Bir ormanın varlığını sürdürme, bir nehrin kendi adına hukuk önünde temsil edilme hakkı olabilir mi? Ekvador ve Yeni Zelanda, doğanın hak sahibi olarak tanınmasına farklı yollarla kapı açtı. Bu yaklaşım, çevrenin insanlara sağladığı yararların ötesinde, doğanın kendi varlığının da hukuki korumaya değer olduğunu kabul ediyor. Peki ya Türkiye'de benzer hukuki düzenlemeler var mı? Ya da var olanlar ne kadar uygulanıyor.
Ekvador, 2008 Anayasası’nda doğanın varlığının, yaşam döngülerinin ve evrimsel süreçlerinin korunmasını hak olarak tanımladı. Anayasa, doğanın zarar gördüğünde onarılma hakkını da tanırken, kişilere ve topluluklara bu hakların korunmasını kamu makamlarından talep etme yetkisi verdi. Böylece bir ekosistemin savunulması için insanların uğradığı zararın yanı sıra doğanın kendi haklarının ihlali de hukuki dayanak hâline geldi.
EKVADOR ANAYASASI
YEDİNCİ BÖLÜM
Doğanın hakları
Madde 71. Yaşamın yeniden üretildiği ve gerçekleştiği yer olan doğa veya Pacha Mama, varlığına ve yaşam döngülerinin, yapısının, işlevlerinin ve evrimsel süreçlerinin korunmasına ve yenilenmesine yönelik bütünsel saygıya hak kazanmıştır.
Tüm kişiler, topluluklar, halklar ve uluslar, doğanın haklarını korumak için kamu yetkililerinden yardım isteyebilirler. Bu hakların uygulanması ve yorumlanmasında, Anayasada belirtilen ilkeler gerektiği şekilde gözetilmelidir.
Devlet, doğayı korumak ve bir ekosistemi oluşturan tüm unsurlara saygıyı teşvik etmek amacıyla gerçek kişilere, tüzel kişilere ve topluluklara teşvikler sağlayacaktır.
Madde 72. Doğanın eski haline getirilme hakkı vardır. Bu eski haline getirme, devletin ve gerçek kişilerin veya tüzel kişilerin, etkilenen doğal sistemlere bağımlı bireylere ve topluluklara tazminat ödeme yükümlülüğünden ayrıdır.
Yenilenebilir olmayan doğal kaynakların sömürülmesi de dahil olmak üzere, ciddi veya kalıcı çevresel etkilerin olduğu durumlarda, Devlet, restorasyonu sağlamak için en etkili mekanizmaları kuracak ve zararlı çevresel sonuçları ortadan kaldırmak veya hafifletmek için yeterli önlemler alacaktır.
Bu düzenlemenin somut karşılıklarından biri Los Cedros Ormanı’nda ortaya çıktı. Ekvador Anayasa Mahkemesi, 2021’de ormandaki madencilik arama faaliyetlerine verilen çevresel izinleri inceledi. Mahkeme, doğanın haklarının yanı sıra su ve sağlıklı çevrede yaşama haklarının da ihlal edildiğine hükmetti; ilgili çevresel izinleri geçersiz kıldı. Ormanın biyolojik çeşitliliği ve ekolojik süreçleri, kararın merkezinde yer aldı. (Ekvador Anayasa Mahkemesi’nin Los Cedros kararı)
Mahkeme, Ekvador Anayasası'nda yer alan tüm haklar gibi doğa haklarının da tam bir normatif güce sahip olduğunu ve sadece idealler veya retorik beyanlar değil, yasal zorunluluklar olduğunu kesin bir dille ifade etti.
Mahkeme ayrıca, ihtiyat ilkesinin doğanın haklarının korunmasına uygulanabilir olduğunu teyit etmiş ve bu anayasal ilkenin idari ve yargı mercileri için gerektirdiği unsurları ve yükümlülükleri detaylandırmıştır. Bu özel davada, madencilik faaliyetine ilişkin çevre izinlerinin verilmesinde ihtiyat ilkesinin göz ardı edildiği sonucuna varmıştır. Mahkeme ayrıca, bu ilkenin su hakkı ile ilgili uygulamasını da analiz etmiş ve Los Cedros Koruma Ormanı ekosisteminin hidrolojik özelliklerini ve çevredeki toplulukların su kullanımını göz önünde bulundurarak, ihtiyat ilkesinin korunması gerektiği ve dolayısıyla bölgedeki madencilik faaliyetine izin verilmemesi gerektiği sonucuna varmıştır.

Dünyada hak alanı genişliyor
Yeni Zelanda’da ise 2017’de kabul edilen bir yasayla Whanganui Nehri’ne tüzel kişilik tanındı. Düzenleme, nehirle tarihsel, kültürel ve manevi bağları bulunan Māori topluluklarının uzun yıllara yayılan mücadelesinin ardından geldi. Yasa, nehri kaynağından denize kadar uzanan, fiziksel ve manevi unsurlarıyla bölünmez, yaşayan bir bütün olarak tanımladı.
Nehrin adına hareket etmek ve çıkarlarını korumak üzere iki kişiden oluşan bir temsil mekanizması kuruldu. Temsilcilerden birinin nehirle ilişkili Māori toplulukları, diğerinin devlet tarafından aday gösterilmesi öngörüldü. Böylece doğanın hak sahibi sayılmasıyla birlikte gündeme gelen “Onun adına kim konuşacak?” sorusuna da kurumsal bir yanıt verildi. Yeni Zelanda Parlamentosu’nun düzenlemeye ilişkin açıklaması
Dünyada hak mücadelesinin genişlemesi ile birlikte Bolivya, Meksika, Arjantin, Brezilya, Peru, Avustralya, Kanada, ABD, Hindistan, Bengladeş, Uganda, Nijerya, Fransa, Hollanda ve İrlanda'da da yasal düzenlemeler yapıldı.
Türkiye'de tartışma var, adım yok
Evrim Durmaz Aksu, 2022 yılında hazırladığı tez çalışmasında örneklere yer verirken "Hakkın öznesi yakın zamana kadar yalnızca insan olmuştur; ancak hak kavramı tarihte her zaman belli bir kesim insanı dışarıda bırakmıştır. İnsan onurunun modernite ile her insanın onura/haysiyete sahip olduğunun kabulü olarak düşünülmesinden önce feodalitede, dignitas’a yalnızca soylular ve din adamları gibi belli kesimlerin sahip olduğu kabul edilmiştir.2004 Hak hukuken korunan menfaat ise ve bu menfaat bilinç ve duyarlılıkla ilgiliyse bütün varlıkların içsel değeri eşit değildir.2005 Bunun tam tersi de söylenebilecektir, hukukun koruduğu menfaatin nedeni bilinç değilse doğal varlıkların neden hakkı olmasın? İnsan dışındaki varlıkların hak sahibi olmayacağına ilişkin itirazlarda modernite ile içselleştirilmiş hakkın soyut, genel ve insana özgülenmiş bir kavram olduğu anlayışı da yer almaktadır. Hak statik değil, dinamik bir kavramdır ve hakların kapsamı giderek genişlemektedir" değerlendirmesini yaptı.
Ensar Kuru ise 2022 yılında hazırladığı "Yeni bir yerküre tasarımı: Ekolojik anayasalcılık" başlıklı tezinde "Doğa bağlamında kamu hukukunun dönüşümü meselesi irdelenirken en çok tartışılan konu ekolojik vatandaşlıktır. İlk Andrew Dobson tarafından ortaya atılan bu kavram, reklam ya da teşvikler karşısında bireyin nesne konumuna inmeden tüketim alışkanlıklarını bilinçli biçimde değiştirmesidir. Sosyal sözleşmenin ekoloji bağlamında yeniden tanımlanmasıyla vatandaş-devlet ilişkisi farklı bir zemine oturtulmaktadır. Çünkü devletle karşılıklı çıkar dengeleri gözetilmeksizin vatandaşlık ödevleri vardır. Ekolojik vatandaş, insan dışı varlıklar ve gelecek kuşaklar açısından sorumluluklar almalıdır. Böylece zamanı (şimdi) ve mekânı (bulunduğu yer) aşacak şekilde yükümlülükler taşımaktadır. Eylemleri neticesinde oluşan sera gazlarının
kendisinden uzak bölgelerde neden olduğu iklim değişikliğinden ve gelecek tüm kuşakların sağlıklı bir ortamda yaşama hakkından sorumludur." görüşünü savunmuştu.
Türkiye'de 2011 yılında Yeşiller Partisi'nin kurduğu Ekolojik Anayasa Girişimi, anayasadaki tüm maddelerin, tüm yasaların ve mevzuatın ekolojik bir yaklaşımla ele alınması gerektiği görüşünden hareket ile bir çalışma başlattı. Çalışmanın vardığı noktayı http://ekolojikanayasa.org/ site adresinin Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu tarafından yasaklanmış olmasından anlayabilirsiniz.

"Tüm Yasalar Ekolojik Yaklaşımla Ele Alınmalı"
Türkiye Barolar Birliği Çevre ve Kent Hukuku komisyonu ise 2014 yılında yaptığı "Doğanın hakları var" kurultayının sonuç bildirgesinde "Doğanın ve emeğin eşgüdümlü biçimde yoksullaşmasına, kültürel ve biyolojik çeşitliliği büyük ölçekli etkilenmesine yol açan ve açacak olan her türlü idari karar alma süreci öncesinde ve karar alma sürecinde yurttaşların da karar verici kılınmasının idari ilkeleri geliştirilmelidir. Toplumsal ve ekolojik maliyetleri öteleyen değil; bu maliyetlerin ortaya çıkmasını engelleyecek, eşitsizlik ve adaletsizliği derinleştirmeyecek hukuk usul kurallarının gelişmesi sağlanmalıdır. Hızlı büyümeye odaklanmış şirketlerin yatırımlarının ekolojik tahribata yol açmaması için idari, cezai ve toplumsal denetim mekanizmaları etkin hale getirilmeli, şirketlerin yatırımlarının doğa ve insan haklarını ihlal etmeyeceğinin yazılı taahhütleri alınmalıdır. Kirlilik ortaya çıkmadan önce, ön tedbirci yaklaşım (ihtiyatilik ilkesi) işletilmeli ve kamu yararı açısından kültür ve doğa varlıklarının kamusal yönetimi esas alınmalıdır. Ortak mirasını koruyamayan hiçbir toplum ve uygarlık ebedi ve ezeli huzuru yakalayamaz. Bu nedenle, yağmaya dayanan bir büyümenin gelişme olmadığı görülmeli, doğayla birlikte yaşayabilmemize olanak sağlayacak, evrensel ve anayasal düzeyde ortaya çıkan hukuki güvenceler hukuk sistemimizde karşılığını bulmalıdır." çağrısı yaptı.
Sırrı Süreyya Meclis'e taşımıştı
2023 yılında ise Yazar Nihat Özdal, Latin Amerika örneklerinden hareket ederek Fırat nehrine tüzel kişilik tanınması için TBMM'ye dilekçe verdi. Ancak herhangi bir yanıt alamadı. 2025 yılında ise Sırrı Süreyya Önder ölümünden çok kısa bir süre önce konuyu meclisin gündemine taşıdı. 18 Mart 2025 günü Meclis'te konuyu gündeme taşıyan Önder, konuşmasının sonunda konuya ilişkin bir yasa teklifi sunacağını da söyledi.

1.- Oturum Başkanı TBMM Başkan Vekili Sırrı Süreyya Önder’in, Çanakkale’nin yıl dönümüne ve Anadolu’nun nehirleriyle ilgili hazırlamış olduğu kanun teklifine ilişkin konuşması
BAŞKAN - Şimdi, Çanakkale gibi bir şeyden başladık. Bu arada, orada bu ülkenin yeşermeye duran dalları kırıldı. Olayın direniş boyutu kadar önemli bir tahribat boyutu da var. Bugün de günümüzde savaşlar ağırlıklı olarak su kaynakları üzerinden şekilleniyor bütün dünyada. Biz parti adına yasa teklifi veremediğimiz için ben bir yasa teklifi hazırladım. İlk sözü Sayın Grup Başkan Vekillerinin izniyle kendime beş dakika veriyorum. Bunu kişisel olarak vermek istemiyorum; bu konuşmadaki amacım, bütün sayın siyasal parti temsilcileri, Sayın Grup Başkan Vekilleri olarak buna katkı sunup ortak bir öneriye dönüştürebilirsek, su kaynaklarıyla ilgili geleceğe bırakılmış önemli bir miras olacak bu. Dünyada artık, tekrar gelmekte olan iklim krizi ve benzeri tehditlere karşı bir önlem olarak su kaynaklarını, nehirleri yeniden içilebilir duruma getirme çabaları var. Şimdilik çok cılız ama yaklaşmakta olan tehdidi düşündüğümüzde, çocuklara, dünyanın gelecek nüfusuna karşı insanlığın bir borcu olarak düşünüyorum. Anadolu’nun sesi, suyun hafızası ve geleceğin vicdanı adına bu yasa teklifini bütün vekillerimizin katkısına açmak istiyorum çünkü nehirlerimizin binlerce yıldır taşıdığı su kadar hikâyeleri de var. Fırat’ın, Dicle’nin, Kızılırmak’ın, Sakarya’nın, Büyük Menderes’in, her birinin sesi Anadolu’nun kültürüyle, tarihiyle, insanıyla iç içe ancak bu ses artık kuruyan yatakların çatlaklarında yankılanıyor. Suya hükmettiğimizi sandık oysa su bizi var eden şeydi; nehirleri yalnızca birer kaynak, bir enerji hattı, bir sınır olarak gördük, onları böldük, yönlerini değiştirdik, kuruttuk, oysa su yaşamak ister.
Bugün dünyada bir dönüşüm yaşanıyor; Yeni Zelanda’da Whanganui Nehri, Kolombiya’da Atrato Nehri, Hindistan’da Ganj Nehri birer hukuk öznesi hâline geldiler çünkü bir nehir kirletildiğinde, kurutulduğunda, talan edildiğinde sadece su kaybolmuyor, bir kültür, bir yaşam ve en önemlisi, topyekûn büyük insanlık ailesi olarak evrende birlikte yaşadığımız canlılarla beraber geleceğimiz yok oluyor. Bizler Anadolu’nun çocuklarıyız, nehirlerimiz destanlarımızda, türkülerimizde efsanelerimizde yaşar ancak onları artık sadece şiirlere ve türkülere mahkûm edemeyiz. Bugün, Anadolu’nun tüm nehirlerine bir tüzel kişilik tanımak, onların hakkını korumak, geleceğe nefes vermek zorundayız. Buna sayın siyasi parti temsilcileri ortaklaşma iradesi gösterirlerse seçilecek pilot bir nehirle başlayabiliriz; bir nehri nasıl iyileştirebilir, nasıl korur, sularını doğasında olduğu gibi nasıl içilebilir hâle getirebiliriz...
Kapımızdaki krizle su yoksulu bir ülke kategorisinde anılıyoruz artık, bütün bu yemyeşil cennet ülkeyi “su yoksulu” statüsüne soktuk; bir aymazlıktır bu, dış faktörlerden daha fazla. Ergene hayat 246 TBMM B: 67 18 . 3 . 2025 O: 1 vereceğine ölüm saçmaya başladı. Eğer Kızılırmak konuşsaydı bize ne anlatırdı, Fırat konuşsaydı bize nelerden şikâyet ederdi, Büyük Menderes, Sakarya ses verebilseydi ne söylerdi? Bizim için binlerce yıl boyunca verdikleri emek ve hayati hizmetin karşılığında muhtemelen sadece yaşamayı ve bu hizmeti vermeye devam etmeyi isterlerdi. Bu yüzden, Anadolu’nun tüm akarsularına, nehirlerine tüzel bir kişilik kazandırarak onların haklarını koruyacak bir yasal çerçeve oluşturmalıyız. İçme-Kullanma Suyu Havzalarının Korunmasına Dair Yönetmelik ya da alan başkanlıkları tek başına bu işi göremiyor. Öyle olsaydı eğer, kullanılabilir su havzalarımızın miktarı her sene vahim bir şekilde, bir önceki yıla göre düşmezdi. Bu yalnızca bir çevre meselesi değil, bu yönüyle baktığımızda bir insanlık onur meselesidir de. Nehirler yaşarsa biz yaşarız, ülkemiz var olur. Bu çağrıyı yalnızca bir örnek olarak değil, bir vicdan meselesi, bir gelecek manifestosu olarak değerlendirmenizi diliyorum. Gelin, Anadolu’nun bütün sularına ses olalım, onları yaşatalım ki biz de yaşayabilelim. Son olarak...
SEZAİ TEMELLİ (Muş) - Suyla ilgili konuşmanız bitti mi Başkan, alkışlayacağız çünkü? (CHP, DEM PARTİ, İYİ Parti ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Alkışı bana değil, kendisini su kültürüne adayan ve bu konuya dikkatimi ilk çeken Urla’da mukim “Nihat Özdal” adlı gönüllü için ve su için bu ülkede seferber olan bütün sivil toplum kuruluşları ile bireysel olarak hassasiyet gösteren bütün yurttaşlarımız için rica edeyim. (CHP, DEM PARTİ, İYİ Parti ve YENİ YOL sıralarından alkışlar)
Nihat Özdal'în dilekçesinin sonucu meçhul olarak kalırken Sırrı Süreyya Önder'in hazırlamayı düşündüğü yasa teklifi de o dönem barış görüşmeleri için yoğunlaşması ve ardından ani ölümü ile mümkün olamadı.

HES'lere ve diğer doğa talanına karşı yöre halkının sıklıkla başvurduğu yöntemlerden biri de o bölgenin koruma alanı ilan edilmesi için başvru yapmak oluyor. Ancak koruma alanı ilan edilmesini başarsalar dahi bu kesin bir koruma anlamına gelmiyor. Şirketler türlü yöntemlerle koruma alanı aşılmaya çalışılıyor. HES mücadeleleri ile ünlü Karadeniz'in İkizdere Vadisi'nde (Rize) 2008 yılında, işletme halinde 4 adet HES bulunuyordu. Vadi’deki HES’lere ek olarak, 22 tane daha yapılması planlanıyordu. Yöre halkı 23 Nisan 2008 tarihinde İkizdere Derneği, Vadi’ye sit alanı statüsü kazandırmak ve bu sayede söz konusu 22 tane HES’in yapımına engel olmak amacıyla, Trabzon Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’na müracaat etti. Trabzon Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu, yaptığı incelemelerin ardından 22 Ekim
2010 tarihinde oybirliği ile vadiyi sit alanı ilan etti. Dönemin, Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu, kararı yargıya götüreceklerini
söylerken, dönemim Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan da kararı olumlu karşılamadığını açıkladı.
Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, Trabzon Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun İkizdere Vadisi’nin sit alanı olduğuna ilişkin kararını, 10 yıl boyunca sürüncemede bırakarak doğa korumayı engelleyerek ve kamu yararını özel şirketler lehine göz ardı etti.
Gümüşhane'de ise Santa Harabeleri olarak anılan Dumanlı Köyü'ndeki koruma alanına ise kanuna aykırı olarak HES yapılmasına göz yumuldu. İktidara yakın olan şirketlerin yasalara aykırı bir çok projesine, yöre halkının tepkisine rağmen göz yumuldu.
HES mücadelerinde adını sıkça duyduğumuz Derelerin Kardeşliği Platformu'nun sözcülüğünü yapan Ömer Şan, yaşadığı deneyimleri şöyle paylaşıyor:
Şimdi hukuki anlamda biz o dönemde yani 2000'li yılların başından aslında Biliyorsunuz Çamlıhemşin Dilek Güroluk'la başladı Ayder Yaylası'nın dibinde Ondan 2004'e kadar Yani AK Parti iktidarına kadar Hatta o dönemde de çok güzel kararlar aldık Bizim sıkıntımız Yargının almış olduğu bu kararların uygulanmaması. Yasal mevzuatta bizim sıkıntı çekmiş olduğumuz herhangi bir şey olmadı. Bizim mesela bazı yargı kararları adeta manifesto gibiydi. Bugüne kadar mesela biz 146 en son şeyde 146 hes için dava açmıştık Bunların 110 civarında olanı Bizim lehimize yani köylünün lehine çıkmıştı.
Bu dönemde yani o kısa dönemde biz aynı zamanda Ahmet Davutoğlu'ydu zannedersem başbakan İkizdere'deki HES mücadelesinin sonrasında da 5 MW'ın altındaki yani Karadeniz bölgesinde 5 MW'ın altına yapılacak olan HES projelerini iptal ettik.
Dönemi belki bu şey diye hatırlıyorum ben Veysel Eroğlu'nun bakan olduğu dönem diye hatırlıyorum. İşte zaten bütün o Şeroğlu diyoruz, o dönemde "bu koruma kurulunun kararını tanımıyoruz" dedi. Tayyip Bey o dönemde "biz tanımıyoruz koruma kurulunun böyle bir şey mi olur" falan dedi. Koruma kurulu kararı çıkmıştı biz tanımıyoruz dedi uygulamaya konmadı İkizdere'de hala konmadı uygulamaya koruma kararı, çünkü Cengiz Orada taşocağı yapıyor koruma kurulu kararı uygulanmaya konmuş olsaydı Cengiz de taş ocağı yapamazdı. Mesela birçok HES projesi bittiği zaman yargı kararları hala uygulanmamıştı. Bunlardan bir tanesi işte Sanko'nun 200 liradaki cövizlik HES projesiydi. Tayyip Bey biliyorsunuz oranın açılışını yaparken bir avuç çapulcu lafını oraya söylemişti bizim için. O dönemde dahi yargıdaydı. Yani yargı net kesin karar vermemişti. Vermediği halde orasını açmışlardı.
Bizim vermiş olduğumuz bu mücadelede önlerine çıkarmış olduğumuz engelleri onlar aşmak için yeniden mevzuatını düzenlediler. İşte jeolojik veyahut da işte oradaki yerleşim alanlarına geri dönüşümsüz zararlar veriliyor. Bunlar olmaması lazım diyerek iptal ettirmiş olduğumuz test çalışmaları daha sonra ÇED mevzuatında düzenlemeye dönüştü. Şimdi aslında belki diyeceksiniz ki bu anlamda bir mevzuata katkınız mı oldu? Evet katkı sayılırsa katkı oldu ama burada bizim iptal nedenlerimizin bir kaçınında önü kesilmiş oldu belki.
Şimdi zaten devlet HES'ler için 12 yıl alım garantisi veriyor. Yani diyor ki ben size aynı fiyattan mesela bu fiyat bugün fiyatı bu mudur diyelim 25 cent. 25 Centten 12 yıl boyunca sizin ürettiğiniz enerjiyi satın alacağım diyor. Mesela İran'dan almadığımız gazın parasını veriyoruz. Sözleşme yapmışız oradan değil mi? Burada da mesela diyor ki şeyde projede o zaman Veysel Eroğlu'nun soktuğu bir şeydi oraya. Ama geçici kabulde 9.9'u kabul edince bakanlık sanki 12 yıl boyunca bir fiil 9.9 üretiyormuş gibi ödeme yapıyordu. Burada şirketler kurnazlık yapıyor, 9.9 diyor. Bütün iletim hatlarını, şalt sahalarını devlete yaptırıyor. Normalde 10 megawattın üstünde kapasite var. Ama 10 megawatt üstüne çıkarsa enerji iletim hatları ve şart sahaları şirket yapacak.
Dünyada doğanın hakkını savunma konusunda hak alanı günden güne gelişiyor. Türkiye'de ise hem doğa savunucuları hem de akademik çalışmalar sorunun mevzuattan çok uygulamada olduğunu gösteriyor. Maalesef Türkiye'de hak alanını genişletmek yerine doğa konusunda sürekli var olan hakları savunmaya çalışmak için enerji harcanıyor.
(Mİ)







