Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Büyük Dairesi, 2017’den bu yana cezaevinde bulunan Osman Kavala’nın ikinci başvurusuna ilişkin kararını açıkladı.

AİHM, Osman Kavala kararını açıklıyor
Başvuru AİHM’in 10 Aralık 2019’da verdiği ilk ihlal kararının ardından Kavala’nın devam eden tutukluluğu, hakkında yürütülen ceza yargılaması ve ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını konu alan alıyordu.
Yüksek Mahkeme, Türkiye'nin Kavala’nın haklarını bir kez daha ihlal ettiğine hükmetti. “Derhal serbest bırakılmalı” dedi.
Büyük Daire, Kavala’nın ifade özgürlüğünü düzenleyen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 10. maddesi ile toplantı ve örgütlenme özgürlüğünü düzenleyen 11. maddesinin ihlal edildiğine 15’e karşı 2 oyla karar verdi.
Mahkeme aynı oy çokluğuyla adil yargılanma hakkını düzenleyen 6. maddenin, özgürlük ve güvenlik hakkını düzenleyen 5. maddenin ve Sözleşme’deki hakların öngörülmeyen amaçlarla sınırlandırılmasını yasaklayan 18. maddenin de ihlal edildiğine hükmetti. Kavala’nın tahliye olanağı bulunmayan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası nedeniyle AİHS’in işkence ve kötü muamele yasağını düzenleyen 3. maddesinin de ihlal edildiğini belirledi.
Karara sadece yargıçlar Saadet Yüksel (Türkiye) ile Faris Vehabović (Bosna Hersek) muhalif kaldı ve şerh düştü.
Mahkemenin usul yönünden değerlendirmesi:
"AYM karar vermedi, belirsizliği uzattı"
Büyük Daire, kararda Kavala’nın durumunun “bütünüyle istisnai” olduğunu kaydetti. Kavala’nın 18 Ekim 2017’den bu yana sekiz buçuk yılı aşkın süredir kesintisiz biçimde özgürlüğünden yoksun bırakıldığını belirtip, bu süre boyunca mevcut iç hukuk yollarının “istikrarlı, özenli ve açık” biçimde kullandığını ancak bunların hiçbirinin Kavala'nın serbest bırakılmasını ya da tespit edilen ihlallerin yeterli biçimde giderilmesini sağlamadığını ifade etti. Bu nedenle iç hukuk yollarının tüketilip tüketilmediğinin “şekilci” bir yaklaşımla değerlendirilemeyeceğini söyledi.
Kavala’nın 9 Haziran 2022’de tutuklu yargılamasına itiraz etmek ve davasına öncelik verilmesini talep etmek amacıyla Anayasa Mahkemesi'ne yaptığı bireysel başvuruyu hatırlattı. AYM’nin bugüne kadar herhangi bir karar almadığını belirten Yüksek Mahkeme dosyanın dört yıldır bekletildiğine dikkat çekti.
“Mahkeme (AYM), davayı 25 Temmuz 2023 tarihinde gündemine aldıktan sonra, Genel Kurul’da derhal erteleyerek yargılamayı ve dolayısıyla başvuranın uzun süreli tutukluluğuyla ilgili belirsizliğini uzatmıştır” dedi.
AİHM ayrıca, Kavala’nın 24 Ekim 2023’te sunduğu ve bu kez mahkumiyetinden kaynaklanan özgürlüğünden mahrum bırakılma ile ilgili olan ikinci bireysel başvurusunun da yaklaşık 3 yıldır beklemede olduğna kararda yer verdi. Süreleri somut davanın koşullarında “açıkça aşırı” buldu.
AİHM, özellikle kendi kararlarının uygulanmamasına ilişkin ve kişi özgürlüğünü ilgilendiren dosyaların AYM önünde öncelikli ele alınmamasını da eleştirdi. Sözleşme’nin 46. maddesinin devletlere AİHM kararlarını “tam, etkili ve süratli” biçimde uygulama yükümlülüğü getirdiğini hatırlatan Yüksek Mahkeme, ihlal kararlarının uygulanmamasının mevcut hak ihlalini daha da uzatabileceğini söyledi.
Büyük Daire, sonuç olarak AYM’nin Kavala’nın iki başvurusunu incelemekteki “usuli hareketsizliğinin”, iç hukukta sağlanan korumayı “teorik ve hayali” bir hak düzeyine indirdiği değerlendirmesini yaptı.
Kavala’nın zamanında sonuç verebilecek etkili bir giderim ihtimalinden yoksun bırakıldığını belirterek, AYM kararını beklemeden Strasbourg’a başvurmuş olmasının kendisine karşı ileri sürülemeyeceğine hükmetti ve Türkiye Hükümet’nin iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazını reddetti.
Büyük Daire'nin AİHS Madde 10 (ifade özgürlüğü) ve Madde 11 (toplantı ve dernek kurma özgürlüğü) yönünden değerlendirmesi:
"Hukuka uygun sivil toplum faaliyetleri ağır bir suçun deliline dönüştürüldü"
Büyük Daire, Kavala’nın ifade özgürlüğünü güvence altına alan AİHS’in 10. maddesi ile barışçıl toplantı özgürlüğünü düzenleyen 11. maddesi kapsamındaki şikayetlerini birlikte inceledi.
Mahkeme, Kavala’nın temel iddiasının, bir sivil toplum kuruluşunun yöneticisi ve insan hakları savunucusu olarak yürüttüğü faaliyetler nedeniyle yargılanması, tutuklanması ve mahkum edilmesi olduğunu belirtti. Gezi Parkı eylemlerindeki rolüne ilişkin suçlamaların da toplantı özgürlüğüyle doğrudan bağlantılı olduğunu belirterek iki hakkı birlikte değerlendirmeyi uygun buldu.
Türkiye, Kavala’nın 10. ve 11. maddeler kapsamındaki haklarını kullandığı için değil, şiddet olaylarıyla sonuçlanan Gezi Parkı eylemlerini örgütleme, yönetme ve finanse etmedeki merkezi rolü nedeniyle yargılandığını savundu. Bu nedenle Kavala’ya atfedilen fiillerin Sözleşme’nin koruması dışında kaldığını ileri sürdü.
AİHM ise hakların kötüye kullanılmasını düzenleyen 17. maddenin yalnızca istisnai ve aşırı durumlarda uygulanabileceğini hatırlattı. Kavala’nın Sözleşme’deki hakları ortadan kaldırmayı amaçladığına ilişkin herhangi bir unsur bulunmadığını belirten Mahkeme, hakkındaki tedbirlerin önemli ölçüde Sözleşme’nin koruduğu hakların kullanımına ilişkin faaliyetlere dayandığını kaydetti ve Hükümet’in bu itirazını reddetti.
"Kavala’nın şiddete katıldığı ya da şiddet çağrısı yaptığı ortaya konulmadı"
Kavala’nın mahkum edildiği Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesinin hükümeti cebir ve şiddet kullanarak ortadan kaldırmaya veya görev yapmasını engellemeye teşebbüsü ağırlaştırılmış müebbet hapisle cezalandırdığını hatırlatan Büyük Daire, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Kavala’yı şahsen şiddet uygulamakla veya mala zarar vermekle suçlamadığına dikkat çekti.
İç hukuk mahkemesinin Kavala’nın Gezi sırasında yaşanan şiddete doğrudan katılıp katılmadığını ya da şiddet çağrısında bulunup bulunmadığını ortaya koymadığını belirten AİHM, buna rağmen “planlama, koordinasyon veya liderlikte stratejik rol” oynadığı gerekçesiyle cezai sorumluluk yüklendiğini kaydetti.
Mahkeme, iç hukuk mahkemelerinin Kavala’ya şahsen isnat edilebilir eylemleri incelemek yerine, tek tek ele alındığında suç oluşturmayan ve Sözleşme kapsamındaki hakların kullanımına giren sivil toplum faaliyetleri, lobi çalışmaları, uluslararası temaslar ile şiddet içermeyen gösterilere örgütsel ve mali desteğin toplamından TCK 312’deki suçun maddi unsurunu çıkardığını belirtti.
Büyük Daire ayrıca Kavala’nın mahkumiyetinde başvurulan önceki yargı kararlarının askeri veya silahlı çatışma bağlamlarına ilişkin olduğunu, bunların bir sivilin veya AİHS’in 11. maddesi kapsamındaki gösterilerin durumuna uygulanamayacağını söyledi.
AİHM’e göre bu yaklaşım, koruma altındaki özgürlüklerin kullanımını son derece ağır bir suçun unsurlarıyla eşitleyerek ceza hukukunun öngörülebilirliği ve hukuk devleti ilkesi açısından ciddi sorun yarattı.
"Şiddete doğrudan katılım yoksa ceza sorumluluğu yüklenemez"
AİHM, barışçıl toplantı özgürlüğünün de yalnızca organizatörlerin veya katılımcıların şiddet amacı taşıdığı, şiddete teşvik ettiği ya da demokratik toplumun temellerini reddettiği durumlarda koruma dışına çıkabileceğini belirtti.
Mahkemeye göre bir gösteride gerilim, münferit şiddet olayları veya düzensizlik yaşanması tek başına gösterinin barışçıl niteliğini ortadan kaldırmaz. Şiddet amacı taşıyan üçüncü kişilerin gösteriye katılması ya da organizatörlerin kontrolü dışındaki düzensizlik riski de gösteriyi Sözleşme’nin korumasından çıkarmaz.
Büyük Daire, organizatörlerin şiddete doğrudan katılımı, şiddeti teşvik etmesi veya şiddet eylemleriyle uzlaşması bulunmadıkça cezai sorumluluklarının doğmayacağını kaydetti. Mahkemeye göre Kavala dosyasında ise durum tam tersi oldu.
"Uluslararası temaslar ve göz yaşartıcı gaz eleştirisi nasıl suçlamaya temel olabilir?"
Büyük Daire kararında Kavala aleyhinde kullanılan faaliyetleri tek tek de değerlendirdi.
Mahkeme, Kavala’nın Gezi gösterilerine destek amacıyla sivil toplum aktörleriyle temas kurması, Avrupa Konseyi kurumları dahil uluslararası aktörlerle görüşmesi, araştırmalar yapması, uluslararası kuruluşlar ve STK’larla toplantılar düzenlemesi, göz yaşartıcı gaz kullanımını ve Türkiye’ye ihracatını eleştirmesi, Gezi sırasında gerçekleştiği ileri sürülen insan hakları ihlallerini belgelemesi, kültür merkezlerinde toplantılar yapması ve akademisyen, gazeteci ve demokratik aktörlerle temas kurmasının “kendi başına nasıl bir ceza soruşturmasının dayanağını oluşturabileceğini” göremediğini söyledi.
AİHM’e göre bunların tümü kamuyu ilgilendiren konularda bilgi ve düşüncelerin dolaşımını, kamu makamlarının eylemlerinin eleştirel biçimde değerlendirilmesini ve uluslararası düzey dahil olmak üzere kamusal tartışmaya katılımı sağlayan olağan ifade özgürlüğü faaliyetleri.
Mahkeme ayrıca bunların insan hakları savunucuları ve sivil toplum aktörlerinin meşru işlevlerinin parçası olduğunu belirtti.
Bu tür faaliyetlerin suç teşkil eden davranışlarla eşitlenmesinin, ifade özgürlüğünün özünü zedelemeden AİHS’in 10. maddesiyle bağdaştırılamayacağını belirten Büyük Daire, böyle bir yaklaşımın demokratik toplumun temel özelliklerinden çoğulculuk, hoşgörü ve açık fikirlilikle bağdaşmayan bir “caydırıcı etki” yaratacağını söyledi.
"TCK 312, Kavala açısından 'öngörülemez biçimde' genişletildi"
Büyük Daire sonuç olarak, TCK 312’nin Kavala’ya isnat edilen Gezi Parkı faaliyetlerine uygulanış biçiminin suç hükmünün kapsamını “öngörülemez biçimde genişlettiğine” karar verdi.
Mahkeme, bu yorumun kamu makamlarının keyfi müdahalesine karşı gerekli asgari korumayı sağlamadığını ve dolayısıyla ifade ve toplantı özgürlüğünün sınırlandırılması için Sözleşme’nin aradığı “kanunla öngörülmüş olma” şartını karşılamadığını belirtti.
Bu nedenle AİHM, 15’e karşı 2 oyla ifade özgürlüğünü düzenleyen 10. madde ile barışçıl toplantı özgürlüğünü düzenleyen 11. maddenin ihlal edildiğine hükmetti.
Büyük Daire'nin AİHS Madde 6 (Adil yargılanma hakkı) yönünden değerlendirmesi:
"Kavala’nın adil yargılanma hakkının “özü” zedelendi"
Büyük Daire, Kavala hakkındaki ceza yargılamasını AİHS’in adil yargılanma hakkını düzenleyen 6. maddesi kapsamında inceledi. Mahkeme, yargılamanın adilliği ile mahkemelerin bağımsızlığı ve tarafsızlığına ilişkin şikayetleri bir bütün olarak ele aldı.
AİHM, 2019 ve 2022’de verdiği Kavala kararlarının aynı ceza soruşturmasına ve aynı olgulara ilişkin olduğunu hatırlattı. İlk kararda suçlamaların makul şüphe oluşturmadığı sonucuna vardığını belirten Mahkeme, bu nedenle yargılama aşamasında söz konusu eksikliklerin yeni ve güçlü delillerle giderilip giderilmediğinin incelenmesi gerektiğini söyledi.
"Şiddetle Kavala arasında neden-sonuç bağı kurulmadı"
AİHM, Kavala’nın 2020’deki beraat kararında telefon dinleme kayıtlarının hukuka uygun delil sayılmadığını ve MASAK raporu dahil dosyada Kavala’nın Gezi sırasındaki şiddeti finanse ettiğini, örgütlediğini ya da teşvik ettiğini gösteren somut delil bulunmadığının tespit edildiğini hatırlattı.
Büyük Daire’ye göre sonraki mahkumiyet kararlarında ise bu eksikliklerin hangi yeni ve güçlü delillerle giderildiği gösterilmedi. Mahkemeler, Kavala’nın faaliyetleriyle Gezi Parkı eylemlerindeki şiddet arasında gerçek bir nedensellik analizi yapmadan ona “organizatör” veya “koordinatör” rolü yükledi.
AİHM, cebir ve şiddetin suçun temel unsuru olmasına rağmen Kavala’nın hangi eyleminin şiddeti doğurduğunun, teşvik ettiğinin veya mümkün kıldığının açıklanmamasını yargılamadaki “önemli bir eksiklik” olarak değerlendirdi.
"Mahkumiyet bireyselleştirilmemiş çıkarımlara dayandı"
Büyük Daire, mahkumiyetin büyük ölçüde bağlamsal ve yeterince bireyselleştirilmemiş çıkarımlara dayandığını belirtti.
Mahkemeye göre savcılığın Kavala’nın suçun maddi ve manevi unsurlarını işlediğini makul şüphenin ötesinde kanıtlaması gerekirken, Kavala genel varsayımları çürütmek zorunda bırakıldı.
İç hukuk mahkemeleri, Gezi sırasında gerçekleşen şiddet olaylarının tamamını dikkate alırken Kavala’nın bu olaylara kişisel katılımını ortaya koymaya çalışmadı. Üstelik bazı şiddet olaylarına doğrudan katılmakla suçlanan kişiler başka yargılamalarda beraat etmişti.
"Ceza hukuku keyfi ve öngörülemez yorumlandı"
AİHM, Kavala’nın Sözleşme kapsamında korunan özgürlüklerini kullanmasına ilişkin faaliyetlerden hareketle mahkum edildiği, buna karşılık suçun unsurları bakımından kişisel cezai sorumluluğunun somut biçimde ortaya konulmadığı sonucuna vardı.
Büyük Daire, iç hukuk mahkemelerinin ceza hukukunu Kavala aleyhine “keyfi ve öngörülemez” biçimde yorumladığını ve bunun yargılamada “açıkça makul olmayan bir sonuca” yol açtığını belirtti.
Beraat kararı veren hâkimlere soruşturma “caydırıcı baskı” oluşturdu
AİHM, Kavala hakkında 18 Şubat 2020’de beraat ve tahliye kararı veren hakimlere hemen ardından disiplin soruşturması açılmasını da yargı bağımsızlığı açısından değerlendirdi.
Mahkeme, bu soruşturmanın sonraki yargılama üzerinde etkisiz olduğu görüşüne katılmadı. Beraat kararından sonra soruşturma açılmasının, niteliği gereği hâkimler üzerinde “caydırıcı baskı” oluşturabileceğini ve sonraki süreçte yargı bağımsızlığını zedeleyebileceğini belirtti.

Gezi Davasında Beraat Veren Hakimlere İnceleme
"Türkiye’de yargı bağımsızlığını etkileyen yapısal sorunlar"
AİHM, bu unsurların Türkiye’de yargının bağımsızlığını etkileyen daha geniş yapısal sorunlardan ayrı düşünülemeyeceğini de vurguladı.
Kararda, hakimlerin atanması, görev yerlerinin değiştirilmesi ve disiplin süreçlerine ilişkin sorunların yanı sıra Anayasa Mahkemesi kararlarının tekrarlanan biçimde uygulanmamasına dikkat çekildi.
Büyük Daire sonuç olarak Kavala hakkındaki ceza yargılamasında, hem yargılamanın adilliğini hem de mahkemelerin bağımsızlığı ve tarafsızlığını etkileyen “ciddi eksiklikler” bulunduğuna karar verdi.
AİHM, bunların yalnızca birtakım usul hatalarından ibaret olmadığını, Kavala’nın davasının görüldüğü yargısal ortamda “derin bir bozulmayı” yansıttığını belirtti.
Mahkemeye göre tüm bu eksiklikler birlikte değerlendirildiğinde Kavala’nın AİHS’in 6. maddesiyle güvence altına alınan adil yargılanma hakkının “özünü temelinden zedeledi.” Bu nedenle 6. maddenin ihlal edildiğine hükmetti.
Büyük Daire'nin AİHS 5. madde 1. bölümünün (Özgürlük ve güvenlik hakkı) yönünden değerlendirmesi:
"2019’dan bu yana Kavala’nın özgürlüğünden yoksun bırakılması hukuka aykırı"
Büyük Daire, Kavala’nın 10 Aralık 2019 tarihli ilk AİHM kararından bu yana devam eden tutukluluğunu, özgürlük ve güvenlik hakkını düzenleyen AİHS’in 5. maddesi kapsamında inceledi.
Mahkeme, 25 Nisan 2022’deki mahkumiyetine kadar geçen dönemi “tutukluluk”, bu tarihten sonraki dönemi ise “mahkumiyet sonrası özgürlükten yoksun bırakma” olarak ayrı ayrı değerlendirdi.
"Aynı deliller farklı suçlamalarla yeniden kullanıldı"
AİHM, 2019 kararında Kavala hakkındaki şüphelerin yetersiz ve büyük ölçüde Sözleşme tarafından korunan faaliyetlere dayalı olduğunu tespit ettiğini hatırlattı.
Buna rağmen Kavala’nın daha sonra aynı deliller temelinde, bu kez farklı suçlamalarla yeniden tutuklandığını belirten Mahkeme, bu süreçte “esaslı biçimde yeni” herhangi bir olgunun ortaya konulmadığını söyledi.
"Yetkililer Kavala’yı cezaevinde tutmak için hukuku dolanmaya çalıştı"
Büyük Daire, tutukluluğun iç hukuka uygun görünmesinin tek başına yeterli olmadığını; makul şüphe bulunmaması veya yetkililerin kötü niyetle hareket etmesi halinde özgürlükten yoksun bırakmanın keyfi olabileceğini vurguladı.
Mahkemeye göre 10 Aralık 2019’dan sonra Kavala’nın tutukluluğu, daha önce yetersiz olduğu tespit edilen deliller üzerinden uzatıldı; güçlü suç şüphesi veya tutukluluğu haklı kılacak yeni gerekçeler ortaya konulmadı.
AİHM, yetkililerin Kavala’nın cezaevinde kalmasını sağlamak için iç hukuk ile AİHS’in gereklerini “dolanmaya çalıştığı” sonucuna vardı. Bu tutumun kötü niyetli, keyfi ve hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz olduğunu belirtti.
Mahkeme bu nedenle 10 Aralık 2019 ile 25 Nisan 2022 arasındaki özgürlükten yoksun bırakmanın keyfi olduğuna hükmetti.
Büyük Daire ardından Kavala’nın 25 Nisan 2022’de ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmasından sonraki tutukluluğunu değerlendirdi.
AİHM, kural olarak yetkili bir mahkemenin mahkumiyet kararının ardından kişinin cezaevinde tutulabileceğini, ancak mahkumiyetin “adaletin açıkça inkar edildiği” bir yargılama sonucunda verilmesi halinde bu özgürlükten yoksun bırakmanın Sözleşme bakımından hukuka uygun sayılamayacağını belirtti.
2019’dan sonraki tutukluluğun tamamı AİHS'e aykırı
Büyük Daire sonuç olarak Kavala’nın 10 Aralık 2019’dan bugüne kadar özgürlüğünden yoksun bırakıldığı dönemin tamamının AİHS’in 5. maddesiyle bağdaşmadığına hükmetti.
Mahkemeye göre 25 Nisan 2022’ye kadarki tutukluluk makul gerekçelere dayanmıyordu ve keyfiydi. Yetkililer, Kavala’nın cezaevinde kalmasını sağlamak için alternatif hukuki gerekçeler arayarak kötü niyetle hareket etti.
Mahkumiyetten sonraki özgürlükten yoksun bırakma ise “adaletin açıkça inkâr edildiği” bir yargılama sonunda verilen cezaya dayanıyordu. AİHM, bu nedenle Kavala’nın cezaevinde tutulmasının Sözleşme bakımından kabul edilebilir herhangi bir hukuki temeli bulunmadığı sonucuna vardı.
Büyük Daire'nin AİHS madde 18 (Haklara getirilecek kısıtlanmaların sınırlanması) yönünden değerlendirmesi:
"Amaç Kavala’yı cezalandırmak ve susturmaktı"
Büyük Daire, Kavala’ya yönelik ceza soruşturması, tutukluluk ve mahkumiyet sürecini AİHS’in, hak ve özgürlüklere getirilen sınırlamaların Sözleşme’de öngörülenden başka amaçlarla kullanılamayacağını düzenleyen 18. maddesi kapsamında ayrıca inceledi.
Mahkeme, Kavala’nın özgürlüğünden yoksun bırakılması, yargılanması ve mahkum edilmesinin insan hakları savunucusu olarak görüşleri ve faaliyetleri nedeniyle gerçekleştirilip gerçekleştirilmediğini değerlendirdi. AİHM’e göre 18. maddeye ilişkin bu soru, davanın diğer ihlal tespitlerinden ayrı ve “temel” bir yönünü oluşturuyordu.
“Kavala davası münferit bir olay değil”
AİHM, Kavala’nın öngörülemez bir ceza hukuku yorumuyla, Sözleşme’nin koruduğu faaliyetleri nedeniyle mahkum edildiğini; yargılamada ciddi adillik, bağımsızlık ve tarafsızlık sorunları bulunduğunu hatırlattı. Tutukluluğun 25 Nisan 2022’ye kadar keyfi, bu tarihten sonra ise “adaletin açıkça inkarına” dayanan bir mahkumiyet nedeniyle hukuka aykırı olduğunu da kaydetti.
Büyük Daire, Kavala davasının “münferit bir olay” olarak değerlendirilemeyeceğini belirtti. Dosyanın, siyasi muhaliflerin, insan hakları savunucularının ve gazetecilerin “açıkça abartılı” suçlamalarla tutuklandığı daha geniş bağlam içinde ele alınması gerektiğini söyledi.
“Amaç şiddeti cezalandırmak değil, sivil toplum faaliyetlerini bastırmaktı”
Büyük Daire, soruşturma makamlarının Kavala’nın Gezi Parkı eylemlerindeki somut şiddet eylemlerine gerçekten katılıp katılmadığını ortaya çıkarmaya odaklanmadığını belirtti.
Bunun yerine gazeteciler, akademisyenler, STK temsilcileri ve yabancı devlet temsilcileriyle temaslar, sivil girişimler ve uluslararası heyetlerle görüşmeler gibi faaliyetlerin soruşturma konusu yapıldığını kaydetti.
AİHM’e göre bu unsurların mahkumiyete dayanak yapılması, ceza soruşturmasının esas amacının şiddet eylemlerini cezalandırmak olmadığını, kamusal tartışmaya ve sivil topluma katılımla bağlantılı faaliyetleri cezalandırmayı ve bunlardan caydırmayı hedeflediğini gösteriyordu.
"Çoğulculuğu ve siyasi tartışma özgürlüğünü bastırma amacı"
Mahkeme, bütün bu koşulların yetkililerin tedbirlerinde başka bir amaç bulunduğunu gösterdiğini belirtti: çoğulculuğu bastırmak ve demokratik toplumun merkezinde bulunan siyasi tartışma özgürlüğünü sınırlandırmak.
Büyük Daire, Kavala’nın durumunu hem temel haklara müdahalenin süresi ve yoğunluğu hem de etkilerinin bireysel davanın çok ötesine geçmesi nedeniyle “istisnai derecede ağır ve son derece sembolik” olarak nitelendirdi.
Mahkeme, bir beraat kararına ve iki bağlayıcı AİHM kararına rağmen Kavala’nın özgürlüğünden yoksun bırakılmasının sürdürülmesini hukuk devletinin temel güvencelerine yönelik özellikle ciddi bir meydan okuma olarak değerlendirdi.
“Ağırlaştırılmış müebbet sivil toplumun tamamına caydırıcı mesaj verdi”
AİHM, Kavala’nın 18 Ekim 2017’den bu yana kesintisiz biçimde cezaevinde tutulduğunu, bu süre içinde tutukluluğu haklı gösterecek yeni ve ikna edici olgular ortaya konulmadığını vurguladı.
Mahkemeye göre art arda açılan soruşturmalar, suçlamaların yeniden sınıflandırılması ve yeni tutuklama kararları, Kavala lehine verilen bağlayıcı kararların hukuki sonuçlarını etkisiz hale getirdi.
Bu sürecin 25 Nisan 2022’de ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla sonuçlandığını hatırlatan Büyük Daire, cezanın Kavala’nın kişisel olarak sorumlu tutulduğu şiddet eylemleri için değil, esas olarak düşüncelerini açıklama, sivil faaliyetlerde bulunma ve kamusal tartışmaya katılma kapsamındaki eylemler nedeniyle verildiğini belirtti. AİHM’e göre bu durum “sivil toplumun tamamına caydırıcı bir mesaj” gönderdi.
"Ceza hukuku araçsallaştırıldı"
Mahkeme, Kavala dosyasındaki ardışık yargılamalar, suçlamaların yeniden sınıflandırılması ve tekrarlanan tutuklamaların ceza hukukunun “araçsallaştırıldığını” gösterdiğini söyledi.
Büyük Daire’ye göre bu yöntem, temel usul güvencelerini dolanma ve hem ulusal hem de uluslararası mahkeme kararlarının otoritesini etkisizleştirme sonucunu doğurdu.
AİHM sonuç olarak Kavala hakkında ceza davası açılması, tutukluluğunun devam ettirilmesi ve mahkum edilmesinin “ağırlıklı olarak başka bir amaçla” gerçekleştirildiğinin kanıtlandığına hükmetti.
Mahkeme bu amacı açıkça şöyle tanımladı: Kavala’yı Gezi Parkı gösterilerindeki rolü ve insan hakları savunucusu olarak görüşlerini açıklaması nedeniyle cezalandırmak ve susturmak.
Büyük Daire bu nedenle AİHS’in 18. maddesinin, özgürlük ve güvenlik hakkı, adil yargılanma hakkı, ifade özgürlüğü ve barışçıl toplantı özgürlüğünü düzenleyen 5, 6, 10 ve 11. maddelerle birlikte ihlal edildiğine karar verdi.
Büyük Daire'nin verilen cezanın hafifletilemez niteliği nedeniyle AİHS madde 3 (İşkence yasağı) yönünden değerlendirmesi:
Tahliye umudu olmayan ağırlaştırılmış müebbet cezası AİHS'ye aykırı
Büyük Daire, Kavala’ya verilen ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını, işkence ile insanlık dışı veya aşağılayıcı muameleyi yasaklayan AİHS’in 3. maddesi kapsamında ayrıca değerlendirdi.
Kavala, cezasının koşullu salıverilme imkânı bulunmadan ömür boyu cezaevinde tutulması sonucunu doğurduğunu ve cezanın daha sonra gözden geçirilmesini sağlayacak herhangi bir mekanizma olmadığını belirtti.
"Ömür boyu hapis cezasının gözden geçirilebilir olması gerekir"
Büyük Daire, yerleşik içtihadına göre indirilemez bir ömür boyu hapis cezasının AİHS’in 3. maddesiyle bağdaşmadığını hatırlattı.
AİHM’e göre ömür boyu hapis cezasında, hükümlünün durumunda zaman içinde meydana gelebilecek değişiklikleri değerlendirecek ve gerekirse koşullu da olsa serbest bırakılmasına imkân tanıyacak bir mekanizmanın bulunması gerekiyor.
Türkiye’de ise anayasal düzene karşı belirli suçlar için verilen ağırlaştırılmış müebbet cezalarında hükümlünün hayatının geri kalanını cezaevinde geçirmesi öngörülüyor. Koşullu salıverme veya kişisel durum temelinde cezanın yeniden değerlendirilmesi mümkün değil.
"Kavala’nın 'serbest bırakılma ihtimali' yok"
AİHM, Kavala’nın TCK 312 kapsamında anayasal düzene karşı suçtan mahkum edildiğine ve bu suç bakımından koşullu salıverme ile cezanın infazına ilişkin zaman aşımı mekanizmalarının uygulanmadığına dikkat çekti.
Bu nedenle Mahkeme, Kavala’nın “herhangi bir serbest bırakılma ihtimalinden yoksun” olduğunu ve kişisel durumundaki değişiklikler ya da artık toplum açısından tehlike oluşturup oluşturmadığı dikkate alınarak cezasının gözden geçirilmesini sağlayacak bir iç hukuk mekanizmasının bulunmadığını belirtti.
Kavala’ya verilen ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası nedeniyle AİHS’in 3. maddesinin ihlal edildiğine hükmetti.
Büyük Daire'nin diğer iddia edilen ihaller yönünden değerlendirmesi:
AİHM, diğer şikayetleri ayrıca incelemeye gerek görmedi
Kavala, ağırlaştırılmış müebbet cezasının yanı sıra tutukluluğunun olağanüstü uzunluğu, Anayasa Mahkemesi’nin tutukluluk başvurularını hızlı biçimde karara bağlamaması, masumiyet karinesinin ihlali ve mahkumiyetinin öngörülebilir bir hukuki temele dayanmaması konusunda da AİHM’e başvurmuştu.
Ancak AİHM, şikayetlerin birbiriyle yakın bağlantısını ve daha önce vardığı ihlal sonuçlarını dikkate alarak; uzun tutukluluğun sonuçları bakımından 3. maddeyi, tutukluluğun hızlı biçimde incelenmesine ilişkin 5/4. maddeyi, masumiyet karinesine ilişkin 6/2. maddeyi ve 7. maddeyi tek başına veya 18. maddeyle birlikte ayrıca incelemeye gerek olmadığına karar verdi.
Büyük Daire'nin ihallerin giderilmesine ilişkin hükmü:
"Derhal serbest bırakın" dedi
Büyük Daire, ihlal tespitlerinin ardından AİHS’in 41. maddesi kapsamında Kavala’ya ödenecek tazminatı, 46. madde kapsamında ise Türkiye’nin kararı uygulamak için atması gereken bireysel ve genel adımları değerlendirdi.
Türkiye’nin, ihlallerin ağırlığını ve bunlara son verilmesindeki aciliyeti dikkate alarak Kavala’nın “mümkün olan en erken tarihte” serbest bırakılmasını sağlaması gerektiğine hükmetti.
Tespit edilen ihlallerin ağırlığını, birikimli etkisini ve uzun süredir Kavala’nın kişisel yaşamı üzerindeki sonuçlarını dikkate alarak talep edilen 70 bin euronun tamamının manevi tazminat olarak ödenmesine karar verdi. Ayrıca yargılama giderleri için Kavala’ya 43 bin 342 euro ödenmesine hükmetti.
Büyük Daire bununla birlikte AİHM kararlarının uygulanmasının yalnızca hükmedilen tazminatın ödenmesinden ibaret olmadığını ve AİHS ile AİHM kararların uygulanması yükümlülüğünün Türkiye’de Anayasa’nın 90. maddesi uyarınca iç hukuk bakımından da bağlayıcı olduğunu hatırlattı.
(HA)











