İklim krizi hem doğayı hem de kadınların ve LGBTİ+’ların yaşamlarını, emeklerini ve haklara erişimini etkiliyor.
Suya erişimin zorlaşmasından gıda güvencesine, afetlerden bakım yükünün artmasına kadar pek çok alanda eşitsizlikleri derinleştiren kriz, iklim politikalarının kimleri koruduğu, kimleri dışarıda bıraktığı sorusunu da beraberinde getiriyor.
Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'nin 31. Taraflar Konferansı (COP31), 9-20 Kasım’da Antalya’da düzenlenecek.
Zirve yaklaşırken ekoloji aktivistleri Deniz Gümüşel ve Gülnur Elçik, iklim krizinin kadınlar ve LGBTİ+’lar açısından ne anlama geldiğini, ekofeminist mücadelenin önemini ve iklim politikalarının nasıl değişmesi gerektiğini bianet’e anlattı.
Gümüşel, iklim krizinin yalnızca karbon salımı ve enerji dönüşümü üzerinden ele alınamayacağını vurguluyor, doğanın ve kadın emeğinin sermaye birikimi için kaynak olarak görülmesine itiraz ediyor.
Gülnur Elçik ise kadınların ve LGBTİ+’ların iklim krizinin edilgen mağdurları olarak görülmesine karşı çıkıyor.
İki aktivistin ortak vurgusu açık: İklim adaleti, toplumsal cinsiyet eşitliğinden ve yaşamı savunanların karar süreçlerine katılımından bağımsız düşünülemez. Antalya’daki COP31’in de bu taleplerin dile getirildiği ve somut politikalara dönüşmesi için mücadele edildiği bir alan olması gerekiyor.
Gümüşel: Doğa ve kadın emeği aynı sistem tarafından sömürülüyor

Ekofeminist perspektifin doğanın tahribatı ile patriyarkal güç yapıları arasındaki bağı görünür kıldığını söyleyen Deniz Gümüşel, ana akım iklim politikalarının sorunun temelindeki mülkiyet ve tahakküm ilişkilerini tartışma dışı bıraktığını belirtiyor.
Gümüşel’e göre patriyarkal kapitalist sistem, doğayı ve kadınları sınırsızca sömürülebilecek kaynaklar olarak görüyor. Sistemin devamlılığı, doğanın ve kadınların yaşamı yeniden üreten emeğinin görünmez kılınmasına dayanıyor.
“Bu tahakküm ve mülkiyet ilişkileri devam ettikçe krize en güçlü yanıt olarak önerilen enerji dönüşümü tek başına krizi çözmeyecektir” diyen Gümüşel, fosil yakıtlardan yenilenebilir enerjiye geçişin, mevcut sömürü ilişkileri değişmediğinde ekolojik yıkımı başka biçimlerde sürdürebileceğine dikkat çekiyor.
Deniz Gümüşel, “yeşil dönüşüm” adı altında yeni maden sahaları açıldığını, daha fazla toprağa ve suya el konulduğunu söylüyor. Güney Amerika’da lityum madenciliğinin yerli toplulukların su kaynakları üzerindeki baskıyı artırmasını ve Türkiye’de meralar, zeytinlikler ile tarım arazilerinin güneş ve rüzgâr enerjisi projelerine açılmasını bu çelişkinin örnekleri arasında gösteriyor.
Akbelen’de kömür madenciliğine karşı yürütülen mücadele ile başka bölgelerde kadınların üretim yaptığı toprakların enerji projelerine açılması arasında bağ kuran Gümüşel, şöyle diyor:
“Akbelen’de kömüre karşı savunduğumuz ormandan ve zeytinliklerden kadınları koparmak isteyen mantık ile ülkenin başka yerlerinde kadınların üretim yaptığı toprakları güneş panelleriyle kaplayan mantık aynı. Toprağı, suyu ve kadın emeğini, orada sürdürülen yaşamı yok sayarak el koyabileceği bir kaynak olarak görüyor.”
“Toprağı kaybetmek, hane içinde sahip olduğu sözü de kaybetmek demek”

Gümüşel, Akbelen’de dört yıl boyunca kadınlarla birlikte mücadeleyi örgütlediğini, bunun bir buçuk yılında nöbet alanında yaşadığını anlatıyor. Bu süreçte kadınların yaşam alanlarını savunması ile özgürleşme mücadelesi arasındaki bağı yakından gözlemlediğini söylüyor.
Kadınların topraklarını neden bırakmak istemediklerini anlatırken kendi emekleriyle kurdukları hayatı ve elde ettikleri ekonomik bağımsızlığı da dile getirdiğini belirten Gümüşel, bir kadının “Bu yaştan sonra kocamın eline mi bakacağım?” sözünü hatırlatıyor.
Bahçesinde sebze üreten, hayvanına bakan, sütünü ve peynirini satan, ormandan mantar ve ot toplayan kadınlar için toprağın yalnızca bir üretim alanı olmadığını söyleyen Gümüşel, şöyle devam ediyor:
“Bahçesinde sebzesini üreten, hayvanına bakan, sütünü, peynirini satan, ormandan mantar ve ot toplayan kadın için toprağını kaybetmek, hane içinde sahip olduğu sözü de kaybetmek demek. Köyünden koparılıp kentte bir apartman dairesine yerleştirilmek ise doğadan, üretimden, komşularından ve dayanışma ilişkilerinden uzaklaşmak anlamına geliyor.”
İkizköylü bir kadının eyleme giderken eşine çocukların kahvaltısını hazırlamasını söylediği anı unutamadığını anlatıyor:
“Bir sabah eyleme gelmek için evden çıkan İkizköylü bir kadının, ‘Eşime bugün çocuklara kahvaltıyı sen hazırla dedim; kapıyı çektim çıktım’ derkenki yüz ifadesini hâlâ unutamıyorum. O sözde kendi zamanına, emeğine ve kararına sahip çıkmanın özgürlüğü vardı.”
Su kesintisi de kadınların emeği üzerinden ödenen bir bedel
Ekolojik yıkımın kadınlara yüklediği ek işin çoğu zaman görünmez kaldığını söyleyen Gümüşel, suya erişimin zorlaşması, tarımsal üretimin azalması ve hastalıkların artmasıyla gündelik yaşamı sürdürme yükünün kadınlar üzerinde ağırlaştığını anlatıyor.
İkizköy’de yaşanan su kesintilerini örnek gösteren Gümüşel, pandemi döneminde köyün on güne varan sürelerle susuz kaldığını söylüyor. Musluktan su akmadığında yemek, bulaşık, çamaşır, çocukların temizliği ve hayvanların sulanması gibi işlerin devam ettiğini hatırlatan Gümüşel, suyu çeşmeden eve taşımak zorunda kalanların yine kadınlar olduğunu belirtiyor.
“Suya erişim hakkının ihlali, kadınlar için aynı zamanda daha fazla iş, yorgunluk ve zaman kaybı demekti” diyen Gümüşel, kadınların su kesintilerine karşı yürüttüğü mücadele sonucunda şirketin bu uygulamadan vazgeçmek zorunda kaldığını aktarıyor.
Ekolojik yıkımın sağlık üzerindeki etkilerinin bakım yükünü artırdığına da dikkat çeken Gümüşel, termik santral bölgelerinde yaşayan kadınların düşükleri, erken doğumları ve sağlık sorunlarıyla dünyaya gelen çocukların bakımını anlattıklarını söylüyor.
“Bütün bunlar çoğu zaman evin içinde çözülmesi gereken özel meseleler gibi görülüyor. Oysa suyu kirleten, toprağı üretilemez hale getiren şirketlerin yarattığı yıkımın bedelinin bir bölümü, kadınların karşılıksız emeğiyle ödeniyor.”
“Bakımı kadınların omzundaki özel bir yük olmaktan çıkarmalıyız”
Ekofeminist bir geleceğin bugünkü mücadeleler içinde kurulabileceğini belirten Gümüşel, bunun için öncelikle kadınların öncülük ettiği yerel direnişlerin güçlendirilmesi gerektiğini söylüyor.
İkinci olarak bakım emeğinin ortaklaştırılması gerektiğini vurgulayan Gümüşel, “Ekofeminist bir gelecek, bakımı kadınların omzundaki özel bir yük olmaktan çıkarıp toplumun ortak sorumluluğu haline getirmeyi gerektiriyor” diyor.
Gümüşel’e göre mücadele alanlarında da eşitlik gözetilmeli. Eylemlerde ve toplantılarda kimin yemek yaptığı, kimin söz aldığı ve kimin karar verdiği sorgulanmadığında, karşı çıkılan eşitsizlikler hareketin kendi içinde yeniden üretilebiliyor.
Toprağın, suyun, havanın ve ormanların meta olarak değil, müşterekler olarak savunulması gerektiğini belirten Gümüşel, üretim kararlarında bu kararlardan etkilenen toplulukların, özellikle de kadınların söz sahibi olmasını istiyor.
Kırdaki ve kentteki kadınların mücadelesinin birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini söyleyen Gümüşel, “Kırdaki ve kentteki kadınlar, ekoloji hareketi ile kadın hareketi, yerel direnişler ile uluslararası iklim adaleti mücadelesi birbirine değdikçe güçleniyor” diyor.
COP’larda kazanımlar var, ancak LGBTİ+’lar hâlâ görünmez
Uluslararası iklim müzakerelerinde toplumsal cinsiyet eşitliği açısından bazı kazanımlar elde edildiğini belirten Gümüşel, 2014’te Lima Toplumsal Cinsiyet Çalışma Programı’nın, 2017’de ise ilk Toplumsal Cinsiyet Eylem Planı’nın kabul edildiğini hatırlatıyor. Paris Anlaşması’nda da toplumsal cinsiyet eşitliğine ve insan haklarına yer verildiğini belirtiyor.
Ancak bu kazanımların kırılgan olduğuna dikkat çeken Gümüşel, COP30’da Belém’de kabul edilen yeni eylem planı sürecinde toplumsal cinsiyet kavramını kadın ve erkekle sınırlamak isteyen girişimlerin gündeme geldiğini söylüyor. LGBTİ+’ların ise iklim müzakerelerinin metinlerinde açıkça anılmadığını vurguluyor.
Gümüşel’e göre asıl sorun, toplumsal cinsiyet politikalarının çoğunlukla katılım, temsil ve kapasite geliştirme başlıklarıyla sınırlı kalması:
“Müzakere masasında daha fazla kadın olması elbette önemli. Ama kadınların karşılıksız bakım emeğine dayanan, toprağı ve suyu bedelsiz el konulacak bir kaynak olarak gören sistemi sorgulamayan bir toplumsal cinsiyet politikası, yıkımın bedelini ödeyenlerin hayatını değiştirmiyor.”
COP31’den beklentisini de açıklayan Gümüşel, Türkiye’nin kömürden çıkış takvimi olmadan iklim zirvesine ev sahipliği yapmasının çelişkisine dikkat çekiyor. Fosil yakıtlardan çıkışın halk sağlığı meselesi olarak ele alınmasını ve adil geçiş politikalarının işçilerin yanı sıra kadınların yaşam alanlarını ve bakım emeğini de gözetmesini istiyor.
Gümüşel, “COP’ların bu sorunları tek başına çözeceğine inanmıyorum. Asıl beklentim, Antalya’nın yerel mücadelelerin, kadın hareketinin ve iklim adaleti hareketinin birbirine değdiği, birbirini güçlendirdiği bir buluşma alanı olması” diyor.
Elçik: “Yaşamı ayakta tutuyoruz, nasıl kurulacağına da karar vermek istiyoruz”
Ekoloji aktivisti ve EŞİK gönüllüsü Gülnur Elçik, “Mor, Yeşil, Kamucu Dönüşüm” çağrısının, iklim krizinin sorumlusu olmadıkları halde bedelini ödemeye zorlanan kadınların deneyimlerinden doğduğunu söylüyor.
Elçik’e göre iklim krizini yalnızca karbon salımı, enerji ve teknoloji üzerinden ele alan politikalar; evlerde, tarlalarda, işyerlerinde ve afet bölgelerinde yaşanan eşitsizlikleri görünmez bırakıyor.
“İklim krizi derinleşirken kadınlardan daha çok bakım vermeleri, daha az kaynakla yaşamı sürdürmeleri, kayıpları telafi etmeleri ve bütün bunlara ‘dayanıklı’ olmaları bekleniyor. Biz ise neden sürekli bu yükleri taşımak zorunda bırakıldığımızı soruyoruz” diyen Elçik, çağrının kadınların bilgilerini, dayanışmalarını ve mücadelelerini temel aldığını belirtiyor.
Morun eşitlik ve özgürlük talebini, yeşilin ekolojik yaşamı savunmasını, kamuculuğun ise ücretsiz, erişilebilir ve nitelikli kamu hizmetlerini temsil ettiğini söyleyen Elçik, doğayı korurken eşitsizliği sürdüren ve kadınların emeğine dayanırken onları kararların dışında bırakan bir dönüşümü kabul etmediklerini vurguluyor.
Çağrının hazırlanma sürecine de değinen Elçik, Deniz Yıldızı Kadın Dayanışma Derneği olarak COP31’in Antalya’da düzenlenecek olmasını bir fırsat olarak gördüklerini anlatıyor. Çağrı metninde yer alan kadınlarla iki gece üç günlük bir buluşma gerçekleştirdiklerini, sorunları ve çözüm önerilerini tartıştıktan sonra yaklaşık iki ay süren ortak bir yazım süreci yürüttüklerini belirtiyor.
Elçik, metnin bir uzman raporu ya da kurumlar adına hazırlanmış politika belgesi olmadığını, Türkiye’den dünyaya yöneltilen ortak bir dönüşüm çağrısı olduğunu söylüyor:
“Bu metin iklim krizinin edilgen mağdurları olarak değil, kadınları iklim adaletini kuracak eşit ve özgür özneler olarak kabul eden mor-yeşil, kamucu bir dönüşümü öneriyor. Biz yaşamı ayakta tutuyoruz; yaşamın nasıl kurulacağına da karar vermek istiyoruz. Çağrımızın çıkış noktası bu.”
LGBTİ+’ların barınma, sağlık ve afet yardımlarına erişimi zorlaşıyor
Patriyarka, kapitalizm, sömürgecilik ve ekolojik yıkım arasındaki bağın doğanın ve kadın emeğinin sınırsızca kullanılabilecek kaynaklar olarak görülmesinde ortaya çıktığını belirten Elçik, şirketlerin kazancı büyürken kirlenen suyun, kaybedilen geçimin ve bozulan sağlığın bedelini kadınların ödediğini söylüyor.
Kuraklık nedeniyle tarımsal gelir azaldığında kadın çiftçilerin ekonomik bağımsızlığının daha da daraldığını anlatan Elçik, su kesintilerinin ev içindeki ücretsiz emeği artırdığına, afet sonrasında bakım hizmetleri aksadığında ise çocukların, yaşlıların, hastaların ve engelli bireylerin bakımının yine kadınlara bırakıldığına dikkat çekiyor.
Bu yükün kız çocuklarına devredilmesinin eğitim ve gelecek olanaklarını da kısıtladığını belirten Elçik, LGBTİ+’ların ise mevcut ayrımcılık nedeniyle kriz koşullarında güvenli barınmaya, işe, sağlığa ve afet yardımlarına erişimde daha fazla engelle karşılaşabildiğini ifade ediyor.
Yardımların yalnızca belirli aile ve hane biçimlerini esas almasının farklı yaşam ve dayanışma biçimlerini dışarıda bırakabildiğini söyleyen Elçik, şöyle diyor:
“Bu deneyimler herkes için aynı değil. Yoksulluk, engellilik, yaş, göçmenlik, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği birbirleriyle kesişiyor. Bu nedenle kadınları ve LGBTİ+’ları tek tip bir ‘kırılgan grup’ olarak tanımlamıyoruz. Kırılganlığı üreten eşitsizlikleri değiştirmek; bilgimizi, örgütlenmemizi ve karar gücümüzü tanımak gerekiyor.”
“Bakım emeği kadınların sınırsız ve ücretsiz emeğine bırakılamaz”
Elçik, bakım emeğini iklim direncinin görünmeyen altyapısı olarak tanımlıyor. Bir afetin ardından yaşamın devam etmesini sağlayanın yalnızca yollar, binalar ve enerji hatları olmadığını; çocukların beslenmesi, hastaların ilaçlarına ulaşması, yaşlıların ve engelli bireylerin desteklenmesinin de hayati önem taşıdığını belirtiyor.
Bakım hizmetlerine yeterli ve sürekli bütçe ayrılmasını, bakım çalışanlarının güvenceli koşullarda çalışmasını isteyen Elçik, afet hazırlıklarında da bakım hizmetlerinin nasıl sürdürüleceğinin önceden planlanması gerektiğini vurguluyor.
Elçik’e göre iklim ve afet politikaları hazırlanırken şu soruların sorulması gerekiyor: “Bu karar kimin bakım yükünü artırıyor, kimin zamanını özgürleştiriyor?”
Kadınların zamanını, sağlığını ve geleceğini krizlerin bedeli olarak gören anlayışın değişmesi gerektiğini söyleyen Elçik, bakımın eşit paylaşılmasını kamusal sorumluluk olarak ele alıyor.
“Taleplerimiz bütçelerde ve günlük hizmetlerde karşılık bulmalı”
“Mor, Yeşil, Kamucu Dönüşüm” çağrısının 13 başlık altında talepler içerdiğini belirten Elçik, ilk beklentilerinin bu taleplerin bütçesi, takvimi, sorumlu kurumları ve izleme mekanizması belli bir uygulama planına dönüşmesi olduğunu söylüyor.
Elçik, kadın örgütlerinin kendi temsilcilerini belirlediği ve krizlerden en ağır etkilenen kesimlerin eşit söz ve karar gücüne sahip olduğu bir süreç kurulmasını istiyor. Devletlerden iklim ve afet planlarını toplumsal cinsiyet eşitliği açısından gözden geçirmelerini, bakım ve sosyal koruma hizmetleri için açık bütçe taahhütlerinde bulunmalarını talep ediyor.
Yerel yönetimlerin kadın örgütleriyle birlikte mahallelerdeki bakım ihtiyaçlarını ve afet risklerini belirlemesi, ücretsiz bakım hizmetlerini, güvenli barınmayı, su ve sağlık hizmetlerini güçlendirmesi gerektiğini vurguluyor.
İklim politikası ve finansmanı üreten kurumların da kararlarının toplumsal cinsiyet ve ekoloji üzerindeki etkilerini değerlendirmesini, kaynakların kimlere ulaştığını açıklamasını ve kadın örgütlerinin finansmana doğrudan erişimini sağlamasını istiyor.
“COP31, eşitlik taahhütlerinin uygulamaya dönüşmesini sağlamalı”
Elçik, ekofeminist düşünceyle tanışmasında Mary Mellor’un Sınırları Yıkmak kitabının önemli bir yeri olduğunu anlatıyor. Feminist ve yeşil bir sosyalizm öneren kitabın kendisine yeni bir düşünme alanı açtığını söyleyen Elçik, Akkuyu, Bergama ve Hasankeyf mücadeleleriyle ekoloji hareketine ilgisinin geliştiğini belirtiyor.
Uzun süre kendisini ekofeminist olarak tanımlamadığını, feminizmin zaten ekolojiyle ilişkili olması gerektiğini düşündüğünü anlatan Elçik, zamanla feminizmin de ekolojik yıkımla mücadeleyi kapsayacak biçimde düşünülmesi gerektiğini gördüğünü söylüyor. Bugün kendisini daha çok “yeşil feminist” olarak tanımlıyor.
COP’larda kadınların mücadelesiyle elde edilen en önemli kazanımın, iklim krizinin toplumsal cinsiyetten bağımsız ele alınamayacağının uluslararası iklim siyasetinin gündemine girmesi olduğunu belirten Elçik, bu kazanımların uygulamada karşılık bulması gerektiğini vurguluyor.
COP31’den beklentisinin, eşitlik taahhütlerinin bütçesi, takvimi, sorumlusu ve hesap verme mekanizması olan uygulamalara dönüşmesi olduğunu söyleyen Elçik, Belém Toplumsal Cinsiyet Eylem Planı’nın hayata geçirilmesi için ülkelerin hangi kaynakları ayıracağını ve ilerlemeyi nasıl izleyeceğini açıklaması gerektiğini belirtiyor.
Elçik, “Mor, Yeşil, Kamucu Dönüşüm” çağrısının enerjiden barınmaya, tarımdan ulaşıma, çalışma yaşamından bakıma kadar bütün politikaların eşitlik ve ekolojik adalet temelinde değişmesini savunduğunu söylüyor.
Fosil yakıtlardan çıkışın yükünün emekçilere ve kadınlara bırakılmadığı; suyun, gıdanın, enerjinin, sağlığın ve bakımın herkes için erişilebilir haklar olarak güvence altına alındığı bir dönüşüm istediklerini belirten Elçik, COP31’i Türkiye'deki kadınların ortak sözünü dünyaya ulaştıracak bir mücadele alanı olarak gördüklerini ifade ediyor.
Ekofeminizm nedir?

Ekofeminizm, doğanın talan edilmesi ile kadınların ezilmesi ve sömürülmesi arasında doğrudan bir bağ kuran, hem feminist hem de ekolojik hareketi birleştiren politik ve teorik bir yaklaşımdır.
İlk olarak 1974 yılında Fransız yazar Françoise d'Eaubonne tarafından ortaya atılan bu kavram, ataerki (patriyarka) ile kapitalizmin hem kadın bedeni/emeği hem de doğa üzerinde benzeşen bir tahakküm kurduğunu savunur.
Dünyada öne çıkan ekofeminist düşünürler ve yazarlar
Françoise d'Eaubonne: Le Féminisme ou la Mort (Feminizm ya da Ölüm - 1974) kitabıyla ekofeminizm kavramını ilk kez literarüre kazandıran Fransız yazar.
Vandana Shiva: Hindistanlı fizikçi ve çevre aktivisti. İnadına Canlı ve Maria Mies ile birlikte kaleme aldığı Ekofeminizm kitaplarıyla biyoçeşitlilik, tohum egemenliği ve endüstriyel tarımın kadınlar üzerindeki yıkımını inceler.
Maria Mies: Alman sosyolog ve feminist kuramcı. Kapitalist birikim modeli, sömürgecilik ve kadın emeği arasındaki ilişkileri ekofeminist çerçeveden analiz etmiştir.
Carolyn Merchant: Doğanın Ölümü (The Death of Nature) eseriyle Bilimsel Devrim dönemiyle birlikte doğanın mekanikleştirilmesi ve kadının pasifleştirilmesi süreçlerinin tarihsel bağını ortaya koymuştur.
Türkiye'de Ekofeminizm
Türkiye'de ekofeminizm hem akademik alanda yapılan çeviri ve telif çalışmalarla hem de özellikle Karadeniz, Ege ve Akdeniz'deki çevre ve yaşam alanı mücadelelerinde pratik karşılık bulur.
Türkiye akademisinde ekofeminizm üzerine yazan ve derleme/araştırma hazırlayan isimler arasında Derya Sümer, Melda Yaman, Eti Akyüz Levi ve Beyza Ünal gibi araştırmacılar yer alır. Ayrıca Yeni İnsan Yayınevi bünyesinde yayımlanan Kadınlar Ekolojik Dönüşümde gibi derlemeler bu alandaki Türkçe külliyata katkı sunmuştur.
Vandana Shiva, Maria Mies ve Carolyn Merchant gibi isimlerin temel eserlerini Türkçeye kazandıran İlknur Urkun Kelso, Emin Ayhan ve Bahar Tanrısever gibi çevirmenler teorinin Türkçe literatürde tartışılmasına zemin hazırlamıştır.
Türkiye'de ekofeminizm sadece teorik bir tartışma değil, HES'lere, maden sahalarına ve zeytinliklerin imara açılmasına karşı yürütülen direnişlerde kadınların en ön saflarda yer almasıyla (Karadeniz'deki Cerattepe, Arhavi ya da Akbelen direnişleri gibi) yaşam bulur.
Okuma önerileri
*Ekofeminizm – Vandana Shiva & Maria Mies (Sinek Sekiz Yayınları)
*Doğanın Ölümü – Carolyn Merchant (Sinek Sekiz Yayınları)
*İnadına Canlı: Kadınlar, Ekoloji ve Hayatta Kalma – Vandana Shiva (Sinek Sekiz Yayınları)
*Sınırları Yıkmak: Feminist, Yeşil Bir Sosyalizme Doğru – Mary Mellor (Ayrıntı Yayınları)
*Caliban ve Cadı: Kadınlar, Beden ve İlksel Birikim – Silvia Federici (Otonom Yayıncılık)
(EMK/CA)







