Sanatçı Doğa Yirik’in “Kesintisiz” sergisi, 13 Şubat’ta Depo İstanbul’da açıldı.
Sergi, Yirik’in aile geçmişinden hareket eden uzun soluklu bir araştırmaya dayanıyor. Ancak bu anlatı, kişisel bir hikâye kurmakla sınırlı kalmıyor. Türkiye’nin yakın tarihi, bu hikâyeyi dışarıdan çerçeveleyen bir arka plan değil, doğrudan onu kesen ve biçimlendiren bir kuvvet olarak beliriyor. Siyasal kırılmalar, aile hafızasında süreklilik ile kopuş arasındaki gerilimi görünür kılıyor.
“Kesintisiz” başlığı, ilk bakışta kuşaklar arası aktarımın ve belleğin direncine işaret ederken, aynı zamanda hayatların cezaevi, sürgün ve kayıp deneyimleriyle bölünmüşlüğünü de çağrıştırıyor. Bu yönüyle sergi, süreklilik iddiasını, kesintilerle örülü bir tarihin içinden düşünmeye davet ediyor.
Yirik; babası İbrahim Yirik, büyükannesi Kıymet Karakoç, dayısı Muzaffer Karakoç ve aile çevresinden isimler üzerinden çok katmanlı bir hafıza alanı kuruyor. Aile arşivinden çıkan mektuplar, fotoğraflar, kişisel eşyalar ve çeşitli kayıtlar, hem tanıklık hem de araştırma nesnesi olarak sergi mekânında yeniden konumlanıyor.
Sergide yer alan tek sözlü tarih kaydı ise sanatçının büyükannesi Kıymet Karakoç ile gerçekleştirdiği, büyük ölçüde yanıtsız kalan bir görüşmeye dayanıyor.
Sanatçı Doğa Yirik ile “Kesintisiz” sergisini, ailesinin hikâyesini ve bu hikâyenin kendi kişisel yolculuğuyla nasıl kesiştiğini konuştuk.
“Baban sigara içtiği için cezaevine girdi”
Bu hikâyenin peşine düşmenize ne sebep oldu?
Ortaokul son sınıftaydım. Dayım bir dönem Antalya’dan İstanbul’a, yanımıza gelmişti. O zamana kadar ailem bana geçmişe dair hiçbir şey anlatmamıştı. Küçükken “Baban sigara içtiği için cezaevine girdi,” gibi aslında şimdi komik gelen bir yalan uydurmuşlardı. Dayım bir gün şakayla karışık geçmişe dair bir şeylerden bahsettiğinde ilk kez şüphelendim. Dayım ardından eski gazete kupürlerinden, babamın fotoğraflarından ve bazı “işlerinden” söz etti. Benim için film gibiydi. Eve gidip babama sordum, hiçbir şey söylemedi. Annem de sonradan zaten dayıma bu yüzden çok kızdığını anlattı.
Dolayısıyla politik bir ortamda büyütülmedim, bir noktadan sonra da İtalya’ya moda okumaya gittim.
Babamla aramızda zaten hep bir mesafe varmış ama bunu sonradan fark ettim. Onun hayattaki tavırlarını –fazla fedakâr oluşunu, ortaklarına iyi davrandığı için ticarette “başarısız” görülmesini– ancak geçmişini araştırmaya başlayınca anlamlandırabildim. Bu mesafeyi düşünmek ve anlamaya çalışmak, zamanla yaptığım işlerin parçası oldu. 12 Eylül’ün yarattığı toplumsal kesintiyle kişisel kesintinin birbirine değdiği yeri görmeye çalıştım aslında. Tamir etmek değil belki ama o kopuşun nasıl gerçekleştiğini görmek istedim. Bu süreçte, internette babamın yargılandığı davada ismi geçen örgütü (MLSPB) araştırdım. Karşıma yalnızca babamı kriminalize eden haberler çıkıyordu. Evde de annemle aşk mektupları dışında bir şey yoktu ya da ailem saklamayı tercih etmişti.
İtalya’dan döndüğümde bizimkiler yine bir ekonomik kriz içindeydi. Annem, babamın eski arkadaşlarının Kaş’ta dalış okulu işlettiğini söyledi. Oraya gittim. Orada, babamın geçmişine dair hikâyeleri daha derin dinledim, hatta eski bir evliliği olduğunu bile o süreçte öğrendim. Herkes biliyor, bir tek ben bilmiyormuşum gibi hissettim. Zaten modayı sürdürmek istemediğime karar vermiştim. Bu hikâyenin, arşivin peşine düşmem de o döneme denk geliyor.

Araştırma süreci, sanatsal pratiğinizi nasıl dönüştürdü?
Aslında kırılma, ailemi “tanımadan” önce başladı. Moda okurken bulunduğum çevreyle dünya görüşümün uyuşmadığını fark ettim. Tasarımı seviyordum, hâlâ da seviyorum; ama o endüstriye ve çevreye ait olmadığımı gördüğümde bir boşluğa düştüm. Aynı dönemde yaşadığımız ekonomik sıkıntılar da buna eklenince hayatı yeniden sorgulamaya başladım: Ne yapmalıyım? Gerçekten neye ilgim var? Kendimi yeniden tanıdığım bir dönemdi.
Size ilk gösterdiğim işlerden biri anneannemle ilgiliydi. Aslında başta bir “iş” olsun diye üretmemiştim. Sonrası yavaş yavaş arkası geldi. Anneannem demansın son dönemindeyken onunla bir anı kaydetmek istedim. Daha önce onu hiç kameraya almamıştım. Aslında 2017’den itibaren kapsamlı bir sözlü tarih arşivi oluşturmaya başlamıştım, internetten neredeyse hiçbir bilgiye ulaşamadığım için geçmişi insanlardan birebir dinleyerek kayıt altına aldım. Anneannemle yaptığım kayıt da bu koleksiyonun bir parçası. O, hem dedemin uzun süren gözaltı sürecini hem de dayımın tutukluluk süreçlerini yaşamış biriydi. Kendi de gözaltına alınmıştı.
Videoda anneanneme hem kişisel –bir yandan da çocuk yaşta evlendirilmiş– hem de politik geçmişini soruyorum. Ama iş, onun hatırladıklarından çok hatırlayamadıkları üzerinden şekillendi. Aynı soruya farklı cevaplar verdiği anlardan ya da. Dedemin gözaltında işkence görüp çıktıktan kısa süre sonra beyin kanamasından ölmesini anlattığımda yeniden o acıyı yaşıyor ya da bazen “Bize çok iyi davrandılar” diyebiliyor örneğin.
Bağların güçlenmesi
Sergide yer alan işlerin hikâyesinden bahsedebilir misiniz?
Esasında bir örgüt anlatısından ziyade ailemin hikâyesini ve kendi hikâyemi anlatmaya çalıştım. Anneannemi de sayarsam toplam sözlü tarih çalışmaları yaparak başladım. Toplam 14 kişiyle görüştüm. Görüşmelerde bahsedilen tarihleri tek tek not aldım. Bir eylem günü, bir yakalanma tarihi ya da belirli bir olay geçiyorsa, o tarihe ait gazete kupürlerini araştırdım. Bu gazeteleri bazen Nadir Kitap’tan, bazen başka yerlerden sipariş ettim. Çıkış noktam hem kişisel hem politik bir yerden, bellekteki kesintiye bakma çabasıydı.
Babamın iddianamesini okurken geçen tarihleri de gazetelerle karşılaştırarak ilerledim. O günlere ait yayınları tek tek tarayıp belgelere ulaştım. Başta çok elemeden, ne bulursam toplamaya ve okumaya çalıştım. Ama süreç içinde rota değişti. Başlangıçta örgüt tarihine daha yakın bir yerden bakarken, zamanla aile tarihine doğru kırıldım. Bu kırılma aynı zamanda kişisel bir sürece denk geldi. Üniversiteyi yeni bitirmiştim, hayatla ilgili büyük sorular sorduğum bir dönemdi. Daha “görkemli” sayılabilecek bir tarihsel konu dururken, benim için belirleyici soru “Ben bugüne nasıl geldim?” oldu. Bu soru rehberim haline geldi.
Benim kuşağımdan, benzer geçmişlere sahip birçok insan var ve çoğu ailesinin hikâyesini bütünlüklü şekilde bilmiyor. Hatta bazıları gelip bana “Babamı bir de senden dinleyeyim,” diyor. Bu durum sadece silahlı örgüt geçmişi olan ailelerde değil, 12 Eylül sonrası susarak büyütülen çocukların olduğu pek çok evde ortak. Sanırım bu da pedagojik bir tercih: Korumak için susmak.
“Tereke” işi de tam bu suskunluk ve dağınık hafıza üzerine kurulu. Hem biyolojik ailemden hem de seçilmiş aile dediğim çevreden topladığım hafıza nesneleri var. Aynı imgeleri farklı işlerde tekrar kullanmayı seviyorum, bir fotoğrafın başka bir işte yeniden belirmesi, aradaki bağı güçlendiriyor. Örneğin dedemin Sivas Divriği’den kalma, 100 yılı aşkın olduğu söylenen eşek semeri, anneannemle dedemin evlilik cüzdanları ya da Ümit Sezer’in, arşivin fetişize edilmesine tepki olarak iddianameden yaptığı kâğıt gemiler, Yusuf abinin (Ziya Şülekoğlu) çakmağı, içeriden gönderilmiş telgraflar ya da annemin, cezaevi sürecinde babam için ördüğü kazak var. Babam idam mahkûmuyken tanışıyorlar, annem dayımın görüşüne gittiğinde. Dayım da tutuklu o dönem ve aileler yıllarca cezaevi kapılarında birbirini tanıyor. Arşiv çok daha geniş aslında: Dava tutanakları, gazeteler, fotoğraflar… Ama az evvel de belirttiğim gibi bu sergi bir örgüt tarihi anlatısı değil. Ben de örgütlü biri değilim. Çıkış noktam, bana anlatılmayanlar ve ailemi sonradan tanıma hâli. Nesneler de bu kişisel boşluğu, parçalı belleği görünür kılmanın araçları.

“Piknik” işi yine aile albümündeki tek bir fotoğraftan çıktı. Anne tarafımın birlikte olduğu bu karede İbrahim Özalp de var, geriye kalan tek fotoğrafı bu ve o da kesilerek kullanılmış. Anlatı, yakalandıktan sonra sokakta bırakılıp sırtından vurulduğu söylenen İbrahim Özalp’e bağlanıyor. Piknik, Fransa’ya gitmeye hazırlanan dayımın düzenlediği bir buluşma, fotoğraflar filmler Fransa’ya götürüldüğü için korunmuş. “Piknik” adını özellikle sade seçtim ki, bu hikâye birçok ailenin ortak hafızası. Cezaevi krokilerini çizen Optik (Hünkar Satılmış) ise küçük icatlarıyla üretimi sürdüren ve bence en kritik anlarda ortaya çıkan biri.
Sergide ayrıca ailelerin Metris ve Sağmalcılar cezaevlerine yazdığı dilekçeler ile dava tutanaklarından seçkiler var. Tarihsel Adalet İçin Bellek Müzesi’nin Adalet Arayışı Koleksiyon arşivinden mahpus yakınlarının dilekçeleri ve başka kaynaklardan ulaşılan yüzlerce belge arasından bilinçli bir seçim yapıldı, tüm arşiv sergide yer almıyor. Özellikle silah görüntülerini öne çıkarmamayı tercih ettim.

Serginizde yer alan tipografik işin, “Tık Tık”ın hikâyesi nedir?
Cezaevinde iletişim, kalorifer peteğine vurularak sağlanıyor, komünler bu “tık tık” sistemiyle kuruluyor. Babamın 1978’de kaleme aldığı bir sorgu metni var. Mahkemede savunma yapmasına izin verilmiyor, idamla yargılanmalarına rağmen yalnızca birkaç kez hâkim karşısına çıkarılıyorlar. Bu nedenle kendi sorgusunu kendisi yazıyor. Metin Paris’te basılıp dağıtılıyor. Bu odada yer alan bölüm de o metinden bir alıntı. Metni algoritmik bir sistemle ürettik, ancak okunabilirliğini özellikle kontrol ettim.
“Tık tık” sesi ise gerçek bir kayıt değil, dijital olarak üretildi. O dönemde bu yöntemle haberleşmiş mahkûmlarla iletişime geçtik, oluşturduğumuz ses örneklerini kendilerine iletip geri bildirim aldık ve süreci bu şekilde geliştirdik. Ses sanatçıları Volkan Erdem ve Aleyna Torun’un geliştirdiği algoritma, seçtiğimiz herhangi bir metni “tık tık” sesine dönüştürüyor ve eşzamanlı olarak kod karşılığını görsel biçimde üretiyor. İleride sistemi açık kaynak olarak paylaşmayı planlıyorum. Çünkü ortaya çıkan ses tamamen algoritmik olmasına rağmen, çoğu kişi bunu gerçek bir kayıt sanıyor.
Arşiv ve eleme
Bu denli kapsamlı bir tarih ve aslında kesişimsel anlatı açısından, çok fazla belgeye denk geldiğinizi düşünüyorum. Burada nasıl bir elemeye gittiniz?
Arşiv sürecinde başta seçici değildim, fiziksel olarak ulaşamadığım belgelerin içeriğini tanıdıklar aracılığıyla öğrendim. Asıl eleme, aile tarihine yönelince başladı. Sergideki dilekçelerin bir kısmını seçmem ve videoda “örgütün en üst düzey” isimler yerine hayatıma dokunan kişilere yer vermem bu yüzden. Çocukken hikâyelerini dinlediğim, birebir temas ettiğim insanlar üzerinden ilerledim, arşiv de buna göre şekillendi. Tüm görüşmeleri Türkiye’de yaptım, yurt dışına çıkma imkânım olmadı. Zaten anlatısını kurduğum insanlar da buradaydı. Babamla ilk uzun konuşmamız da bu sözlü tarih kaydı sırasında oldu.
Babam Kürt-Alevi bir köyde büyümüş ve okumak istemiş; ama ailesi izin vermemiş. O da İstanbul’a kaçmış ve Pertevniyal Lisesi’ne başlamış. 1973-74’te Halkevleri’nde örgütlenmişler, ardından İstanbul Devrimci Orta Öğrenim Derneği (İDÖD) kurulmuş. İDÖD’ün temel amacı demokratik eğitim hakkı, yani ücretsiz kitap, parasız eğitim için legal eylemler düzenlemek. Babam da İDÖD’ün kurucularından, ortaöğrenimdeki faşist saldırılara karşı gençlerin örgütlenmesini hedefleyen bir yapıdan söz ediyoruz.
Babanız çalışmalarınıza nasıl yaklaştı?
Asla karşı çıkmadı; ama hiçbir zaman lider figürü gibi de öne çıkmak istemedi. Hatta serginin tanıtım posterinde kendi fotoğrafını görünce benden arkadaşlarına görderebileceğim daha toplu bir versiyonunu yapmamı istedi. Bana hem kişisel olarak hem de yapacağım işin tarihsel önemini bildiği için destek oldu. Ki zaten bu çalışma bir “İbrahim Yirik biyografisi” değil, ailemin hafızasının kendi filtremden nasıl geçtiğini ve kendi hikâyemi anlatma çabam.
Araştırma sürecinde sizi en çok etkileyen duygu neydi? Bu anlatılar sizde nasıl bir iz bıraktı?
Hüzün ya da keder hissetmedim, bunu net söyleyebilirim. Sözlü tarih çalışmalarımda işkence detaylarına da özellikle yer vermedim. Zaten birçok 12 Eylül belgeselinde gördüklerimizi yaşamışlar. Onlar da bunları tekrar tekrar anlatmayı sevmiyorlar. Hatta sergiye gelen ve videoda yer verdiğim kişilerden bazıları “İlk defa bizim hikâyemiz hüzünsüz anlatıldı,” dediler. Bu onlara iyi gelmiş. Benim için de bu süreç daha çok gurur ve ilham duygusu yarattı. Bende en çok hüzün duygusu yaratan ise anneler ve eşler oldu. Mücadeleye bilinçli olarak giren insanlar belli riskleri göze almışlardı ama anneler ve eşler o süreci başka bir yerden yaşamış. Cezaevi cezaevi dolaşmak, dilekçeler yazmak, çocuklarını görememek… Didar Şensoy’un hikâyesi gibi örnekler beni daha çok sarstı.
“Neden devrimci oldunuz?”
Bu süreç sizi değiştirdi mi?
Kesinlikle değiştirdi. 2018-2019 gibi kamerayı ilk elime aldığım dönemle bugün arasında ciddi bir fark var. Başta kendimi apolitik sanıyordum. Moda okuyan, daha güvenli bir alanda duran biriydim. Ama aslında eve Özgür Gündem girerdi, doğrudan “biz sosyalistiz” denmese bile ahlâki bir duruş vardı. Adını koymasam da “öyle” büyümüştüm. Sözlü tarih çalışmalarında herkese ilk sorduğum soru şuydu: “Neden devrimci oldunuz?” Herkes başka bir hikâye anlattı ama vardıkları yer aynıydı. Kimisi bakkal dükkânında eşitsizliği görmüş, kimisi köydeki baskıyı yaşamış, kimisi bir öğretmenden etkilenmiş. En başta teorik bir anlatı değil, ahlâki bir tutarlılık etkiliyor insanları.
Benim dönüşümüm de biraz böyle oldu. Bu insanların ahlâki tutarlılığı beni değiştirdi. Şu an söylemle eylem arasındaki tutarlılık benim için çok temel bir mesele. Partner seçimlerim, arkadaşlıklarım, eylemliliğim, hayatımı nasıl kurduğum… Hepsi değişti.
“Kesintisiz” video işini de bu yüzden alfabetik ve açık uçlu tasarladım. Hayat devam ettikçe yeni bölümler eklenebilsin istedim. Anneannem öldükten sonra “Hayaletler” bölümünü ekledim. Sanırım proje benim hayatımla birlikte ilerliyor, ben yaşadıkça da sürecek.
En büyük değişim ise babamla aramdaki mesafenin kalkması konusunda oldu. Eskiden onun hayatının en önemli parçası hakkında konuşamıyorduk. O hikâye aramızda bir duvardı. Şimdi o duvar yok. Daha çok konuşuyoruz, tartışıyoruz, birbirimizden öğreniyoruz. Bu hem onu hem kendimi daha iyi tanımamı sağladı. Bu bana bir rahatlama değil sadece, bağımızın kuvvetlenmesi hissini verdi. Ve belki de özgürlük tanımım tam burada şekillendi. Yusuf abinin söylediği bir cümle hep aklımda: “İdeallerimizle eylemlerimiz aynı noktadaydı.” Benim için özgürlük biraz bu oldu. O ideallerle bugünkü hayatımı –ne kadar mümkünse– aynı noktaya getirmek beni daha özgür hissettiriyor. Gerçekten daha özgürüm diyebilirim. Şu an huzurluyum örneğin, ki ben hiç huzurlu bir çocuk değildim. Uzun süre uyku sorunları yaşadım. Ne kadar bağlantılıdır bilmiyorum; ama son bir-iki yıldır gerçekten çok iyi uyuyorum. Geleceğe bakışım da bu yönde şekillendi. Yapmak istediklerim kadar yapmamayı seçtiklerim de netleşti. Belki de en önemlisi bu.

“Hafıza kadar hafızanın yokluğu da ilgimi çekiyor”
Bundan sonraki projelerinizde de hafıza ve arşiv odaklı çalışmalar üretmeyi planlıyor musunuz?
Arşivle kurduğum ilişki bir tercih değildi aslında bir zorunluluktu. Önce kendim için yaptım. Ailemi, geçmişimi, kendimi anlamak için. Ama süreç ilerledikçe bunun yönümü belirlediğini fark ettim. Son dönemde katıldığım eylemleri, basın açıklamalarını kaydetmeye başladım.
Ama arşiv çalışmak beni tatmin ediyor. Bir bilgiden diğerine, bir insandan başka bir hikâyeye açılan bir süreç. Tanıdık isimlerle çalıştığım için ayrıca duygusal bir boyutu da var, çünkü insanların hatırlamadıkları anları karşılarına koymak başka bir deneyim. Hafıza kadar hafızanın yokluğu da ilgimi çekiyor. Mikro tarih anlatıları, özellikle 70 sonrası kesintiler ve antikomünist dönemin yarattığı boşluklar… O kesintiyi mümkün olduğunca onarmanın, en azından sanatçı olarak buna alan açmanın bir direniş biçimi olduğunu düşünüyorum.
Depo’nun önemine dair ne söylemek istersiniz?
Depo’yla ilişkim yıllar öncesine dayanıyor. Sergi fikri bile yokken Asena Günal’la konuşmuştuk, tarihsel bir perspektif almak için. O günden beri hep destek oldular. Cemre, Mert, Selahattin, Turan… Hepsinin katkısıyla proje başka bir seviyeye taşındı. Depo’nun cesur ve açık tutumu, özellikle bu kadar baskının olduğu bir ortamda benim için çok kıymetli. Yedi yıl aynı dosyaya bakınca artık bazı şeyleri göremediğim anlarda dışarıdan bir göz olarak yol gösterici oldular. Kolektif hareket etmek, bir ekip ve mekânla birlikte üretmek size zihinsel bir güven alanı da sağlıyor. Bunun için onlara minnettarım.

Küratörlüğünü Sarp R. Özer’in üstlendiği sergi, pazar ve pazartesi günleri dışında her gün 11.00-19.00 saatleri arasında, 11 Nisan’a kadar ziyaret edilebilir. (TY)







