Bir tiyatro oyununun en büyüleyici yanı, galiba izleyenin içindeki karanlıkla yüzleşmesini sağlamasıdır. Sahnedeki hikâye akar giderken, biz de koltuğumuzda kendimize bakarız.
Gündelik hayatın içinde çoğumuz “olumsuz” sayılan duyguları üzerimize yakıştırmayız. Kıskanç değilizdir mesela. En azından öyle olduğumuzu düşünmek isteriz.
Oysa insanın sevdiğini kıskanması mı kıskançlıktır, yoksa kıskandığını saklaması mı? Hiç kıskanmamak gerçekten mümkün müdür? Sevmenin sınırında başlayan o ince sızı nerede sahiplenmeye, nerede güvensizliğe dönüşür? İkili ilişkilerde kıskançlık insanı hangi uçlara savurur, karşısındakinde nasıl yaralar açar?
Moda Sahnesi’nin 2013’ten bu yana sahnelenen komedisi Bütün Çılgınlar Sever Beni, tam da bu soruların etrafında dolaşıyor. Eşinin sadakatini sınamak isteyen Yosif (Mert Fırat), eski dostu Angel’dan (Çağlar Yalçınkaya) yardım isteyince, kendini de onu da içinden çıkılması güç bir aşk üçgeninin ortasında bulur. Bu üçgenin merkezindeki Maria (Öznur Serçeler) ise duyguların ve oyunların arasında bir çıkış yolu arar.
Anlayacağınız, üç karakter için de sahne daralırken izleyici açısından tam tersi olur. Sanırım asıl büyü, oyuncuların bir duygudan diğerine, bir maskeden ötekine ustalıkla geçişinde saklı. O an anlıyorsunuz ki alkış sadece hikâyeye değil insan ruhunun o karmaşık, çelişkili hâline de yükseliyor.
Sanatçılar Öznur Serçeler, Çağlar Yalçınkaya ve Mert Fırat, “Bütün Çılgınlar Sever Beni” isimli oyunu anlatıyor.
“Oyun, gel gül unut demiyor"
“Bütün Çılgınlar Sever Beni” uzun yıllardır sahnelenen bir oyun. Sizce bu metni hâlâ güncel ve izlettiren şey ne?
“Bütün Çılgınlar Sever Beni” uzun yıllardır sahnelenen bir oyun. Sizce bu metni hâlâ güncel ve seyirciyle canlı tutan şey ne?
Mert Fırat: Aslında çok basit bir yerden güncel kalıyor: çünkü insan değişmiyor. Daha doğrusu, iktidarın insanın içindeki hali değişmiyor. Oyun bir aşk hikâyesi anlatmıyor bana kalırsa; bir ilişki üzerinden, kontrol etme ihtiyacının insanı nasıl kemirdiğini anlatıyor. Yosif’in meselesi “aldatıldım mı?” sorusu değil.
Onun asıl meselesi “ben hâlâ kontrol edebiliyor muyum?” sorusu. Yıllar geçse de insanların ilişkilerde birbirini kontrol etme, kaybetme korkusuyla manipüle etme, “sevgi” adına birbirine zarar verme biçimleri değişmiyor. Bu soru bugün de çok tanıdık. Evde, işte, sokakta, ülkede… “Sorun çözüldü” deniyor ama çözülmüyor; sadece başka bir şüpheye, başka bir korkuya evriliyor. Metin tam da bu döngüyü çok yalın bir yerden kuruyor. Bir de metnin komediyi seçme biçimi çok önemli. Seyirciyi kandırmıyor. “Gel gül, unut” demiyor. Gülüyorsun ama gülüşün bir yerde duruyor. O duraklama hâlâ çalışıyor. O yüzden yıllar geçse de metin eskimiyor.
Öznur Serçeler: Baştan çıkarmak ve baştan çıkarılmak tüm insanlık tarihi boyunca karşımıza çıkan bir insan meselesi. Genel olarak çerçevesi olan ilişkiler kurmakta zorlanan bir eğilimi olan canlılarız.
Eğer bunu öğrenebildiysek yani psikoterapötik perspektiften yorumlayacak olursak Ödipal süreçlerimizi sağlıklı yaşayabildiysek ancak bu kararsızlıktan kurtulabilirdik gibi görünüyor. Oyunun metni nin gücüde buradan geliyor bence ilk insanlık tarihinden bu yana insanların yaşadığı bir kararsızlığın altını çiziyor.
Çağlar Yalçınkaya: Çünkü insan hayatında hiç eskimeyecek duyguların üzerine kurulmuş bir oyun. Bazen bazı metinleri sahnelerken güncelleme ihtiyacı hissederiz, bu oyunda hiç öyle bir şey hissetmiyoruz çünkü metin aşk, dostluk, kıskançlık üzerinden çok dinamik çatışmalarla ilerliyor.
"Ne seninle ne de sensiz"

Komedi türünde ama altında ciddi duygusal çatışmalar barındıran bir oyun. Sizce seyirci en çok neye gülüyor, neye yakalanıyor?
Mert Fırat: Seyirci ilk anda Yosif’e gülüyor. Jestlerine, konuşmasına, abartısına, karakterlerin komik çatışmasına… Ama bence asıl güldüğü şey, bir zihniyetin kendini ciddiye alış biçimi. Yosif o kadar ciddiye alıyor ki kendi iktidarını, bu ciddiyet komikleşiyor. Ama bir yerden sonra seyirci şuna yakalanıyor: “Bu adam çok tanıdık.” Çünkü Yosif’in yaptığı şey sadece kıskançlık değil; sınamak, ölçmek, kanıt istemek. Bugün ilişkilerde de, toplumda da çok gördüğümüz bir dil bu. “İspatla”, “kanıtla”, “emin olayım.” İnsan kendi ilişkilerinde yaşadığı küçük karanlıkları sahnede görünce, kahkaha bir anda yerini rahatsız edici bir tanışıklığa bırakıyor.
Asıl yakalandığı yer tam da burası. Ve Maria’nın sahnedeki hali… Bir köşede sanatla, kitapla, sessizlikle var olması… Seyircinin gülüşü orada bir şeye çarpıyor. Çünkü gülünç olanın yanında bir de sessizce tahakküme maruz kalan bir beden var. O çarpışma oyunun kalbini oluşturuyor.
Çağlar Yalçınkaya: Bence seyirci üç karakterin de defolarına çok hızlı bir şekilde yakalanıyor. Baktığınızda aslında üç karakterin de bir kararsızlığı var. Bu kararsızlık bir noktada ortaklaşıyor. Ve bence seyirci en çok buna gülüyor.
Öznur Serçeler: Ne seninle ne de sensiz diyenlerin hikayesi gibi sanki. Hepimizin içinde olan çatışmaların oyundaki karakterler tarafından ayyuka çıkması ve ortaya konması seyircinin de kendi yaşantısında bir yere dokunduğu için oyun güldürürken düşündürüyor galiba.
"Yosif’i oynarken kendimi sürekli frenliyorum"
Yosif, kontrol etmek isteyen ama kontrolü kaybeden bir karakter. Onu oynarken empati kurduğunuz ve zorlandığınız yerler nereler?
Mert Fırat: Empati kurduğum yer şu: Yosif’in temelinde çok insani bir korku var. Kaybetme korkusu. Sevilmeme korkusu. Değersizleşme korkusu. Bunlar hepimizin bildiği duygular. Ama Yosif bu duygularla yüzleşmek yerine, onları bir iktidar oyununa çeviriyor. Benim için zor olan yer de burası.
Çünkü sahnede bu korkuyu oynarken, onu masumlaştıramam. Ama bir yandan da onu bir “karikatür kötü”ye dönüştüremem. İnce bir çizgi var. Yosif’in komikliğiyle, kurduğu şiddet dili arasındaki mesafe. Özellikle “sınama” anları… Karısını bir özne olarak değil, bir ölçü birimi gibi ele aldığı anlar… Orada seyirci gülüyor ama ben sahnede hep şunu hatırlıyorum: Bu, sevginin bittiği yer. O yüzden Yosif’i oynarken kendimi sürekli frenliyorum. Çünkü abartırsam komedi kaçıyor, yumuşatırsam da mesele kayboluyor.
Yosif’i bir “kötü karakter” olarak mı, yoksa kendi korkularının içinde sıkışmış biri olarak mı görüyorsunuz?
Mert Fırat: Ben Yosif’i “kötü” diye etiketlemeyi sevmiyorum. Çünkü o etiket seyirciye şunu rahatça söyletiyor: “Ben o değilim.” Oysa oyun tam tersini söylüyor. Yosif, korkusunu yönetemeyen biri.
Korkusunu büyütüp, onu başkaları üzerinde bir baskı aracına dönüştüren biri. Bu çok tehlikeli bir yer. Ama aynı zamanda çok tanıdık bir yer. İktidar arttıkça rahatlaması gerekirken, daha da tedirgin olan bir zihin hali. Bu yüzden Yosif’i kendi korkularının, duygusal yoksunluğunun içinde sıkışmış biri olarak görüyorum.
Ama bu, yaptıklarını mazur göstermez. Sadece şunu söyler: Bu bir bireysel sapma değil, bir sistemin ürettiği bir karakter. Ataerkil düzenin, “erkeklik” diye dayattığı şeylerin içinden çıkmış bir figür. Yosif, seyirci için rahatsız edici ama bir o kadar da tanıdık bir karakter
"Doğru olanı yapmaya çalışıyor"

Maria, iki erkek arasına sıkışmış gibi görünse de aslında oyunun denge noktası. Maria’nın gücü sizce nereden geliyor?
Öznur Serçeler: Evet Maria bir denge noktası gibi ama en çok arzu nesnesi aslında. Belki güçlü görünmesi bu yüzden. Ama aslında Maria da kararsız ve kendini nerede konumlandırıcağını bir türlü anlayamamış birisi.
Onun göreceli bir şekilde gücü diyebileceğimiz şey çoğunlukla toplum kurallarına uyan bir hayat yaşamaya gayret etmesinden geliyor olabilir. Ama bu aynı zamanda onun en güçsüz de tarafı olabiliyor çünkü genel anlamda doğru olanı yapmaya çalışmak kendinden uzaklaşması gibi bir bedelle mümkün oluyor.
Kadın karakterlerin komedide çoğu zaman klişelere sıkıştığını düşünürsek, Maria bu kalıpları kırıyor mu?
Öznur Serçeler: Evet Maria bir denge noktası gibi ama en çok arzu nesnesi aslında. Belki güçlü görünmesi bu yüzden. Ama aslında Maria da kararsız ve kendini nerede konumlandırıcağını bir türlü anlayamamış birisi. Onun göreceli bir şekilde gücü diyebileceğimiz şey çoğunlukla toplum kurallarına uyan bir hayat yaşamaya gayret etmesinden geliyor olabilir. Ama bu aynı zamanda onun en güçsüz de tarafı olabiliyor çünkü genel anlamda doğru olanı yapmaya çalışmak kendinden uzaklaşması gibi bir bedelle mümkün oluyor.
Maria her ne kadar harika bir kadın, örnek bir insan , başarılı bir müzisyen kimlikleriyle algılanan bir kadın olsa da aslında o da iç dünyasında kendi gel gitlerini anlamlandırmaya çalışan biri. Bu manada klişe kalıpları kırıyor mu? bazen evet bazen hayır diyebilirim.
Angel hem oyunun tetikleyicisi hem de karmaşanın parçası. Bu karakteri oynarken seyircinin sempatisini mi, rahatsızlığını mı daha çok önemsiyorsunuz?
Çağlar Yalçınkaya: Her ikisini de sanırım. Çünkü sempati ve rahatsızlık bu oyunda bu kadar keskin çizgilerle birbirinden ayrılıyor mu emin değilim. Sempati bi yerde rahatsız edici, rahatsız edici olan da bi noktada sempatikleşiyor.
Angel’ın dostluk ve ihanet arasındaki çizgide duruşunu siz nasıl okuyorsunuz?
Çağlar Yalçınkaya: Kararsız. Çünkü ne arkadaşını ne de aşkını bile isteye kırabilecek biri değil.
Üçünüzün sahnedeki kimyası oyunun en güçlü taraflarından biri. Bu uyum prova sürecinde mi oluştu, yoksa zamanla mı oturdu?
Mert Fırat: Prova çok önemli ama tek başına yetmez. Sahnedeki kimya biraz da birbirinin nefesini tanımakla ilgili. Ne zaman susacağını, ne zaman yüklenebileceğini bilmekle ilgili. Biz bu oyunu yıllardır birlikte oynuyoruz. Zamanla oturan şey şu oldu: Herkesin sahnedeki enerjisini tanımak. Yosif’in gevezeliği, Angel’ın zekâsı, Maria’nın berraklığı… Bunlar dengede durmazsa oyun çöker. Komedi çok hassas bir şey; güven ister. Bir de yıllar içinde şu oldu: Aynı sahneleri oynuyoruz ama biz değişiyoruz. Hayat değişiyor. Seyirci değişiyor. O değişim, sahnedeki ilişkiye de sızıyor. O yüzden her temsil biraz başka bir oyun aslında.
Çağlar Yalçınkaya: Provalarda başladı, oyunlarla gelişti diyelim. Çünkü oyun gerçekten hatrı sayılır bir gösterim sayısına ulaştı ve bir konfor yarattı biz de. Ama hala sürprize açık çok fazla şey yaşıyoruz sahne üstünde ve aslında bu da bir uyumlanmamızı arttırıyor.
Öznur Seçeler: Zamanla oyunun içinde daha da yoğunlaştı bence.
Bugün bu oyunu ilk kez izleyecek bir seyirciye, sahneden inerken hangi duyguyla çıkmasını isterdiniz?
Mert Fırat: Tek bir duygu söyleyemem. Ama şunu isterim: Seyirci gerçekten gülsün. Ama sahneden inerken o gülüşün içinde küçük bir soru kalsın. Şunu düşünsün mesela: “Ben sevgiyle kontrolü nerede karıştırıyorum?” “Güven dediğim şey gerçekten güven mi, yoksa korkunun kılıfı mı?” Bir de Maria’nın yerinden baksın isterim. Bir noktada “ben artık bu oyunun nesnesi değilim” diyen bir duruş var sahnede. O çok kıymetli. Çünkü bu bir intikam hikâyesi değil; bir sınır koyma hikâyesi. Eğer seyirci sahneden inerken şunu hissederse mutlu olurum: “Komik olan sadece Yosif değil; tehlikeli olan da sadece Yosif değil.” O zaman oyun yerini buluyor.
Öznur Serçeler: Bir şeyler hissetmiş ve kendi ilişkilerini düşünmüş belki sorgulamış bir şekilde çıkmasını isterim.
Çağlar Yalçınkaya: Gülmeye daha yatkın bir buruklukla diyelim :)
Habercinin Notu: Bu söyleşiyi okurken Mabel Matiz'in bu klibini izleyebilirsiniz.
(EMK)







