamı hariç olmak üzere soruyorum. Yargı etiği bildiriniz var. Hani onlar etik ilkelere hiç uymadılar. Ama siz, bu anlamda, bu insanların özgürlükleri adına karar vereceksiniz.
O halde hakimler ve savcılar -savcıları çıkarıyorum- görevlerini yerine getirirken adaleti en hassas şekilde doğrulukta dağıttığından emin olan, mesleki sorumluluk içinde davranan, bütün işlemleriyle karar ve davranışlarında insan ve toplum hayatına tesir edeceğinin ve toplum nezdindeki saygınlığının korunmasını, Türk yargısının itibarını da yükselteceğinin bilincinde olan, emin, sakin ve metin insanlar, öyle tarif ediyorsunuz. Sizi 2019 yılındaki yargı etiği bildiğiniz öyle tarif ediyor.
Burada bitmiyor. Anayasa ve kanunlardan aldıkları yetki çerçevesinde bu yetkiyi siz atıyorsunuz. Hür vicdanları ile evrensel değerleri siyasete bağımsız ve tarafsız olarak yürüttüler. Bu bildirgede belirtilen etik ilkeleri içtenlikle benimseyen, gerek mesleki gerekse sosyal hayatlarında bu ilkeler doğrultusunda davranmaya, onurlarını ve vicdanları üzerine söz verirler, söz verdiniz.
O zaman son bir karardan söz edeyim. O da biraz daha eski olsun, eski olsun. Bizim deneyimlerimizden gelen bir karar olsun. Fakat hiç şüphesiz bugün de değil olmasın. Diyor ki 31. 12. 1976 1976'ya 93730 sayılı Yargıtay Birinci Hukuk Dairesi'nin kararı.
Hakim tabiat olağana gerçeğe uygun bir şekilde katı kalpler ve katı kalıplar içerisinde sıkışıp kalmadan uyuşmazlığa insan hukuku taşıyan bir çözüm getirmek zorundadır. Kararınız insanı kokan bir karar olsun saygılarımızla.
(EMK)



