“Yapay Zekânın Politik İnşası” dosyamızın bu bölümünde kültür eleştirmeni, sosyal teorisyen, felsefeci ve çevirmen Alberto Toscano’yu konuk ediyoruz. Vancouver’daki Simon Fraser Üniversitesi İletişim Okulu’nda öğretim üyeliğini sürdüren Toscano, Marksizm, “gerçek soyutlama” teorileri ve kapitalizmde değer, ırksal kapitalizm, siyasal öznelik, isyan ve devrim, emperyalizm ve din siyaseti gibi konular üzerine çalışıyor. Geç Faşizm: Irk, Kapitalizm ve Kriz Siyaseti kitabı geçtiğimiz aylarda Şebnem Oğuz çevirisiyle Dipnot Yayınları tarafından yayımlanan Toscano ile yapay zekânın savaş, gözetim ve devlet aygıtlarıyla bütünleşmesini, teknoloji şirketlerinin dönüşümünü, sömürgecilik ile faşizm arasındaki bağı ve antifaşist mücadelenin önündeki görevleri konuştuk.

Yapay Zekânın Politik İnşası
Son bir yılda yapay zekânın savaş, gözetim, sınır rejimleri ve istihbarat sistemleriyle giderek daha doğrudan bütünleştiğini görüyoruz. Siz Palantir’i bu sürecin merkezinde, “faşizmin ontoloji katmanının” inşasıyla ilişkilendiriyorsunuz. Bu altyapının ABD sınırlarının dışına doğru genişlemesine baktığınızda, ortaya çıkan yeni siyasal bağlantıları nasıl görüyorsunuz?
“Faşizmin ontoloji katmanı” ifadesini eleştirel medya araştırmacısı Jathan Sadowski’den ödünç aldım. Sadowski bu ifadeyi kurarken “ontoloji katmanı”nın veri analitiği ve yapay zekâdaki teknik anlamıyla oynuyordu. Terim bu alanlarda belirli bir sahadaki varlıkların, ilişkilerin ve kuralların biçimsel tanımına işaret ediyor; bilginin işlenmesi ile bilgi ve eylem üretimi için gereken semantik bağlamı bu tanım sağlıyor. Söz konusu saha tedarik zinciri lojistiği de olabilir, tıp bilimi ya da sivil nüfusların ölümcül biçimde hedef alınması da.
Palantir, karar odaklı “Ontoloji”sini kurumun “dijital ikizi” olarak pazarlıyor; bu ikiz, “her türden kullanım senaryosunu mümkün kılmak için gereken semantik unsurları (nesneler, özellikler, bağlantılar) ve kinetik unsurları (eylemler, işlevler, dinamik güvenlik)” barındırıyor. Teknoloji şirketlerinin tahakküm aygıtlarını bilişsel olarak haritalandıran ve lojistik olarak bütünleştiren yazılımlar inşa etmesine dikkat çektikleri için hem Sadowski’nin formülasyonunu hem de Moira Weigel’in Palantir’in “ontolojik gücü” üzerine düşüncelerini yerinde buluyorum. Ama ontoloji söyleminin bizi aynı zamanda altyapının maddiliğine ve (Palantir’in sloganına atıfla) “tahakküm kurma için inşa etme” çabasında kritik önem taşıyan sabit sermayeye yönlendirdiğini de düşünüyorum.
Bence burada hem ayırt etmemiz hem de birbirine eklemlememiz gereken iki unsur var: ilki, Karp ya da Anduril’in kurucusu Palmer Luckey gibi isimlerin (Luckey kısa süre önce, Savunma Bakanı Pete Hegseth’in 2009'da Fort Hood’da silahlı katliam gerçekleştiren eski ordu psikiyatristi Nidal Hasan’ın infazının canlı yayımlanacağı duyurusunu “doğal ve ulusal düzenimizle uyumlu” diyerek savundu) dillendirdiği açık ve çoğu zaman karikatürleşmiş faşizan tahakküm felsefesi; ikincisi ise bu tahakküm altyapısının yalnızca “baskıcı devlet aygıtında” kalmayıp tüm toplumsal ilişkilerimizle sistematik biçimde bütünleştirilmesi. Üstünlüğün ve insanın gereksizleşmesinin amigoları sahneden çekilse bile, kendini liberal ya da merkezci olarak tanımlayanlar bu “ontoloji katmanını” kendi yönetim pratiklerine yerleştirip bütünleştirmeye fazlasıyla hazır durumda.

Yapay zekâ şirketleri uzun süre kendilerini devletlerden görece bağımsız aktörler olarak sundular. Bugün ise savunma ve güvenlik aygıtlarıyla giderek daha fazla iç içe geçiyorlar. Teknoloji şirketlerinin bu dönüşümünü nasıl okuyorsunuz?
Soğuk Savaş dönemindeki askeri-sınai kompleksin, bireysel deha ve yıkıcı inovasyon kültüyle yoğrulmuş bir Silikon Vadisi teknoloji sektörünün ortaya çıkışı için gereken toplumsal, maddi ve finansal koşulları yaratmadaki rolü, “Kaliforniya ideolojisi” eleştirilerinin öteden beri ana motiflerinden biri. Bugünse teknolojinin savaş amaçlı millileştirilmesinin tetiklediği erdemli dinamiğe nostaljiyle bakanlar, kurucular ve risk sermayedarları. Kendine özgü bir devletçiliğe bu dönüş ve (Peter Thiel örneğindeki gibi) tekellerin açıkça savunulması, iki şeyi kaynaştırma çabası olarak görülebilir: Kârlılığın temel koşullarının sinik bir kabulünü ve açıktan emperyalist bir milliyetçiliği kaldıraca çevirerek genel nüfus nezdinde olmasa bile yönetici elitler nezdinde meşruiyet sağlama manevrasını. Bana kalırsa bu şirketlerin dev harcamalarının ve değerlemelerinin gelecekte özel ve ticari yapay zekâ tüketicileri üzerinden karşılığını bulma ihtimalinin son derece şüpheli olduğuna dair bir farkındalık doğuyor.
The Economist geçtiğimiz günlerde büyük ABD’li teknoloji firmalarının yapay zekâ altyapısına (çipler, veri merkezleri, enerji kaynakları vb.) yaptığı 1 trilyon dolara yaklaşan harcamayı haberleştirdi. Derginin analizi “yapay zekâ sermaye harcamalarını tanımlanabilir yapay zekâ geliriyle karşılamak, yılda 2,5 trilyon dolar düzeyinde, yani teknoloji sektörünün bugünkü toplam gelirinden fazla bir gelir gerektiriyor” sonucuna varırken, yapay zekânın benimsenmesini “tarihin en büyük yatırım dalgasıyla” orantılı kılacak türden üretkenlik kazanımları henüz ortaya çıkmadı (belki de hiç çıkmayacak). Bu astronomik sabit sermaye yatırımını gerçek gelirlere dönüştürmenin sorunlu ufku ve SpaceX gibi şirketlerin devlet ihalelerini kapmadaki başarısı, devlete yönelmeyi son derece rasyonel kılıyor. Buna şunu da eklemek gerekir ki bu teknolojiler ve etkileri büyük tepki topladığından (ABD’de veri merkezi inşaatına karşı geniş tabanlı harekete bakmak yeterli), finansal açıdan ölüm kalım meselesi haline gelen yalnızca devletle yapılan sözleşmeler olmuyor, devletin (de)regülasyon ve baskı yoluyla Büyük Teknoloji karşıtı muhalefeti dizginleme kapasitesi de aynı önemi kazanıyor.
Baskıcı devlet aygıtı en kıymetli son çare müşterisi haline gelirken toprağı, suyu ve enerjiyi güvence altına almak ve bunlara teknoloji şirketleri lehine el konulmasına yönelik her türlü direnişi bastırmak da kritik önem kazanıyor. ABD’nin yapay zekâ üstünlüğüne yönelik yaklaşan Çin tehdidi nakaratı sayesinde tüm bunlar er ya da geç kolaylıkla bir ulusal güvenlik ya da “ulusal acil durum” meselesi sayılabiliyor, dolayısıyla her tür muhalefet de terörizmle eşdeğer tutulabiliyor. Son olarak, “süper zekâ” telosunun ölçülebilir tek içeriği kitlesel işsizlik ve insanın gereksizleşmesi olduğuna göre (yok oluş ihtimali sayılmazsa) -ki bu belki de kârlılığın bir sınırına işaret ediyor- radikal biçimde anti-demokratik bir devletçilik kaçınılmaz bir ideolojik sonuç gibi görünüyor.
“Faşizm şimdilik seçimlere dayalı kalmayı sürdürüyor”
Alex Karp’ın “Teknolojik Cumhuriyet” kitabında Çin’le rekabet, Batı’nın teknolojik üstünlüğünün yeniden kurulmasıyla birlikte düşünülüyor. Bugün “egemen yapay zekâ” ve çip ihracat kontrolleri gibi politikalar da benzer bir söylemle savunuluyor. Teknolojik milliyetçiliği faşizmin bugünkü biçimleri açısından nasıl düşünüyorsunuz?
Bence Jamie Merchant, Endgame: Economic Nationalism and Global Decline (Oyun Sonu: Ekonomik Milliyetçilik ve Küresel Gerileme) kitabında bunu “Büyüme yavaşladıkça mesele giderek sıfır toplamlı bir hal alır, azınlığın kazanımları ancak çoğunluğun kaybı pahasına gerçekleşir ve kapitalist bir ekonomide bu, kârlılığın sürmesi uğruna büyük çoğunluğun geçim kaynaklarının feda edilmesi demektir” sözleriyle özlü biçimde ifade etmişti. Başka bir deyişle, hükümet gücünün dizginlerini elinde tutanların faşist eğilimleri olsun ya da olmasın, devletler arası düşmanlıkları ve ulusal güç söylemlerini keskinleştiren sistemik eğilimler iş başında. Bana dikkat çekici gelen, teknoloji üstünlüğünün bu millileştirilmesinin geç faşizmin kitlesel ya da seçmen tabanında neredeyse hiç karşılık bulmaması. Musk tarzı tekno-faşizm ile Bannon çizgisindeki yerlici “popülizm” (yapay zekâya ve teknoloji elitlerine savurduğu lanetlerle) şu an Trump’ın MAGA koalisyonu tarafından eğreti biçimde bir arada tutuluyor.
JD Vance, aşırı sağcı anti-demokratik teknoloji risk sermayesini (Thiel) ırkçı kışkırtmaya dayalı yabancı düşmanı milliyetçilikle birleştirme arzusunu cisimleştiriyor, ama kitleleri peşine takması pek olası görünmüyor. Mesele şu ki faşizm şimdilik seçimlere dayalı kalmayı sürdürüyor ve işleri otomasyonla ortadan kaldırma fikrinden keyif alan, ortak yaşam alanlarını ve doğal alanları büyük veri merkezleri uğruna yerinden eden, üstelik bir yandan da gündelik toplumsal hayata duyduğu küçümsemeyi açıkça ilan eden bir teknolojik milliyetçilikle seçim kampanyası yürütmek zor.

James William Gibson’ın “teknosavaş” kavramı, savaşın teknoloji ve uzmanlık üzerinden yeniden tanımlanmasını anlatıyordu. Bugün yapay zekânın savaş alanındaki kullanımına baktığınızda bu kavram hâlâ açıklayıcı mı?
Gibson’ın The Perfect War (Kusursuz Savaş) çalışması özellikle Vietnam savaşındaki ABD hava bombardımanına odaklanıyordu. Aradan geçen dönemde teknolojide yaşanan önemli dönüşümlere rağmen, Gibson’ın Rolling Thunder Harekâtı üzerinden ayrıntılarıyla çözümlediği teknosavaş unsurlarının bir kısmının, yapay zekâ teknolojilerinin İsrail’in Gazze’deki soykırımıyla ve ABD’nin İran’a karşı savaşında gerçekleştirdiği Minab Okulu Katliamı’yla ilişkilendirildiği bir bağlamda anlamlı ve aydınlatıcı olmayı sürdürdüğünü düşünüyorum.

"Minab’daki okulda toplu katliam yaşandı"
Gibson “teknosavaş”ı, savaşın askerliği talileştiren bir merkezileştirilmesi ve yöneticileştirilmesi olarak görüyordu. Kendi ifadesiyle “Amerika Birleşik Devletleri subayları kendilerini muharebe komutanlarından çok işletme yöneticileri olarak tasavvur ediyordu. Erler ancak marjinal önem taşıyan bir tür göçmen işgücü olarak görülüyordu.” Teknosavaş bombardımana bir iletişim biçimi olarak yaklaşır: “Hava savaşı bu anlamda bir psikolojik savaş biçimi olarak görülüyordu, hava gücünün uçsuz bucaksız tekno-sermayesi fiziksel yıkımın çok ötesinde bir güce sahipti ve salt görünmesi bile bir iktidar biçimiydi.” Teknosavaşın mantığı mutlak (ve ırksallaştırılmış) bir üstünlük mantığıdır: “İletişimsel bombardıman bir tahakküm ya da işkence mantığıdır ve yabancı Öteki, üstün Amerikan Teknosavaşı’na tabi olduğunu kabul etmekten başka bir şey yapamaz. Teorinin içinden bakıldığında başka hiçbir tepki tahayyül edilemez.”
Ve son olarak, belki de en önemlisi, teknosavaş yeni bir fetişizm düzlemi devreye sokar: “Marx fetişizmin ve doğallaştırmanın odağını yapısal olarak meta üretimi sisteminde görürken, bu yeni fetişizm savaş üretimi için örgütlenmiş haliyle rasyonalize kapitalist üretimi kapsıyordu. Siyasal ve toplumsal iktidar artık yalnızca toplumların yüksek teknolojili savaş üretme kabiliyetinde ne kadar üst sırada yer aldıkları üzerinden kavranıp pratiğe dökülüyordu. … Marx’ın ifadesini uyarlarsak, bu yeni fetişizmde insanlar arasındaki belirli toplumsal ilişkiler, savaş üretmeye yarayan yüksek teknolojili üretim sistemleri arasındaki ilişkilerin fantastik biçimine bürünür. Ve ilişkiler savaş sistemleri olarak göründüğünde, toplumsal ilişkiler tıpkı basit meta üretimi sisteminde olduğu gibi görüş alanından kaybolur.”
Bana göre yapay zekâ, insan ilişkilerini “savaş üretmeye yarayan yüksek teknolojili üretim sistemleri arasındaki ilişkilerin fantastik biçimine” dönüştüren hem gerçek hem imgesel bu sürece bir “katman” daha ekledi.

Césaire ve Du Bois’dan itibaren faşizmin sömürgecilik ve ırksallaştırılmış şiddetle ilişkisini kuran güçlü bir düşünce geleneği var. “Yapay zekâ çağı”nda sömürgecilik ile faşizm arasındaki ilişkiyi nasıl yeniden düşünmeliyiz?
Sömürgeci ırksal kapitalizm ile tekno-faşizmin kaynaşmasının o korkunç billurlaşmasından başlayabiliriz: “Gazze Barış Kurulu” denen hukuki ve kurumsal ucubenin kuruluşundan önce ortaya atılan çeşitli Gazze “yeniden inşa” planlarından. Filistin’e karşı hazırlanmış bu planlardan birinin, yani GREAT (Gaza Reconstitution, Economic Acceleration and Transformation) Trust’ın PowerPoint sunumu özellikle öğretici. Bu planlar hakkında başka bir yerde (Brenna Bhandar’la birlikte) daha uzun yazdım, ama burada, Filistin halkının soykırımı ve siyasi kırımı üzerine kurulu (“yıkılmış İran vekilinden” “müreffeh İbrahimî müttefike” geçişi mümkün kılan) bu distopik “Yeni Gazze” vizyonunun Gazze Şeridi’ni ticaret, turizm ve veri için bölgesel bir merkez olarak resmettiğini öne çıkarabiliriz.
“Gazze-Ariş-Sderot Özel Ekonomik Bölgesi”ni donatacak 10 mega proje arasında (MBS Çevre Otoyolu, Elon Musk Akıllı İmalat Bölgesi ve Gazze Trump Rivierası ve Adaları da bu listede) bir de “Özel ABD yapay zekâ regülasyonuna tabi, GREAT Trust tarafından korunan ve İbrahimî Altyapı Koridoru’nun fiber hattı üzerinden İsrail ile Körfez İşbirliği Konseyi’ne hizmet veren Bölgesel Veri Merkezleri” olarak tanımlanan The American Data Safe Heaven var. Dahası, Baron Haussmann’ın on dokuzuncu yüzyılda öncülüğünü yaptığı karşı-ayaklanma olarak kent planlaması fikrini güncellemek üzere tasarlanan Yeni Gazze’nin planlı kentleri, “tüm hizmetlerin ve ekonominin … kimlik tabanlı dijital sistemler üzerinden yürütülmesi” ilkesine dayanacak.
Yapay zekânın yeni sömürgeci ve emperyal savaş biçimlerindeki kullanımıyla birlikte düşünüldüğünde, GREAT planı ve benzerleri bence yapay zekânın “ontoloji katmanının” sömürgeci faşist yönetimle -bir yanda yerleşimcinin mutlak güvenliği ve cezasızlığı, öbür yanda (gayrimenkul, teknoloji ve fosil) sermayenin kârlı getirileri şeklindeki ikiz ihtiyaca göre yerlinin depolitizasyonu, pasifikasyonu, tabi kılınması, sürülmesi ve imhası arasında gidip gelen bir yönetimle- ne kadar pürüzsüz biçimde bütünleştirildiğini gösteriyor.

Filistin’den ABD sınırlarına kadar gözetim, yüz tanıma ve veri sistemlerinin kullanımının genişlediğini görüyoruz. Sömürge coğrafyalarında geliştirilen bu tekniklerin metropollerde yeniden ortaya çıkmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
ABD’de Stuart Schrader, Fransa’da Mathieu Rigouste gibi polislik üzerine çalışan eleştirel araştırmacıların çalışmalarını izleyerek, baskı tekniklerinin önce sömürgelerde denenip şimdi metropole geri döndüğünü varsayan fazlasıyla doğrusal bir “sömürge bumerangı” fikrine şüpheyle yaklaşıyorum. Tarihsel ve siyasal deneyim bundan çok daha çokyönlü ve iç içe geçmiş bir tabloya işaret ediyor. Jeanne Morefield’ın, Schrader’ın Badges without Borders (Sınır Tanımayan Rozetler) kitabı üzerine yazdığı “Beyond Boomerang” (Bumerangın Ötesinde) başlıklı değerlendirmede ABD örneği için belirttiği gibi “polislik zaten ırksallaştırılmıştı, zaten şiddet yüklüydü, zaten yozlaşmıştı ve önceden var olan bu pratikler yurtdışındaki karşı-ayaklanma faaliyetlerine sızıp sonra oradan geri döndü”.
Avrupa tarihine (ve Avrupa dışı ülkelerin tarihlerine) sinmiş iç sömürgecilik biçimlerini ve sınıf savaşının ırksallaştırılmasını da göz ardı etmemeliyiz. “Filistin laboratuvarının” ABD’de ya da Avrupa’da polisliğin ve gözetimin askerileştirilmesi üzerindeki özgül etkilerini ihmal etmeden, Küresel Kuzey ya da Batı devletlerinin kendi nüfuslarına karşı savaşta (sömürgecilik öncesine de uzanan) uzun bir geçmişi olduğunu da unutmamalıyız. ABD, Nakba’dan ve İsrail devletinin kuruluşundan çok önce apartheid, gözetim ve ırksal polislik uyguluyordu.
Bununla birlikte şu da açık ki Alliez ile Lazzarato’nun Wars and Capital (Savaşlar ve Sermaye) kitabında “nüfuslara karşı savaşlar” dediği şey yönetimin açık bir gerekçesi haline geldikçe (göçmenlere karşı savaşlarda olduğu gibi, eski liberal kapitalist demokrasilerde protestoculara ve muhaliflere karşı savaşlarda da böyle oluyor), siyasetin açık ve kalıcı karşı-ayaklanmaya faşistçe indirgenişi ve dolayısıyla geçmişteki ve bugünkü sömürge pratikleriyle süreklilik o kadar belirginleşiyor.
“Faşizm çoğu zaman analog ve ilkel araçlarla daha iyi yol alabiliyor”
Yapay zekâ etrafındaki korkuların önemli bir bölümü göçmenler, Çin ve teknolojik rekabet etrafında birleşiyor. “Yapay zekâ çağı”nda korkunun üretimi ile mevcut mülkiyet ilişkilerinin savunulması arasında nasıl bir bağ kuruluyor?
Öncelikle, içinde bulunduğumuz dönemi “yapay zekâ çağı” saymak konusunda temkinli olmamız gerekmez mi diye sormak isterim. Bu adlandırma, teknoloji sektörünün kamu ve sanayi politikalarıyla ilişkisine hâkim olan dönemselleştirici kaçınılmazlık söylemine fazla taviz veriyor gibi görünüyor. Korku ve düşmanlık üretiminin, faşizmin mülkiyetin önleyici karşı-devrimi olarak (Angela Davis ile W.E.B. Du Bois’yı kaynaştıran bir tanım bu) sahneye sürülmesinde kritik olduğunu düşünüyorum. Yapay zekâ ve -araştırmacı Donatella Della Ratta’nın yapay zekâ destekli görselleştirmenin siyasal kullanımı üzerine yazarken kullandığı ifadeyle- onun “spekülatif şiddeti”, korku ile mülkiyet arasındaki bağı pekiştirmede önemli bir araç olsa da, bu alanda kayda değer yenilikler getirdiğinden emin değilim. Faşizm çoğu zaman analog ve ilkel araçlarla (örneğin Trump’ın sözdizimi bozuk, kabaca kışkırtıcı, bitmek bilmeyen miting konuşmalarıyla), pahalı ve ileri teknolojik inceliğe kıyasla daha iyi yol alabiliyor.
Faşizmin dijital altyapısının önemli bir bölümü açıkça faşist olmayan hükümetler ve şirketler tarafından inşa edildi. Bu durum faşizmi yalnızca bir ideoloji ya da siyasal hareket olarak değil, bir altyapı meselesi olarak düşünmemizi gerektiriyor mu?
Kesinlikle. Geç faşizmi tam da, “neoliberal” koşullar altında yaratılmış birikim, mülksüzleştirme, gözetim ve baskı altyapılarının özgül bir kullanımı ve duygulanımsal politizasyonu olarak anlıyorum. Bu altyapıların tahakküm amacıyla açıkça sahiplenilmesi bir faz değişimine işaret ediyor, ama bu durum kendini liberal, merkezci ya da klasik muhafazakâr olarak tanımlayanların ürettiği ve yeniden ürettiği -fiziksel, yapısal, simgesel- büyük çaplı şiddeti bize unutturmamalı. Bu altyapıların kendisi sökülmedikçe, kökünden kazınmadıkça, ilga edilmedikçe açık faşizmle mücadele etmek yeterli olmayacak.
Yapay zekânın arkasında veri işçilerinden yazılım mühendislerine, veri merkezi çalışanlarından kamu ve askeri sistemlerde çalışanlara uzanan geniş bir emek zinciri var. Bu zincirin farklı noktalarındaki emekçilerin deneyimleri birbirinden çok farklı. Buna rağmen ortak bir politik özne yaratabilecek bir zemin görüyor musunuz?
Pek çok yorumcunun belirttiği gibi, Büyük Teknoloji elitlerinin aşırı sağa yönelmesinin birkaç nedeninden biri, çalışanlarının toplumsal adalet meselelerini gündeme getirmesinden, ama özellikle patronlarının baskıyla ve savaş yürütmeyle suç ortaklığını sorgulamasından duydukları rahatsızlıktı (2017’de Teknoloji İşçileri Koalisyonu’nun Palantir’e karşı protestoları ile 2018'de Google çalışanlarının şirketin Pentagon’un Project Maven’ı için yürüttüğü çalışmalara karşı protestoları buna dahil). Ama bugün Büyük Teknoloji’nin gücüne karşı en belirgin muhalefet biçimi, teknoloji sektörünün içindeki işçilerden çok veri merkezlerinden etkilenen topluluklardan doğuyor.

HB/IG
Teknoloji işçileri ve Silikon Vadisi’nin egemenlerine karşı mücadele
Ekstraktivizmin, sömürünün, mülksüzleştirmenin ya da gözden çıkarılabilirliğin farklı deneyimleri arasında etkili ittifakların kurulması tamamen siyasal bir sorun. Yapay zekâ yüzünden işinden edilen yazılımcıları, yapay zekâyı tamamen pürüzsüz görünsün diye ince ayarlarla düzelten görünmezleştirilmiş ve marjinalleştirilmiş işçileri (“sahte otomasyon” [fauxtomation]), baskıya ve devlet eliyle işlenen cinayetlere suç ortaklığından etik rahatsızlık duyan üst düzey teknoloji çalışanlarını ve veri merkezlerinin kirlettiği, kaynaklarını tükettiği ya da yerinden ettiği topluluklarda ayağa kalkan insanları kapsayan koalisyonlar doğabilir mi? Bence bu, ancak ortak çıkarların, dayanışmaların ve tahayyüllerin inşa edildiği siyasal pratik içinde yanıtlanabilecek bir soru.
“'Süper Zekâ', Amerikan gerilemesi hayaletini dağıtma hamlesi”
Palantir’in teknolojileri artık yalnızca ABD ve İsrail bağlamında düşünülmüyor. Avrupa’dan Körfez ülkelerine kadar farklı devletler benzer veri, gözetim ve savaş teknolojilerini satın alıyor ya da kendi sistemlerini geliştiriyor. Bu teknolojilerin küresel ölçekte yayılması, faşizmin teknolojik altyapısının merkez ve çevre arasındaki ilişkisini nasıl değiştiriyor?
Ekonomi politik düzeyinde, Büyük Teknoloji’nin hâkimiyeti “merkez” ile “çevre” arasındaki kopuklukları ve eşitsizlikleri keskinleştiren bir etken gibi görünüyor. Piyasa değerine göre dünyanın en büyük on şirketinden yalnızca ikisinin (Taiwan Semiconductor Manufacturing Company ile listedeki tek teknoloji dışı şirket olan Saudi Aramco) merkezi ABD dışında. Bu şirketlerin CEO’ları, bugünkü ve gelecekteki hâkimiyetlerinin Trump’a utanç verici sadakat gösterileri sergilemeyi ve Amerikan tahakkümünü (artık hegemonya olmaksızın) sonsuza dek sürdürmeyi amaçlayan MAGA Beyaz Saray projesiyle giderek daha fazla bütünleşmeyi gerektirdiğine açıkça karar vermiş durumda.

Üretici güçlerden imha makinesine: Palantir ve emperyalist hegemonya
Yapay zekâ, daha doğrusu “Süper Zekâ”, Amerikan gerilemesi hayaletini dağıtacak bir tür büyük hamle olarak kodlanıp pazarlanıyor. Ve elbette bütün bunların çerçevesini, Çin’le yürütülen yapay zekâ merkezli yeni bir ekonomik ve jeopolitik soğuk savaş ile Çin’in yapay zekâyı daha klasik kalkınmacı ve “biyopolitik” bir anahtarda, alternatif biçimde “millileştirmesi” çiziyor. Cédric Durand’ın yakın tarihli How Silicon Valley Unleashed Techno-Feudalism (Silikon Vadisi Tekno-Feodalizmi Nasıl Zincirinden Boşalttı) kitabında anlattığı gibi, Avrupa Birliği (ABD’nin aksine) neoliberal piyasa köktenciliğine kendini kaptırıp yapay zekâ “yarışında” rekabet etmesini sağlayacak planlama ve devlet kapasitelerinden daha baştan vazgeçti. Platform ekonomilerinde olduğu gibi burada da bu teknolojilerin yayılması ve kullanımı ile kanalize edip pekiştirdikleri ekonomik ve siyasal iktidar türleri arasında ayrım yapmamız gerektiğini düşünüyorum.
İtalyan araştırmacı Dario Guarascio bu bağlamda, teknolojik gücün yoğun biçimde merkezileşmesini, kapitalist ekonominin her alana yayılan dijitalleşmesini ve hem bir Ar-Ge alanı hem de jeopolitik bir gerçeklik ve ufuk olarak savaşın artan merkeziliğini birleştiren bir “dijital emperyalizmden” söz etti. Kendi ifadesiyle, “Dijital sektörlerin askerileştirilmesi, kaynakları ve bilgiyi insanlık durumunu iyileştirebilecek ve uluslararası işbirliğini mümkün kılabilecek uygulamalardan saptırıyor. Dijital tekeller ile devletlerin emperyalist stratejileri arasındaki yakınsama eşitsizlikleri artırıyor, demokrasinin içini boşaltıyor ve küresel çatışma riskini büyütüyor.”

“Siyasal ve hukuki alanları savunmak için seferber olunmalı”
Son olarak, yapay zekânın devlet, sermaye ve savaş aygıtlarıyla giderek daha fazla bütünleştiği bir dönemde antifaşist hareketler açısından hangi mücadele alanlarına öncelik vermek gerekiyor?
Antifaşist örgütlenme ve düşünce giderek yasadışılaştırılıp Lisa Bhungalia’nın “boğucu şiddet” dediği hedefli ekonomik savaşa maruz bırakıldıkça (Filistin’le dayanışma eylemciliğine karşı uzun süredir uygulanan, en son İtalyan antifaşist medya kolektifi Autistici/Inventati’nin ABD devleti tarafından yasaklanıp banka hesaplarına erişiminin kesilmesiyle görülen bir pratik), hareketlerin örgütlenme, araştırma ve muhalif söz için siyasal, kurumsal ve hukuki alanları savunmak ya da yaratmak üzere seferber olması kaçınılmaz. Ama bence teknoloji sermayesinin dışa dönük emperyalizmle ve gündelik siyasetin içeriden faşistleşmesiyle kaynaşmasının altyapısal ve “ontolojik” gücünü birden çok düzeyde ve alanda ele almak acil bir ihtiyaç.
Veri merkezlerine karşı hareketin ortaya koyduğu, teknoloji hâkimiyetini reddetmeye dönük kitlesel eğilim, en azından ABD bağlamında önemli bir işaret ve başlangıç noktası. Nihayetinde bu teknolojilerin gerçek toplumsal ihtiyaçlara yanıt veren ya da insanın serpilmesine katkı sunan yönlerinin ve potansiyellerinin toplumsallaştırılması ile kolektif denetiminin gündeme alınması gerekecek, bu da şu an devlet himayesi, regülasyon hoşgörüsü ve döngüsel finansmanla bir arada tutulan teknoloji oligopolünün gücünü kırmak anlamına gelecek.
Gücünün ve servetinin absürt birikimini yüzyılların insan kültürünün ölü zihin emeğinin dizginsiz sömürüsüne, kolektif davranışlarımıza dair verilerin aralıksız, her yeri saran yağmacı gözetimi ile çekilip alınmasına ve dünyayı yaşanabilir kılan çevre ve enerji kaynaklarının devletin önünü açmasıyla gasp edilip hoyratça kullanılmasına dayandıran şirketler karşısında kamulaştırmadan ya da müsadereden azı yetmeyecek. Belki de rantiyenin ötanazisini kurucunun ötanazisi olarak yeniden icat etmek gerekecek.*
* Toscano burada John Maynard Keynes’in İstihdam, Faiz ve Paranın Genel Teorisi’nde, faiz gelirleriyle yaşayan rantiye sınıfının sermaye bollaştıkça kendiliğinden ortadan kalkacağını anlattığı ifadeye gönderme yapıyor (ç.n.).
(DS/VC)







