Fransa’dan Arjantin’e, Belçika’dan Hindistan’a farklı ülkelerde öğrenciler ve emekçiler sokağa çıkıyor. Eğitimden konuta, ücretlerden çalışma koşullarına ve kamusal hizmetlere uzanan talepler farklılaşsa da protestolarda güvencesizlik ve gelecek kaygısı ortaklaşıyor.
İktisatçı ve yazar Ergin Yıldızoğlu ile farklı ülkelerde aynı dönemde ortaya çıkan bu hareketlerin ortak nedenlerini ve birbirleriyle kurdukları bağı konuştuk. Yıldızoğlu; kapitalizmin yapısal krizi, neoliberalizmin tükenişi, öğrenci ve işçi hareketlerinin yakınlaşması, değişen işçi sınıfı, “Z kuşağı”, yeni örgütlenme biçimleri ve protestoların sistem eleştirisine dönüşme potansiyeli başlıklarında sorularımızı yanıtladı.
Fransa’dan Arjantin’e, Belçika’dan Hindistan’a kadar farklı siyasal ve ekonomik yapılara sahip ülkelerde öğrencilerin ve emekçilerin aynı dönemde sokağa çıktığını görüyoruz. Bunları birbirinden bağımsız ulusal krizler olarak mı okumalıyız, yoksa günümüz kapitalizminin ortak bir krizinin farklı ülkelerdeki tezahürlerinden söz etmek mümkün mü?
Günümüzde protesto eylemlerinin, ekonomik, siyasi ve kültürel yapıları, tarihsel temelleri farklı ülkelerde hemen hemen aynı dönemde ortaya çıktıklarını görüyoruz. Eylemlerin hepsinin doğal olarak kendilerine özgü yerel talepleri var. Ancak farklı ülkelerdeki eylemcilerin birçok talebinin ve kaygısının birbiriyle örtüşüyor olması da dikkat çekiyor.
Bu bağlamda 1968-73 isyanları ya da 2010-13 Meydan olayları gibi genelleşmiş hareketlerden söz edebiliriz. Bir refah döneminin sonunda patlak veren ’68 olaylarından farklı olarak bu kez toplumsal olaylar kapitalizmin yapısal krizinin içinde yaşanıyor.
Protesto konularının ve öfkenin hedefinin ortaklaşmasının arkasında da kapitalizmin yapısal krizinin içinde, genelleşmiş bir kriz yönetim modelinin, neoliberal küreselleşmenin, tükenirken 2008’den sonra hemen her yerde aynı sorunları üretmekte olması yatıyor.
Neoliberal kriz ve konut sorunu
Bu hareketlerde eğitim, konut, ücret, çalışma saatleri ve kamusal hizmetler gibi ilk bakışta farklı görünen talepler öne çıkıyor. Bu taleplerin ortak paydasında neoliberal dönemde temel ihtiyaçların giderek piyasalaşması ve kamusal alanın daralması olduğunu söyleyebilir miyiz?
Söyleyebiliriz. Ama daha fazlası da var.
Birincisi, merkez ülkelerde devletler 2008 krizinde, neoliberal modelin etkisiyle, hiç düşünmeden finans sermayesini kurtarırken krizin yükünü halkın üzerine yıktılar. Halkın refah seviyesi aşındı; eğitim, sağlık, konut, taşımacılık gibi kamu hizmetleri belirgin biçimde geriledi. 2015’ten bu yana gelir dağılımındaki aşırı bozulmanın ana akım ekonomistler arasında bile önemli bir tartışma konusu hâline gelmesi rastlantı değildir.
İkincisi, 2008 mali krizinin gösterdiği gibi, neoliberal küreselleşme bir düzenleme modeli olarak etkisini kaybederken finans sermayesi, özellikle dev fonları yönetenler, “uzun durgunluk” döneminde kendilerine yeni yatırım alanları ararken birçok ülkede konut piyasasına girdiler.
Finans sermayesinin konut piyasasına spekülasyon ve kiralama, yani rant çıkartma amacıyla girmesi, geniş çaplı konut portföylerinin oluşturulması anlamına geliyordu.
AB (27) ülkelerinde 2010-2024 döneminde yıllık ortalama ekonomik büyüme yüzde 1,3 düzeyinde seyrederken, kümülatif büyüme yüzde 22 oldu. Eurostat’a göre aynı dönemde Avrupa’da ev fiyatları ortalama yüzde 55,4, ev kiraları ise yüzde 26,7 arttı. Bu ortalamadan farklı olarak Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde, Belçika’da ve Portekiz’de o dönemde kira artışları yüzde 100-200 dolayında seyrediyordu.
Tüm Avrupa’da genel bir konut krizinden söz ediliyor olması boşuna değil. Bu bile toplumsal olayların neoliberal finansallaşma döneminin can çekişerek kapanmakta olmasıyla bağlantılı olduğunu düşündürüyor.

Özellikle Arjantin, Fransa, Belçika ve İtalya’da öğrencilerin öğretmenler, kamu çalışanları ve sendikalı işçilerle aynı eylemlerde buluştuğunu görüyoruz. Öğrenci hareketi ile işçi hareketi arasında yeniden bir bağ kuruluyor mu? Bu yakınlaşmanın siyasal açıdan önemi nedir?
Ben bu soruyu, kapitalizmin geldiği aşamada işçi sınıfının yapısındaki kimi şekillenme ve bozulma süreçlerinin sergilediği biçimlerden hareketle cevaplamaya çalışacağım.
Birincisi, neoliberalizm altında özelleştirme ve sanayisizleşme gibi eğilimlerle, önceki dönemin sanayi, maden ve kamu hizmeti sektörlerindeki genelde kitlesel ve homojen işçi sınıfı çözülmeye; yapısı ve kurumları, sendikaları ve yaşam mekânları bozulmaya başladı.
İkincisi, yeni gelişmeye başlayan güvencesiz işçilik, teknoloji sektörü ve kültür endüstrisinin simgesel üretim alanlarında özellikle üniversite öğrencileri işçi sınıfının yeni bir kesimi olarak ekonomiye entegre olmaya; daha eğitim içindeyken iş bulma, konut sorunu ve genel olarak gelecek kaygısıyla karşılaşmaya başladılar.
Böylece üretim araçlarından yoksun, ücretle çalışmaya mahkûm bu gençlerle işçi sınıfı içinde yeni bir kesim şekillenmeye başladı. 2000’lerin ilk 10 yılında ortaya çıkan “yeni orta sınıf proletarya” tartışmasının kaynağı da bu gelişmenin yanı sıra bu kesimin etkin katılımıyla gerçekleşen küreselleşme ve iklim krizi karşıtı protestolardı.
Ne yazık ki tartışma, liberal kimlik siyasetinin de etkisiyle ilerledi ve bu kesimlerde sınıf bilincinin, toplumsal farkındalığın şekillenmesini geciktirdi. Ama bu söyleşide tartıştığımız olaylardaki taleplere bakarsak, tamamen engelleyemedi.
“Z kuşağı” ve yeni işçi sınıfı
Bu iki gelişme bize iki farklı işçi sınıfı “kültürü”nü, ruh hâlini ima ediyor. Birincisi, var olanı korumaya yönelik, geçmişi özleyen, yalnızlaşmanın sonucu olarak yabancı/göçmen korkusuyla kulakları faşist propagandaya açık, muhafazakâr bir kesim. İkincisi ise yeni teknolojik gelişmelere, açılan iş alanlarına ve çok kültürlü ilişkilere uyumlu, eğitimli bir kesim.
Steinbeck’in zamanında Amerikan işçi sınıfı için söylediği, “yoksullar kendilerini sömürülen bir proletarya olarak değil, geçici olarak zor duruma düşmüş milyonerler olarak görüyorlar” sözlerini ödünç alırsak, bu kesimin 2000’li yıllarda “yeni teknolojik devrim” ve hızla yaygınlaşan kültür endüstrisinin ürettiği “kapitalist gerçekçilik” altında, başlangıçta çektikleri sıkıntıların geçici olduğuna inanarak ve geleceğe umutla bakarak şekillendiğini söyleyebiliriz.
Ancak özellikle 2008 krizi, pandemi döneminin devlet baskıları, devleti yönetenlerin beceriksizlikleri ve iklim krizinin hızla derinleşmeye başlaması karşısında bu umutlar dağıldı. Bu yeni şekillenen kesim de kendisini klasik işçi sınıfının karşı karşıya kaldığı sorunların içinde buldu.
Geleceğe açılan kapılar yalnızca ekonomik olarak değil, sıradan bir yaşam sürme, hatta insanlar arası ilişkiler kurma ve bu ilişkileri yaşatma alanında da yüzlerine kapanmaya başladı.
Dahası, küresel iklim krizi derinleşirken, giderek artan savaşlar ve şimdi de yapay zekânın yarattığı gerginlikler altında, “Gelecekte hayatta kalabilecek miyim?” sorusu etrafında kendilerini yeni bir “anksiyete” çağı içinde buldular.
Kültür endüstrisinin, bu yeni işçi sınıfını görmemek için ısrarla “Z kuşağı” olarak tanımladığı kesim şimdi artık isyan ediyor, geleneksel işçi sınıfı kesimleriyle de ortak taleplerde ve kaygılarda buluşmaya başlıyor.
Bu yeni durum siyasi açıdan güçlü antikapitalist potansiyeller taşıyor. Bir anlamda tarihin maddesi, yani kimsenin müdahalesine gerek kalmadan kendiliğinden patlak veren toplumsal hareketler, öznesini bekliyor.

Hindistan’da gig çalışanlarının ve güvencesiz işçilerin, İspanya’da ise kiracıların hareketlere katılması, klasik fabrika merkezli işçi hareketinden farklı bir toplumsal bileşime işaret ediyor. Bu yeni bileşim, sınıf mücadelesinin öznesini nasıl değiştiriyor?
Geleneksel işçi sınıfı merkez ülkelerde yapısal bir çözülme yaşıyor. Buna karşılık çevre ülkelerde, tedarik zincirlerinin küreselleşmesi döneminde geleneksel işçi sınıfının sayısında belli bir artış yaşandığı söylenebilir.
Ancak kurumsal ve ideolojik sınıf şekillenmelerinin aynı derecede geliştiği söylenemez. Tedarik zincirleri yeniden düzenlenirken yeni çözülme süreçlerine de tanık olabiliriz. Bu koşullarda çevre, yani bağımlı ülkelerde ulusalcılığın ve antiemperyalizmin yeniden önemli siyasi ve teorik konular olması da şaşırtıcı değil.
Neoliberal yeniden şekillenme döneminde geleneksel sanayi, hizmetler ve kamu alanında işçi sınıfı çözülürken sendikaları, yaşam alanları ve ilerici-sosyalist kültürü de çözülmeye başladı.
İkincisi, kapitalist gerçekçilik, 1900-1989 döneminin aksine tartışmasız biçimde egemen oldu. Diğer bir deyişle ilgi çeken, ikna edici bir gelecek anlatısı, bir ütopya söylemi yok oldu. Bu söylemi geliştirmek tarihsel olarak sosyalist, anarşist entelijansiyanın göreviydi.
Ancak 1968 sonrası gelişen gericilik döneminde, patlak veren kültür savaşlarının ve karşıt kültür akımlarının da etkisiyle bu entelijansiya üniversiteye çekildi; yeni bir akademik söylem geliştirmeye ve düzene karşı söylem-kültür düzeyinde mücadele biçimlerine odaklandı.
Bu kesimin etkisi altında sol partilerin entelijansiyası da siyaseti sınıfsal yeniden dağıtım taleplerinden çok eğitim, çevre, göç ve kültürel değerler ekseninde tanımlamaya başladı.
Geleneksel işçi sınıfının giderek artan bir bölümü hem kendini yeni “sol”, “anti-sistem” dile yabancı hissetmeye hem de çıkarlarının ve kaygılarının temsil edilmediğini düşünmeye başladı. Bu ortam, faşist akımlara ekonomik hoşnutsuzluğu kültürel ve milliyetçi bir siyasal dile çevirmek için verimli bir alan sundu.
Tabii 1989 “felaketinin” etkisini de unutmamak gerekir. Yıkılanın ne olduğuna ilişkin sonu gelmez tartışmalara burada girmek anlamlı değil. Ancak “orası”, kapitalizmin “öteki” olarak tanımlamakta ısrar ettiği “yer”, kapitalizme öfkelenenler, ufkunun ötesine bakmaya çalışanlar için verimli bir düşünce alanı sunuyordu.
Soğuk Savaş’ın dengeleri içinde “oradaki güç” merkezi, ABD hegemonyası altındaki Batı düzenine karşı sömürge ve yarı sömürgelerde, yani çevre ülkelerde, antiemperyalist mücadeleleri desteklemeye çalışıyordu. O “felaket”, kapitalizm açısından adeta “peygamberin ikinci gelişi” gibi bir şeyken, antikapitalist güçler ve düşünce açısından bir kapıyı daha kapatıyordu.

Örgütlenme sorunu
1968 kuşağından 2011’deki Occupy ve meydan hareketlerine, Fransa’daki Sarı Yeleklilere kadar farklı dönemlerde farklı örgütlenme biçimleri gördük. Bugünkü protestolar bunlardan nasıl ayrılıyor? Sendikaların, siyasi partilerin ve kalıcı örgütlerin rolü azalıyor mu, yoksa başka biçimlerde yeniden mi kuruluyor?
Bu soruya cevap vermek için önceki cevaplarımdan yararlanabilirim. 1968 kuşağının eylemlerinin içinde her zaman belli eğilimlere sahip sol örgütler vardı. Sosyalizm, kapitalizm, emperyalizm ve örgütlenme konuları ekonomik, kültürel, felsefi ve teknolojik olarak yoğun biçimde tartışılıyordu.
O dönem hareketlerinde “burjuva demokrasisine” karşı bir güvensizlik vardı; demokratizm henüz egemen olmamıştı. Bu, 1989 sonrası gelişen bir olgudur. Sendikalar hâlâ çok güçlüydü.
2001 küreselleşme karşıtı eylemler, 2011 Occupy (Meydan) eylemleri, daha sonra Fransa’daki Sarı Yelekliler ve şimdi de “Z kuşağı” isyanları, 1968’den farklı olan tek ve aynı tarihsel döneme aittir.
Bu yeni dönemde hareketlerde demokratizm ve kapitalist gerçekçilik egemendir. Bu isyanlar kitlesel olarak genel anlamda örgütlere, geleneksel, demokratik merkeziyetçi ve bir anlamda Weberyen sol örgütlenmelere karşıdır; 250 yıllık sosyalizm geleneğine, devrimler ve karşı devrimler tarihine ilgisizdir.
Bu hareketlerin içinde devlet, iktidar sorunları ve örgütlenme biçimleri üzerine, 1968 dönemiyle kıyaslanacak yoğunlukta ve derinlikte bir tartışma ortamına rastlanmaz. Bu nedenlerle olacak, kendiliğinden hareketlerin pratik gereksinimlerini karşılamaya yönelik ve bununla sınırlı kalan örgütlenme biçimlerinin ötesinde yeni örgütlenme biçimlerine rastlanmıyor.
Yeni teknoloji ve sosyal medya olanakları üzerinde kurulan networkler de aktif eylemlerin yerine geçmediği gibi, toplumsal hareketler geri çekilirken işlevlerini kaybederek çözülüyor.
Geleneksel işçi sınıfının ve toplumsal muhalefetin, tarihsel olarak bir önceki dönemin (1900-1989) teknolojilerinin ve sınıf şekillenmelerinin gereksinimlerine cevap vermek üzere geliştirdiği örgütlenme biçimlerini ve çalışma tarzını benimsemiş kadrolar, aktivistler ve liderler bu yeni toplumsal hareketlere ve mücadele biçimlerine uyum sağlayamıyor. Hatta kimi zaman olanları anlayamıyor, türlü komplo teorileriyle karşı çıkıyorlar.
Reformun ötesine geçebilir mi?
Bu hareketlerin önemli bir bölümü hükümetlerden somut ekonomik tavizler talep ediyor, ancak aynı zamanda siyasal sisteme yönelik daha genel bir güvensizlik de taşıyor. Sizce bu protestolar mevcut siyasal düzen içinde reform talep eden hareketler olarak mı kalacak, yoksa daha kapsamlı bir sistem eleştirisine dönüşme potansiyeli taşıyor mu?
Bu protestolar mevcut siyasal düzen içinde reform talep eden hareketler olarak yola çıkıyorlar. Tepkisellik, kendiliğindenlik, akışkanlık, geçicilik ve olaya göre örgütlenme, sosyal medyanın da önemli bir rol oynadığı bu hareketlerin ana özellikleri.
Bu hâlleriyle reform taleplerinin ötesine geçme olasılıkları çok zayıf. Daha kapsamlı bir sistem eleştirisi ister istemez teorik çabaya ve devletin karşısına konabilecek bir örgütlenme yaratabilme olasılığına bağlanıyor.
Kısaca, devletten, kurulu düzenden ve seçkinlerinden “bir şeyler”, yani reformlar isteme konumunu aşarak devlete erişmeye, onu değiştirmeye olanak verecek bir iradeyi temsil eden örgütlenme biçimleri gerekiyor.
(NÖ)
















