Maraş ve Siverek’te yaşanan okul saldırılarının ardından kamuoyunda hızla “Bu çocuklar neden böyle oldu?” sorusu öne çıktı. Tartışmalar meselenin bireysel boyutuna odaklanırken toplumsal ve yapısal dinamikler geri planda kaldı.
Sosyal psikolog Prof. Dr. Melek Göregenli, bianet’in “Toplumsal şiddet ve güvensizlik iklimi, çocukların ve gençlerin geleceksizlik deneyimi, bireysel patolojiye indirgenen açıklamaların sınırları ve çözümün toplumsal dönüşümle ilişkisi” başlıklarındaki sorularını yanıtladı.
Göregenli’ye göre asıl sorgulanması gereken, tek tek bireyler değil, onların içinde şekillendiği toplumsal düzenin kendisi.
"Bu konuları tekil nedenlere indirgemek mümkün değil"
Maraş ve Siverek’teki okul saldırılarının ardından kamuoyu hızla “Bu çocuklar neden böyle oldu?” sorusuna yöneldi. Sizce asıl soruyu nereye koymak gerekiyor?
Bu tür olaylar yaşandığında, toplum olarak dehşeti yönetilebilir hale getirmek için meseleyi daraltma eğiliminde oluyoruz. Olayı olabildiğince sınırlayıp başa çıkabileceğimiz boyutlarda tutmak, açıklamasını kolaylaştırmak istiyoruz. Sanki açıklandığında “kötülük” tanımlanacak, kontrol edilecek ve tekrarı engellenebilecekmiş gibi düşünüyoruz.
Bir anlamda, toplumsal olguları birkaç değişkenle, bağlamından kopuk biçimde açıklayabileceğimizi varsayıyoruz. Oysa sosyal bilimlerin de gösterdiği gibi, bu kadar karmaşık meseleleri tekil nedenlere indirgemek mümkün değil. Elbette araştırmalar yol gösterici; ama çoğu zaman “tılsımlı” bir sonuçtan çok, içimizi rahatlatan açıklamalar sunuyorlar.
Nitekim bu olayların ardından da benzer bir süreç yaşandı: Okullarda güvenlik artırıldı, kapılarda arama kuyrukları oluştu, diziler ve sosyal medya tartışmaya açıldı, aileler kendi önlemlerini aldı. Özellikle Maraş’taki failin psikolojik sorunları olduğu düşünülünce, cevap daha da kolaylaştı.
"Asıl soruyu kaçırıyoruz"
Ama bu gerçekten doğru soruya verilmiş bir yanıt mı?
Bence değil. Çünkü asıl soruyu kaçırıyoruz. Bu çocuklara ne olduğundan önce, sisteme, dolayısıyla topluma ne olduğunu sormak gerekiyor. Her gün en az bir kadının öldürüldüğü bir ülkede “erkeklere ne oldu?” diye sormuyoruz. Çalışırken ölen çocuklar için “patronlara ne oldu?” demiyoruz. Yanı başımızda süren savaşlara karşı ve kendi barışımız için neden güçlü bir barış talebi ortaya çıkmıyor? Bunu da yeterince tartışmıyoruz. Her gün haberlerin çoğunluğu yeni yargısal operasyonlar, tutuklamalar, canlı yayınlarda mahkemeler; gazeteciler, muhalifler, direnen işçiler, ağacını suyunu hayatını korumaya çalışan insanlar yargı kıskacında, hapishanelerde. “Hukuk güvenliğimize ne oldu bizim?” Onlarca soru var böyle; hepsinin cevabı aynı bağlama işaret ediyor.
Hukuk güvenliğinin aşındığı, insanların kendilerini güvende hissetmedikleri, geleceğe dair belirsizliğin arttığı bir ortamdayız. Bu soruların hepsi aynı sisteme ve toplumsal bağlama işaret ediyor.
"Kim hayatından memnun ve dahası geleceğinden emin?"
Bu bağlam çocukların dünyasında nasıl karşılık buluyor?
Çocuklar da bu soruların içinde büyüyor. Çocukluk ve gençlik, hayatın en çok soru sorulan dönemleri. Bu soruların ve bulamadıkları makul cevapların izini bazen rap şarkılarında, bazen dijital dünyanın karanlık köşelerinde görebilirsiniz. Kendi cevaplarını da bazen göremediğimiz, bazen de dehşetle karşıladığımız biçimlerde veriyorlar.
Yetişkinler olarak bizler, “uyum sağlamış” bireyleriz; uslanmış ve ehlileştirilmişler olarak vurup kırmadığımızda “toplum” için tehlike arz etmiyoruz ama kim iyi olduğumuzu sürekli olarak sendelemediğimizi söyleyebilir? Kim hayatından memnun ve dahası geleceğinden emin? Ama gerçekten iyi miyiz? Bu düzenin içinde en güçlü görünenlerin bile eskisi kadar güvende hissetmediği bir ortamdan söz ediyoruz.
"Sorunlar, çatışma ile çözülmeye çalışılıyor"
“Çocukları değil, onları bu hale getiren sistemi konuşun” tartışmaları da yaşanıyor. Burada tam olarak hangi sistemden söz ediyoruz?
Hem küresel hem de Türkiye’de daha ağır biçimlerde yaşadığımız bir yapıdan söz ediyoruz. Artan eşitsizlikler, yoksulluk, adaletsizlik ve giderek otoriterleşen yönetim biçimleri bu yapının temel unsurları. Sorunların uzlaşmayla değil, çatışma ve güvenlik politikalarıyla çözülmeye çalışıldığı bir iklim söz konusu.
Bu sistem başlangıçta bir rıza üretmiş olabilir ama bugün artık çoğunluğun rızasına da dayanmıyor. Yargının araçsallaştırıldığı, kamu politikalarının tek bir hegemonya etrafında şekillendiği bir yapıdan bahsediyoruz. Toplumsal sorunlar, militarist ve erkek egemen ideolojilerle üretilen geçici çözümlerle bastırılmaya çalışılıyor.

"Geleceğimiz üzerindeki kontrolümüzü kaybediyoruz"
Bu sistem bireyleri nasıl etkiliyor?
Herkes bu yapıdan farklı şekillerde etkileniyor; sınıfsal, kültürel ve kimlik temelli farklılıklar belirleyici oluyor. Ama buna rağmen ortak iki sonuçtan söz edebiliriz. İlki, toplumsal çözülme. İnsanlar kendilerini bir bütünün parçası gibi hissedemiyor; bireysel ve gruplar düzeyinde bir yalnızlaşma söz konusu. Diğer yandan, özellikle modern toplumları bir arada tutan yurttaşlar topluluğu olmamızı sağlayan hukuk güvenliği ve kurumlara güven kaybolduğunda, her açıdan belirsizlik eğmen olduğunda, sadece bugünümüz değil, geleceğimiz üzerindeki kontrolümüzü de kaybediyoruz.
Her birimizin bireysel olarak ya da farklı toplumsal katmanlar olarak nasıl etkilendiği, tek bir etkenle değil, farklı değişkenlerin etkileşimiyle belirleniyor. O nedenle tek bir etken ya da koşulla sonuçları anlamamız mümkün değil.
"Bu bir çığlık, görünür olma arzusu"
Geleceğin belirsizleşmesi gençler için ne anlama geliyor?
Gençler, gelecek tahayyülünü kaybettiğinde sarsılmak ve yolunu kaybetmek çok daha mümkün. Eğitimle ya da bir meslek edinme çabasıyla, yani normatif yollarla, insanca bir hayat yaşamanın mümkün olduğuna dair inanç kaybolduğunda, normatif olmayan yolların ikna ediciliği doğal olarak artar.
Yoksullar, eğitim ortamının dışında kalanlar ve zaten dışlanmış gruplar, çeteler yoluyla güç ve kimlik kazanmaya çalışırlar; daha orta ve üst sınıftan çocuklar ve gençler ise daha bireysel başa çıkma mekanizmaları geliştirirler. Sadece şiddetli ve yıkıcı olduklarında fark ediyoruz, tehlike olarak algılıyoruz. Var olduklarını böyle hissediyorlar; belki de bir anlamda şiddetle hayata katılmaya çalışıyorlar; yani nereden bakarsanız bakın, bu bir çığlık, görünür olma arzusu.
"Çocukların, gençlerin tutunabileceği zemin daralıyor"
Bu süreçte değerler sistemi nasıl değişiyor?
Aile içinde bile insanlar birbirlerinin gözlerine değil, ayrı ekranlara bakıyor. Yüz yüze ilişkilerin yerini dijital iletişim alıyor. Diğer insanların iyiliğinin, dayanışmanın da insanın iyi hissetmesinin koşullarından biri olduğu değerler sisteminin yerine, ebeveynler tarafından da şişirilen egoların ve maço bireyciliğin geçtiği bir değerler sistemi var artık.
Başarının ölçütü; güçlü, zengin, güzel ya da iktidara yakın olmak haline geldiğinde, çocukların, gençlerin tutunabileceği zemin giderek daralıyor. Böyle bir dünyada “nasıl tutunacaksınız?” sorusu çok daha yakıcı hale geliyor, hepimiz için.
Kapsanmamak, görülmemek, fark edilmemek
Bu tür olayları bireysel patoloji ya da “bozuk karakter” üzerinden okumak neden yetersiz kalıyor?
Çünkü bu yaklaşım bireysel nedenlere aşırı vurgu yapıp bağlamı ortadan kaldırıyor. Davranışı, içinde bulunduğu toplumsal ve yapısal koşullardan kopararak açıklamaya çalışıyor. Oysa araştırmalar, en ağır psikopatolojik sorunlara sahip bireylerin bile uygun sosyal destek ve güvenli ortam sağlandığında şiddete başvurmayabildiğini gösteriyor.
Maraş’taki failin yardıma ihtiyacı olduğu açık. Ama bu ihtiyaç ne aile ne okul ne de kamu tarafından yeterince karşılanmış görünüyor. Belki fark edilmedi, belki müdahale edilmedi, belki de edilmek istendi ama engellendi.
Siverek’teki örnek bize ne söylüyor?
Siverek’teki saldırının faili hakkında daha az bilgimiz var ama okuldan uzaklaştırılmış, açık liseye devam ediyormuş, bildiğim kadarıyla, sonuçta sistem tarafından kapsanamamış, görülememiş, fark edilememiş bir çocuk o da.
"Neden şimdi görünür oluyorlar"
Peki neden sürekli bireyi suçluyoruz?
Çünkü bu, meseleyi basitleştiriyor, hepimizi sorumluluklarımızla yüzleşmekten kurtarıyor. “Cani”, “psikopat”, “meczup” gibi etiketler kullanıldığında kötü olgular ve failler münferit hale geliyor, yükümlüleri olanların sorumlulukları ve sistemin etkisi görünmez oluyor. Suç ya bireysel patolojiye, münferit olaylara ya da günah keçilerine indirgeniyor; devletin ve yapının sorumluluğu tartışma dışı kalıyor.
Oysa ortada çok daha geniş bir tablo var: Geçim mücadelesi veren milyonlar, işsiz gençler, güvencesiz hayatlar, gelecek tahayyülünün kayboluşu ve bütün bu olumsuzluk karşısında kamu otoritesinin yükümlülüklerini yerine getirmemesi. Şöyle düşünmeliyiz: Bireysel patolojiler her zaman toplumda belirli oranlarda vardır; neden şimdi bu tür yıkıcı eylemlerle görünür oluyorlar, neden şimdi?
"Çocukların nefes alanlarını daraltıyoruz"
Dijital oyunlar, diziler ya da yapay zeka bu tabloda nerede duruyor?
Elbette etkileri olabilir. Şiddetin öğrenilmesini kolaylaştırabilirler. Ama bu etkiler, ancak belirli toplumsal koşullar oluştuğunda belirleyici hale gelir. Aksi halde tek başlarına açıklayıcı olmazlar. Dijital teknolojiler ve yapay zeka yeni hayatımızın vazgeçilmez unsurları artık; onlardan ayrı bir hayat çocukları ve gençleri hepimizi teknolojik ilerlemenin gerisinde bırakır. Yapmamız gereken yasaklamadan makul kontrol mekanizmalarını kurmaktır.
Bugün alınan önlemler bu sorunu çözebilir mi?
Aksine, çoğu zaman çocukların nefes alanlarını daraltıyoruz. Daha fazla denetim, daha ağır cezalar, daha fazla damgalama… Oysa cezaevlerinin durumu ortada; içeri giren çocuklar çoğu zaman daha da ağırlaşmış sorunlarla, hiçbir sosyal desteğe sahip olmadıkları bir ortama çıkıyor.
Çocukların ihtiyacı olan şeyler ise çok daha temel: fark edilmek, değerli hissetmek, zaman, sevgi, şefkat, oyun, müzik, sanat; neredeyse tümü ya yetersiz ya da sürekli tehdit ve yasaklar altında.
Hukuksal yaptırım, bir suç oluştuğunda elbette gerekli olabilir. Ama ancak topluma yeniden kazandırmayı hedefleyen bir sistem içinde anlamlıdır. Aksi halde bir yanda cezasızlık, diğer yanda aşırı cezalandırma arasında savrulan bir düzenle karşı karşıya kalırız.
Yetişkinler olarak ne yapmalıyız?
Bugün alınan önlemler yekpare şekilde çözüm olmuyorsa, bu sorunun çözümü için hangi yöntemleri geliştirmek gerekiyor?
En başta görmemiz gereken, çocukları daha fazla denetlemek ya da ağır önlemlerle çeşitli biçimlerde cezalandırmakla değil, içinde var olmaya çalıştıkları dünyayı daha adil, daha eşit ve daha yaşanabilir hale getirmekle sorumlu ve yükümlü olduğumuz. Eşitsizliklerin azaltılması, güvencesizliğin giderilmesi, gençler için gerçekçi eğitim ve istihdam olanaklarının yaratılması, hukuk güvenliğinin yeniden tesis edilmesi bu sürecin ayrılmaz parçaları. Aynı şekilde, şiddeti ve tahakkümü besleyen erkek egemen değerler sisteminin dönüştürülmesi; bakım, dayanışma ve birlikte var olma halini merkeze alan bir toplumsal kültürün güçlendirilmesi gerekiyor. Olup bitenler sonuç, hepimiz ise nedenleri oluşturuyoruz. Bunun farkına vardığımızda, panikle daha da büyük yanlışlar yapıp onları başka karanlık yöntemlerle başka dünyalar kurmaya itmeyiz. Bu da ancak başta devlette, ailede, okulda ve kentte eşzamanlı, birbirini tamamlayan ve toplumsal cinsiyet eşitliğini merkezine alan politikalarla mümkün.
Aile düzeyinde, çocukların yalnızca denetlendiği değil, gerçekten görüldüğü ve duyulduğu ilişkilenme biçimlerinin güçlendirilmesi önemli, ama bu ebeveynlere daha fazla sorumluluk yüklemekten çok onların da desteklenmesini temel almalı. Özellikle bakım emeğinin büyük ölçüde kadınlara yüklendiği bu düzende, ebeveynlere verilecek desteklerin toplumsal cinsiyet eşitliğini gözeten biçimde anlaşılması gerekiyor. Ücretsiz, ulaşılabilir, ayrıca farklı toplumsal-kültürel özellikleri dikkate alan ebeveyn destek programları, mahalle temelli danışmanlık hizmetleri, çalışan ebeveynler için esnek ama güvenceli çalışma modelleri, dijital okuryazarlık eğitimleri gibi düzenlemeler ve ebeveynlerin özgün ihtiyaçları saptanarak oluşturulabilecek farklı destekleyici sistemlere ihtiyaç var. Aynı zamanda, şiddetin normalleştirildiği aile ortamlarına müdahale edebilecek sosyal hizmet mekanizmalarının okullardaki sosyal hizmet mekanizmalarıyla eşgüdümlü olarak güçlendirilmesi de bu çerçevenin parçası olmalı.
Okul düzeyinde ise güvenlik önlemlerinin ve boğucu denetim mekanizmalarının ötesinde çocuk ve genç merkezli bir ideolojik dönüşüme ihtiyaç var; sadece temel eğitimde değil, anaokulundan üniversitelere kadar tüm eğitim ortamlarında. Okulların, rekabetin, elemenin, başarının değil, ilişki kurmanın, birlikte öğrenmenin, duygusal gelişimin, neşenin alanları haline gelmesi gerekiyor. Her okulda erişilebilir psikolojik danışmanlık hizmetlerinin bulunması, öğretmenlerin yalnızca akademik değil, duygusal ve sosyal süreçleri de fark edebilecek şekilde desteklenmesi önemli. Toplumsal cinsiyet eşitliği eğitiminin anaokulundan üniversitelere, müfredatın ayrılmaz bir parçası haline getirilmesi; zorbalık, dışlama ve şiddetin özellikle erkeklik normları üzerinden nasıl üretildiğinin çocuklarla konuşulabilmesi gerekiyor. Sanat, spor ve kolektif üretim alanlarında bireyciliğin değil, dayanışmanın bir değer olarak yaygınlaştırılması, çocukların kendilerini ifade edebilecekleri alternatif kanalların yaratılması gerekiyor. Ayrıca okulların mahalle ve kentle ilişkili, bütünüyle yalıtılmış değil, sınırları esnek kamusal alanlar olarak yeniden düzenlenmesi gerekiyor. Kapatılmak sorunu sadece içeride tutmaya yarar, onu yok etmez. Her okulda yeterli psikolog, psikolojik danışman ve sosyal hizmet uzmanı bulunması, bu kapsamda hizmetlerin öğrenciyi aile ve toplumun bir parçası olarak ele alan bir sistem yaklaşımıyla verilmesi gerekiyor. Okullarda alınacak güvenlik tedbirleri militarist politikalarla değil, bu alanda özel eğitim almış kişilerce yapılmalı.
Kent düzeyinde ise çocukların ve gençlerin var olabileceği güvenli ve kapsayıcı, dijital teknolojilere de ulaşılabilen kamusal alanların yaratılması gerekiyor. Bugün birçok çocuk için sokak ya hiç yok ya tehlikeli ya da tamamen denetim altına alınmış durumda. Oysa parklar, gençlik merkezleri, kültür ve sanat alanları, spor tesisleri gibi ücretsiz ve erişilebilir mekânlar, hem yalnızlaşmayı azaltır hem de alternatif kolektif kimlik ve aidiyet imkânları sunar. Bu alanların tasarımında da toplumsal cinsiyet perspektifi belirleyici olmalı; kız çocuklarının ve genç kadınların güvenle kullanamadığı bir kamusal alan, nüfusun yarısını eve kapatmak demektir. Ayrıca bu alanlarda ebeveynlerin de verimli zaman geçirebilecekleri düzenlemeler yapılmalı. Yerel yönetimlerin çocuk ve gençlik politikalarını yalnızca olası tehlikeleri bertaraf etmek üzerine değil, tüm kentli yurttaşların kent hakkından yararlanması temelinde kurması çok önemli.
Kısacası mesele, çocukları “düzeltmek” değil; onların içinde büyüdüğü dünyayı daha adil, güvenli ve anlamlı hale getirebilmek.
(NÖ)







