17. Taraflar Konferansı (COP17) Birleşmiş Milletler Çölleşmeyle Mücadele Sözleşmesi (UNCCD), Moğolistan’ın başkenti Ulan Batur’da düzenlendi. COP17’de 23 ülkede arazi restorasyonu ve kuraklık direncine yönelik 1,3 milyar dolarlık finansman portföyü duyuruldu. Bunun merkezinde Meralar Amiral Gemisi Girişimi (Rangelands Flagship Initiative) kapsamında, 45 projeyi içeren 1,2 milyar dolarlık mera finansmanı yer aldı. Bu, meralar için gerçekleştirilen en büyük tek seferlik kaynak seferberliği olarak UNCCD’nin tarihine geçti. Ancak küresel arazi onarımı taahhütlerini yerine getirmek için 2030’a kadar yıllık tahmini 355 milyar dolarlık finansmana gereksinim duyulurken yapılan yatırım yaklaşık 77 milyar dolarda kaldı. Aradaki yıllık 278 milyar dolarlık açık, eleştiri konusu oldu.
“Toprağı yeniden kazandırmak, umudu yeniden canlandırmak” temasıyla 17-28 Ağustos tarihlerinde gerçekleştirilen COP17, UNCCD’nin tarafı olan 197 ülkeden delegeleri bir araya getirdi. Toprak tahribatı, çölleşme ve kuraklıkla mücadeleye ilişkin müzakerelerin yürütüldüğü, iki yılda bir yapılan konferans, meraları küresel arazi gündeminin merkezine yerleştirdi:
“Dünyanın mera alanları, dünyanın kara parçalarının yüzde 54’ünü kaplıyor. Yaklaşık iki milyar insana geçim kaynağı sunan meralarda, yaklaşık 500 milyon çoban kazanç sağlıyor.”
COP31 öncesi yapılan COP17, ülkelerin çölleşme, kuraklık ve arazi tahribatı konularında ne kadar geride kalmış olduklarını da ortaya koydu. Peki Türkiye bu tablonun neresinde?
TEMA Vakfı Danışmanı Dr. Hikmet Öztürk ile COP17’nin ardından Türkiye’nin kuraklık, çölleşme, arazi tahribatı ve mera varlığı konularında ne durumda olduğunu konuştuk.
Fotoğraf: UNCCD, COP17
COP17’den COP31’e giden yol
Türkiye’den konferansa Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakan Yardımcısı Fatma Varank katıldı. Bakanlıktan COP17’ye ilişkin yapılan açıklamada, şunlara yer verildi:
“Türkiye, COP17'de açtığı pavilyonda, çölleşme ve kuraklıkla mücadelede hayata geçirdiği politika ve uygulamaları uluslararası kamuoyuna tanıtıyor. Türkiye pavilyonu aynı zamanda ikili temaslara da ev sahipliği yapıyor. Farklı ülkeler ve uluslararası kuruluşların temsilcileriyle gerçekleştirilen görüşmelerde, çölleşme ve kuraklıkla mücadeleden arazi ve su kaynaklarının korunmasına kadar farklı alanlarda ortak proje ve işbirliği imkanları ele alınıyor. Türkiye, bu temaslarla bir yandan çölleşme ve kuraklıkla mücadelede geliştirdiği politika, bilimsel çalışma, izleme ve erken uyarı sistemleri ile uygulamalarını paylaşırken diğer yandan COP17'de oluşan uluslararası diyaloğu COP31 sürecine taşımayı hedefliyor.”
Birleşmiş Milletler Çölleşmeyle Mücadele Sözleşmesi’nin (UNCCD) 17. Taraflar Konferansı kapsamında açılan Türkiye Pavilyonu’nu ziyaret eden Moğolistan Cumhurbaşkanı Sayın Uhnaagiyn Hürelsüh’e, Bakan Yardımcımız Sayın @fatmavarank eşlik etti.
— T.C. Çevre, Şehircilik ve İklim Dğş. Bakanlığı (@csbgovtr) August 25, 2026
📍Moğolistan pic.twitter.com/n6OCYXyONm
Ancak COP31’in ev sahibi Türkiye, Birleşmiş Milletler tarafından Uluslararası Mera ve Çobanlar Yılı (IYRP) ilan edilen 2026’da gerçekleştirilen COP17’nin merkezinde yer alan meraları koruma konusunda pek iç açıcı bir tabloya sahip değil.
TEMA: Türkiye meralarının yarısından fazlasını kaybetti
Kuruluş aşamasından bu yana meralara yönelik projeleriyle de bilinen TEMA Vakfı, Türkiye’nin son 65 yılda mera varlığının yarısından fazlasını kaybettiğine dikkat çekiyor.
TEMA Vakfı Danışmanı Dr. Hikmet Öztürk, meraların toprak, su ve gıda güvencesi açısından yaşamsal önem taşıdığının altını çiziyor. Ormanlar kadar meraların da iklim değişikliğiyle mücadele açısından önemine değinen Dr. Öztürk, şunları dile getiriyor:
“Meralar karbon yutaklarıdır. Üzerindeki bitki örtüsü sürekli yenileniyor. Üstelik meralar, ormanların yetişemeyeceği, ağaçların ekolojik olarak yetişmesine uygun olmayan ve çok kurak, yağışın yeterli olmadığı ya da çok soğuk, yüksek dağ ekosistemlerini kaplar. Hem toprağı tutan, hem toprakta karbon depolanmasını sağlayan doğal bitki örtüsüdür bunlar. Havadaki karbondioksiti alıp depolayan, iklimi düzenleyen önemli doğal varlıklar.”
Dr. Hikmet Öztürk, insan kaynaklı arazi tahribatı, kentleşme ve iklim değişikliği etkileriyle birlikte tahrip olmuş mera alanlarının, yeni karbon yutaklarının oluşturulması açısından rehabilitasyonunun aynen tahrip edilmiş orman alanların ağaçlandırılması kadar önemli olduğunu belirtiyor.
TEMA’nın Türkiye’nin mera varlığının son 65 yılda yüzde 54 azaldığının altını çizen açıklamasında, 1960’ta yaklaşık 29 milyon hektar olan çayır ve mera alanlarının bugün 13 milyon hektar seviyesine gerilediği belirtiliyor:
“Kaybedilen mera alanı, Marmara Bölgesi’nin iki katını aşan büyüklükte.”

Tablo: Tarım ve Orman Genel Müdürlüğü - Mera alanlarının yıllara göre değişimi
Öte yandan Tarım ve Orman Bakanlığı’nın verilerine göre; 1970’te toplamda 21 milyon 698 bin hektarı geçen mera varlığı, 2025’te 13 milyon 333 bin hektara inmiş durumda. 1970’ten sonrasını gösteren bu veriler de 1970’ten 2025’e (Son 55 yılda) yaklaşık yüzde 40’lık bir azalmaya işaret ediyor.
Türkiye’nin Mera Kanunu ise yalnızca AKP hükümeti döneminde 24 kez değiştirildi. Son değişiklik 24 Temmuz 2025’te torba yasa ile yapıldı. Değişikliklerle meraların maden, petrol ve yenilenebilir enerji tesislerine tahsisinin önü açıldı. Bu da mera alanları için yeni bir tehdit oluşturdu.

Tablo: Hukuk ve Mevzuat Genel Müdürlüğü - 4342 sayılı Kanuna ek ve değişiklik getiren mevzuatın veya Anayasa Mahkemesi kararlarının yürürlüğe giriş tarihlerini gösterir tablo.
Türkiye meralarını nasıl kaybetti?
Uzun yıllar boyunca meraları yönetecek bir mevzuat olmadığını belirten Dr. Hikmet Öztürk, 1937’de çıkan 3116 sayılı Orman Kanunu'yla ormanların tamamen sahipliğinin devlete geçtiğini ve böylece ormanların başka alanlara dönüştürülemeyeceğine dair yasal düzenlemenin ortaya çıktığına dikkat çekiyor.
Ancak durum meralar için geçerli değil. Dr. Öztürk, meralar için 1998’de çıkan kanun öncesinde meraların birtakım tedbirlerle, tahminlerle ve genelgelerle yönetilmeye çalışıldığını belirtiyor. Meraların kaybında rol oynayan diğer unsurların ise yasal düzenlemelerin kadastro çalışmalarının yapılmaması ve tarımın makineleşmesiyle birlikte meraların tarım arazilerine dönüşmesi olduğuna dikkat çeken Dr. Hikmet Öztürk, şunları aktarıyor:
“Bir kısmı madenciliğe, bir kısmı kentleşmeye doğru gitti. Mera Kanununda meraların başka amaçlara kullanılmasını kolaylaştıran hükümler de yer alıyor hala. Bu da önemli bir unsur. İstatistikler de bunu ortaya koyuyor; özellikle 2000 yılından beri Mera Kanunu'nun sınırlarında bir değişiklik olmadığını görüyoruz ama bunun açıkçası ne kadar doğru olduğunu da son tarım sayımı bilgileri açıklandıktan sonra göreceğiz. Ama asıl sebebi şuna atfetmemiz lazım: Meraları koruyan bir kanun yoktu. Bir kısmı da kentleşmeyle dönüşmüş durumda. Ana itici güç bu oldu: Yeni arazi elde etmek.”
Meralar neden önemli?
Meraların toplam biyokütlelerinin neredeyse yüzde 90'ının toprak altında olduğunu belirten Dr. Hikmet Öztürk, “Meraların oluşturduğu üretimin önemli bir kısmı hem hayvancılık için önemli, hem iklim değişikliği ile mücadelede karbon depolaması açısından önemli. Bir diğer önemli unsuru da su yönetimi. Mera alanları tıpkı ormanlar gibi önce erozyonu önler, toprağı örttükleri için suyun toprağa sızmasını kolaylaştırır. Ve temiz su kaynağı sağlama açısından da kritik derecede önemi vardır” diyor.
“Ancak meralar, nedense uluslararası düzeyde de ormanlar kadar çok fazla ilgi görmez. İklim değişikliği ile mücadele programlarına baktığınızda yeni orman alanlarının oluşturulması, tahrip edilen ormanların yeniden orman haline getirilmesi, rehabilitasyonu, restorasyonu tartışılır. Ama meralar burada çok ihmal edilir” diyen Dr. Öztürk, iklim değişikliğine karşı meralara odaklanılmıyor olmasını eleştiriyor.
Biyoçeşitlilik açısından oldukça zengin olan meraların yalnızca bir metrekaresinde dahi onlarca türe rastlanabileceğini belirten Dr. Öztürk, “Bizim ülkemizde de yüksek dağ kesimleri, Karadeniz'in ya da ormanların büyümesinin kesildiği 1802 metre rakımın üzerindeki alanlarda müthiş bir çeşitlilik var. Ama nedense bizim ülkemiz korunan alanlar içerisinde ormanları dikkate alıyor ama meraları dikkate alan korunan bir alanı çok fazla görmüyoruz” diyor.
“Türkiye olarak tarımla beraber en çok beton üretiyoruz”
Tarım arazilerindeki kayba da değinen Dr. Hikmet Öztürk, “Türkiye olarak tarımla beraber ne üretiyoruz derseniz en fazla beton üretiyoruz. Bunu da nerede üretiyoruz? Büyüyen kentlerde, kentleşmelerde üretiyoruz” diyor. 1998’den bugüne tarım arazilerinin kaybının büyüklüğünün İstanbul’un iki katının da üzerinde olduğunu belirten Dr. Öztürk, 1960’tan bu yana kaybedilen meralara işaret ediyor. Peki bu kayıplar ne anlama geliyor?
2024 verilerine göre Türkiye’nin 17,34 milyon kaba yem açığı bulunuyor. Meralar tahrip olmasaydı bu açığın rahatlıkla karşılanabileceğini belirten Dr. Hikmet Öztürk, arazi tahribatının ülkeye büyük bir zarar olarak yazdığını ifade ediyor. Dr. Öztürk ayrıca bu durumun gıda üretimi açısından da ciddi risk oluşturduğunu belirtiyor.
Öte yandan arazi tahribatının dünyaya yıllık maliyeti 10,6 trilyon dolar olarak tahmin ediliyor. Bunun büyük bir maliyet olduğunu belirten Dr. Öztürk, şunları kaydediyor:
“Bizim yapmamız gereken artık tahrip ettiğimiz arazileri restore edip eski verimliliğine kavuşturmak. Ve daha sürdürülebilir, daha az tüketecek şekilde bir yaşam sürmek. Şu an itibariyle bir buçuk dünya tüketiyoruz. Sermayeden yiyoruz.”
Söylemler meraları, eylemler madenleri destekliyor: Perşembe Yaylası
Türkiye’nin “Uluslararası Meralar ve Çobanlar Yılı”nda meralarına dair en öne çıkan çelişkisi Perşembe Yaylası’nda yapılan maden çalışmaları oldu.
Perşembe Yaylası’nda yapılmak istenen maden çalışmalarını Dr. Hikmet Öztürk şöyle eleştiriyor:
“Biz buna tam olarak şunu diyoruz: Kısa vadeli menfaatler için geleceğimizi yok etmek. Hem doğayı mahvetmek, hem geleceği yok etmek. Perşembe Yaylası gibi bir yere insan adım atmaktan çekinir. Bu kadar doğal güzelliğin ve ekolojik yaşamın, çeşitliliğin olduğu bir yer ve başka bir yerde böyle bir alanı tekrar bulma şansınız yok. Böyle bir alanda madencilik yapmaya izin vermek bence tam anlamıyla çok kötü bir karar. Umarız oradaki mücadele de başarıyla sonlanacak.”
Fotoğraf: Cansu Acar - 8 Mayıs, Ordu, Aybastı Perşembe Yaylası, Bilirkişi Keşfi- Görüntü, yurttaşların maden projesine karşı tepkilerini göstermek için bilirkişi keşfinde bir araya geldiklerini gösteriyor.
Dr. Öztürk Perşembe Yaylası üzerinden iklim adaletine de değinip “Bu nasıl geleceğe sahip çıkmak olabilir?” diyerek şunları dile getiriyor:
“Bizler aslında hep şöyle deriz ya: çocuğumuz için canımızı veririz. Herkes bunu yapar. Öyle değil mi? Ama biz şimdi bu yaptığımızla çocuğumuzun geleceğini, canını alıyoruz. Bu nasıl çocuklarımızı sevmek? İşte bunun için orada insanlar topraklarına, doğalarına sahip çıkmak için mücadele ediyorlar. Çocuklarının, torunlarının aynı güzellikleri görmesi ve oradaki çeşitliliği yaşaması için.”
Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) da meraların iklim krizi karşısındaki öneminin altını çiziyor.
Türkiye’nin kuraklık sorunu
Türkiye’nin iklim krizi karşısında kırılgan olmasına neden olan bir diğer büyük sorun da kuraklık gerçeği. Meteoroloji Genel Müdürlüğünün 2025 yılına ait kuraklık değerlendirmesine göre; öncelikle COP31’in gerçekleştirileceği Antalya’nın olduğu Akdeniz Bölgesi’nin tamamında, Marmara Bölgesi ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin tamamında kuraklık var. Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu’daki kuraklık acil durum seviyesinde.
Kaynak: unccdcop17.org
Türkiye kuraklığı her geçen gün daha derinden hissederken küresel ölçekte buna karşı eylem planı hazırlayan ülkelerin sayısı sınırlı kalıyor. COP17’de birçok ülke, 2030’a kadar bir milyar hektardan fazla alanı eski haline getirme taahhüdünde bulundu. 2013’te sadece üç ülke varken, şu anda 70’ten fazla ülke kuraklıkla ilgili ulusal düzeyde eylem planları hazırlama sürecine dahil oldu. Bu çalışmaların arasından en iyi uygulamaları teşvik etmek adına 35 ülkenin onaylanmış ulusal kuraklık planı kullanıma sunulmuş durumda. Azerbaycan, Karadağ, Sri Lanka ve Tunus ise bu ülkeler arasında yer alıyor. Birçok bölgesi kuraklık acil durum seviyesinde olmasına rağmen COP31’in ev sahibi Türkiye ise ne yazık ki bunlardan biri değil.

Kaynak: Meteoroloji Genel Müdürlüğü - Harita: Ocak-Aralık 2025 SPI Metodu İle Meteorolojik Kuraklık Haritası
Türkiye’deki kuraklık ve çölleşmeye ilişkin değerlendirmede bulunan Tema Vakfı Danışmanı Dr. Hikmet Öztürk, çölleşmenin kamuoyunda “çöl haline gelmek” şeklinde algılandığına dikkat çekiyor. Dr. Öztürk şunları ifade ediyor:
“Eğer bulunduğumuz coğrafya kurak bir bölgede ise yani düşen yağış miktarı buharlaşmadan daha azsa, toplam buharlaşmanın sadece yüzde 65'i yağış olarak geliyorsa kurak bölgedesiniz demektir. Çölleşme kurak ve yarı kurak bölgelerde arazi tahribatı ve toprağın bozulmasıdır. Bugün en yaygın toprak bozulumu nedeni erozyondur. Bir mera alanında fazla otlatma yapıyorsanız orada normal koşullarda 600 kilogramlık kuru ot üreten mera, 500 kilograma düşüyorsa daha sonra daha da azalıyorsa işte siz çölleşiyorsunuz demektir.”
Toprakların organik madde içeriğinin hem erozyon hem de uygulanan yanlış tarım kimyasalları, gübreler ve pestisitler nedeniyle yok olduğunu belirten Dr. Öztürk, toprağın sağlığını yitirdiğini söylüyor. Uzman isim şöyle uyarıyor:
“Toprak organik maddesini yüzde 1 artırırsanız bir dekar alanda 23 ton su tutabiliyorsunuz fazladan. Bitkinin ihtiyacı olabilecek, depolayabilecek kapasiteyi teşvik edecek, toprak sağlığını koruyacak, organik uygulayacak tarımsal destekleri vermezseniz o zaman bu anlayışa yine tarım topraklarımızın hızla erozyon ve yanlış tarımsal uygulamalarla sağlığını yitirmesi ve kuraklıktan daha fazla etkilenir hale gelmesi mümkün olacak.”
Kaynak: unccdcop17.org
“COP toplantıları fuara döndü”
Son otuz yılda ikiye katlanan kuraklık etkilerine işaret eden Dr. Hikmet Öztürk, gıda üretiminin kuraklıktan bire bir etkilendiğinin de altını çizerek soruyor:
“Peki iklimle mücadele etmezseniz artan nüfusun gıdasını nereden karşılayacaksınız? Bu tedbirleri sürdürülebilirlik çerçevesinde alacaksınız ve bunun odağında da hiç şüphesiz toprak sağlığının, orman varlıklarının ve meraların korunması yatıyor. Eğer karbondioksiti almak istiyorsanız, karbon yutaklarını iyileştirmek, çoğaltmak zorundasınız. Fosil yakıtların azaltılması çok önemli.”
Öte yandan Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum, COP31’le ilgili açıkladığı 10 maddelik Eylem Gündemi’nde sıkça sürdürülebilirliğe vurgu yapıyor. Aynı zamanda Kurum, iklim krizine karşı mücadelede atılacak adımların gündelik hayatta hissedilebilecek şekilde etkili olması gerektiği yönünde açıklamalarda bulunuyor.
“Bunu tersine çevirmemiz lazım. Çünkü felaketleri yaşadıkça bunun daha çok farkına varıyoruz” diyen Dr. Hikmet Öztürk bu gidişin sürdürülebilir olmadığının altını çizerek COP toplantılarını şöyle değerlendiriyor:
“Nepal'deki olayı hepimiz görüyoruz. Benzerlerini biz yaşamadık mı? Orman yangınları tüm dünyada arttığı gibi bizde de yanan alanlar büyümeye başladı. Bunu geriye döndürmemizin yolu da neden olduğumuz iklim değişikliği ile mücadele edecek tedbirleri almak. Ama ben şunu görüyorum; COP toplantılarına baktığımızda artık bu toplantılar fuara döndü. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği ile Mücadele Çerçeve Sözleşmesi'nin imzalandığı yıl 1992. Şimdi 2026'dayız. O tarihten bugüne kadar karbon emisyonumuz arttı mı, azaldı mı? Her defasında artıyor fosil yakıt ve enerji kullanımımız.”
Aynı zamanda olumlu adımların da atıldığını belirten Dr. Hikmet Öztürk, “Yeşil ve sürdürülebilir enerji yatırımlarının oranlarının artıyor olması iyi bir gelişme. Ama bu faaliyetler yeterli değil. Bu faaliyetlerin Sayın Bakan'ın [Murat Kurum] altını çizdiği gibi artık söylemden daha ziyade eyleme geçmesi lazım. Bunu her türlü mekanizmayı katı kurallar koyarak yapmamız lazım. Çünkü bu gelecekte çok daha fazla zararla yüz yüze kalacağımızı söylüyor” diyor.
COP18 Mısır’da gerçekleştirilecek
Dr. Öztürk gibi, UNCCD Genel Sekreteri Yasmine Fouad da söylem yerine eyleme işaret edenlerden biri oldu. Fouad COP17’ye ilişkin şunları dile getirdi:
“Ulan Batur’a, COP17’nin bir ‘uygulama konferansı’ olması gerektiğini söyleyerek geldik. Buradan, bunu mümkün kılmak için gerekli olan yapının daha büyük bir kısmını elde ederek ayrılıyoruz: Siyasi kararlar, daha sağlam bilimsel temeller, yenilikçi finansman mekanizmaları, yatırım planları ve çözümleri geniş ölçekte hayata geçirebilecek ortaklıklar…”
Kaynak: unccdcop17.org - UNCCD Genel Sekreteri Yasmine Fouad
Taraflar ayrıca, kuraklığın COP18’de ve bundan sonraki her olağan oturumda bağımsız bir gündem maddesi olarak kalmasına karar verdi. 2024’te COP16’da kurulan ve iki yıl sonra uygulanmasına karar verilen Riyad Küresel Kuraklığa Dirençlilik Ortaklığı, Ulan Batur’da uygulama aşamasına geçti.
Ulan Batur’da ayrıca kuraklığın giderek artan ekonomik boyutu ve insani etkilerine işaret edildi. Gelişmekte Olan Küçük Ada Devletleri (SIDS) ve Orta Asya’nın kuraklık nedeniyle karşı karşıya oldukları zorluklar ve toprak için yatırım yapılması gerektiği ifade edildi. Ortaklığın ilk Genel Kurulu, kapasite geliştirme, yatırıma hazır programlar ve kuraklığa dayanıklılık için finansman yoluyla yaklaşık 70 düşük ve alt-orta gelirli ülkeyi desteklemek üzere önerilen ortak fona ilişkin çalışmalarda bulundu.
Uzun süren müzakerelerin ardından taraflar, her düzeyde kuraklığın proaktif yönetimine ilişkin bir karar kabul etmek amacıyla, COP16 ve COP17’de kaydedilen ilerlemeleri temel alarak COP18’de görüşmelere devam etme kararı aldı. COP18, 2028’de Mısır’da gerçekleştirilecek.
Çözüm nerede?
Dr. Öztürk, Türkiye’nin iklim değişikliğinden en çok etkilenecek ülkelerin başında geldiğini, bunun sonucunun hem kuraklık hem de susuzluk olarak yaşanacağını belirtiyor. Uzman isim, iklim değişikliğine karşı mücadelede atılması gereken birinci adımın ise fosil yakıtlardan çıkılması olduğunu belirtiyor.
Tarım ve Orman Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğünce Türkiye’nin dört yıl sonra, 2030’da, su fakiri bir ülke olmakla karşı karşıya olduğu yönünde açıklaması yapılmıştı. Bu açıklamaya işaret eden Dr. Öztürk, yağışlardaki azalma uyarılarına da dikkat çekerek şunları aktarıyor:
“Orman yangınlarının da artacağı bir coğrafyadayız üstelik. Bundan çok zarar göreceğimiz belliyken bizim de bu konuda çok samimi olduğumuzu göstermemiz lazım. Arazi tahribatını teşvik eden, kolaylaştıran yasaların gözden geçirilerek bu hükümlerin kaldırılması lazım. Ama biz tersini yapıyoruz; mesela zeytinlik alanlarını niçin yok ediyoruz? Kömür elde etmek için yapıyoruz. Tam tersini yapmamız gerekmiyor mu şu anda? Samimi olma konusunda söylemle eylemin beraber gitmesi açısından bunun önemli olduğunu düşünüyorum. Söylemimizin eylemle uyuşması için gerekli adım, fosil yakıtlardan uzaklaşmak olmalı.”
Dr. Hikmet Öztürk, adil bir geçiş mekanizması oluşturularak insanların süreçte mağdur olmamalarını sağlayacak, toplumcu, katılımcı ve şeffaf bir anlayışa geçilmesi gerektiğini belirtiyor.
Çözüm olarak fosil yakıtlardan çıkıştan sonraki ikinci adımın ise arazi tahribatına karşı önlem alınması olduğunu belirten Dr. Öztürk, çözüm olarak atılması gereken diğer adımlar olarak da şunlara işaret ediyor:
- Biyolojik çeşitlilik kaybının önlenmesi,
- Çölleşme ile mücadele için arazilerin verimliliğini ve üretkenliğini koruyan yasal düzenlemelerin yapılması,
- Tarımda toprak sağlığını bozan uygulamalar yerine sürdürülebilir tarım uygulamalarının desteklenmesi,
- Toprak sağlığını koruyacak organik uygulamaların olduğu tarımsal destekler,
- Son olarak da bu önlemlerin uygulamalarla yaygınlaştırılması.
(CA)








