Ali Kemal Çınar, son yıllarda Kürt sineması içinde geliştirdiği özgün anlatı diliyle öne çıkan yönetmenlerden biri. Çınar, uzun yıllardır Diyarbakır'da üretimlerini sürdürüyor. Daha önce "Gênco", "Arada", "Gizli" (Veşartî) ve "Geceden Önce" (Beriya Şevê) gibi filmlere imza atan yönetmen, Kürt sinemasında dil meselesini ele alış biçimiyle de farklı bir yerde duruyor.
Çınar’ın son filmi "Valahî" de bu hattın devamı niteliğinde. Oyuncu kadrosunda Kerem Fırtına, Hichi Demi, Lîsa Çalan ve Mehtap Yıldırım’ın yer aldığı film, Baran adlı karakterin peşini bırakmayan bir karın gurultusunu merkezine alıyor. Ancak film ilerledikçe bu gurultu fiziksel bir rahatsızlık olmaktan çıkıyor, bastırılmış bir anadilin metaforuna dönüşüyor.
Gündelik hayatın içindeki absürt durumları gerçeklikten kopmadan anlatan Çınar’la "Valahî" üzerine konuştuk.
"Gerçeklik zeminini oluşturabildiğim müddetçe her absürt olayı anlatabilirim"
Sizin sinemanız Amed’in sokaklarından, bir apartman dairesinin oturma odasından veya bir tamirhaneden filizleniyor. “Gênco”da uçamayan bir süper kahramanı, “Valahî”de Kürtçe konuşan bir karın gurultusunu izledik. Gündelik hayatın sıradanlığını fantastik olanla bu kadar organik biçimde nasıl yan yana getiriyorsunuz?
Elias Canetti, Kafka için "gerçeküstünün gerçekçi yazarı" der. Kafka, en gerçek dışı olayı bile anlatırken olayın ayaklarının yere basmasını sağlar. Bir absürt olayın içinde ya da rüyada olmanın kendisinden çok, olayın kendisine odaklanmamızı ister. Gregor Samsa devcileyin bir böceğe dönüştüğünde hâlâ işe nasıl gidebileceğini veya ağzıyla kapı kolunu nasıl çevirebileceğini düşünür; hiçbir zaman gerçek denilen o zeminden kopmaz.
Kafka’nın bu yöntemi beni derinden etkiledi. Gerçeklik zeminini oluşturabildiğim müddetçe her absürt olayı hiç korkmadan anlatabileceğimi biliyorum. Gündelik detayların bu absürt ya da fantastik dünyayı kurmakta ne kadar güçlü bir araç olduğunu fark ettiğim gibi, aynı detayların bu olağan dışılığı dengeleyebileceğinin de ayırdına vardım. Bundan dolayı, yan yana gelmesi zor gibi görünen kavramların rahatlıkla bir arada bulunabildiği hikâyeler anlatmayı deniyorum.
"Bastırdığı dilin kendini Baran’ın karnında hatırlatmasıdır"
"Valahî"de karakterimiz Baran’ın bitmek bilmeyen karın gurultusunun peşinden gidiyoruz. Bu gurultu, film ilerledikçe tıbbi bir semptomdan çok, bastırılmış bir anadilin bedensel bir haykırışı gibi duyulmaya başlıyor. Anadiliyle zihinsel düzeyde bağ kuramayan ama bu boşluğu bedensel olarak bir gurultuyla hisseden Baran üzerinden bize ne anlatmak istediniz?
Korku, heyecan, sevinç ve üzüntü anlarında bedenimizin nasıl tepki verebileceğini kestirmek zordur. Anadili de benim için bedensel bir reflekstir. Kullanılmadıkça körelir ama ortadan kalkmaz; er geç bir noktada geri döner. Baran da hayatının hassas bir döneminde karın gurultusuyla karşılaşır. Bu gurultu, onun huzursuzluğunun sonucu olduğu kadar bir şeyleri anlaması için de bir sebep olur. Hayatı boyunca bastırdığı, hiç düşünmediği dilin kendini Baran’ın karnında hatırlatmasıdır.

Filmde Baran’ın başlangıçta kurtulmak istediği o gürültüyü sonradan geri istemesi çok çarpıcı bir kırılma noktası. Boşluk yerine rahatsız edici bir sesi tercih etmek, kimlik arayışının neresinde duruyor?
Baran, o güne kadar hiç dert etmediği anadilinin farkına varıyor. Farkına vardıktan sonra artık onu görmezden gelemeyeceğini de anlıyor. Sesin varlığı onu rahatsız edecek olsa da onsuz artık var olamayacağını, tamamlanamayacağını biliyor. Bu bilme ya da bilmeme hâli, Baran’ın karakterini oluşturan asıl şey. Terste kaldığını düşünmesi de, hayata dâhil olmadığını görmesi de bundan kaynaklanıyor.
Bu boşluk hâlini yaşamaktansa mücadele etmesi gerektiğini düşünüyor; sesi de bundan dolayı tekrar istiyor. Eğer bir kimliği oluşacaksa bunun bu arayıştan geçmesi gerektiğine, anlık da olsa, karar veriyor. Onda, mücadele etmeden kendisi olamayacağına dair bir hissiyat oluşuyor.
"Kürtçe oldukça hareketli bir organizmaya sahip"
Kürt sinemasında dil genelde politik bir kimlik beyanıdır. Ancak siz “Arada” ve “Valahî” filmlerinde dili yalnızca bir iletişim aracı olarak değil, kimlik, hafıza ve bastırılma deneyimiyle ilişkili bir mesele olarak ele alıyorsunuz. Karakterleriniz bazen anlıyor ama konuşamıyor, bazen bedeni konuşuyor ama kendisi anlamıyor. Dilin bu arada kalma hâlini sinemanızın merkezine yerleştirmenizin sebebi nedir?
"Arada" ve "Valahî" doğrudan dille ilgili olsa da aslında diğer filmlerimin de dille ilgili olduğunu düşünüyorum. Çünkü sinema yapma biçimim, dili kurgulamak ve biçimlendirmekten geçiyor. Oyuncu seçiminden sette kullanılan dile, hatta o dilin doğru kullanımına kadar bütün süreç bu çabanın sonucunda ortaya çıkıyor. Herhangi bir filmimde dile dair yanlış bir kullanım bile filmin tartışma alanına dâhil olabiliyor.
Kürtçe, standartlaşma süreci devam eden oldukça hareketli bir organizma olduğundan tartışmaya ve müdahaleye açık bir hâlde. Kürt sinemacılar olarak yaptığımız her filmin, dilin tartışma alanına öyle ya da böyle girmesi kaçınılmaz. Belki de bu yüzden doğrudan dille ilgili filmler yapmak bana diğer filmlerimden çok da farklı gelmiyor.

"Valahî"den sonra Ali Kemal Çınar sineması nereye evrilecek? Sizi yine bedensel ve dilsel çıkmazların içinde mi göreceğiz?
Doğrusu “Valahî"den önce başladığım bir filmim vardı; önce onu bitirmekle uğraşacağım. "Valahî"den önce başlamasına rağmen ondan sonra çıkacağı için sinemamın nasıl evrileceği konusu da tartışmaya açık. Büyük değişikliklerden çok küçük değişikliklerle ilerleyeceğimi düşündüğüm için, sinemamda köklü bir dönüşüm olmayacak gibi geliyor.
(ZA/NÖ)







